ECTS DS Basın ve Halkla İlişkiler Dış İlişkiler EUA Öğrenci İşleri Web Posta Öğrenme ve Öğretme English Version Giriş Sayfası
 

Prof.Dr. Erdal İnönü’nün “Bilim Tarihi” Konulu Konferans'ında Yaptığı Konuşma


Üniversitemiz 30 Yaşında.. Sayın Rektör,
Sayın Rektör Yardımcıları,
Sayın Eski Rektörler,
Sayın Dekanlar,
Sayın Öğretim Üyeleri,
Değerli konuklar, sevgili öğrenciler, değerli arkadaşlarım.

“Değerli arkadaşlarım” diyorum; aranızda birçok meslektaşımla gerek bilim alanında, gerek yönetim alanında, gerek yaşam alanında beraber olmaktan çok zevk duyduğum insanlar var. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum ve Çukurova Üniversitesi’nin 30.kuruluş yıldönümünü candan kutluyorum.

Üniversitenin artan başarılarla öğrencileri, öğretim üyeleriyle, yeni buluşlarla daha nice 30 yıllara, 300 yıllara kavuşmasını diliyorum. Beni bu güzel gününüzde bulunmak için çağırmanızdan da ayrıca kıvanç duydum. Sayın Rektöre, beni çağıran Fizik Bölümü ve Sağlık Bilimi yetkililerine teşekkür ediyorum. Böyle coşkuyla bir araya gelmiş insanlara “Benim bir şey söylememe gerek yok” diye de düşünüyorum.

“Bir konu olarak ne konuşayım?” diye düşünürken, son iki yıldır Bilim Tarihi konusunda ders verdiğim aklıma geldi. O yüzden Bilim Tarihi’nden bahsedelim dedim. Daha önce fizikçiydim biliyorsunuz. Yıllarca teorik fizikte araştırmalar yaptım. Sonra biyoloji yönetiminde bulundum, birazcık siyasette bulundum. Şimdi tekrar düşünce ve yazma; tabi siyaset de düşünülüyordu ama, şimdi daha rahat düşünme fırsatı var ve yazma ile vakit geçiriyorum. Sabancı Üniversitesi’nde haftada bir gün Bilim Tarihi konusunda ders veriyorum. Haftanın öbür günlerinde ise Feza Gürsey Araştırma Enstitüsü’nde çalışıyorum, Bilim Tarihi’yle ilgili incelemeler yapıyorum, anılarımı yazıyorum.

Ama, özellikle Çukurova Üniversitesi’yle ilgili pek çok anım var. Onları anlatmaya girişsem başka bir şey söylemeye gerek kalmaz. Üniversitenizin kuruluş yıllarında ben de Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ndeyken, sonra TÜBİTAK’la ilgiliyken, birçok kez Sayın Mithat Özsan’la bir araya geldik. Buraya daha evvel Sayın Kansu’ nun geldiğini biliyorum, onunla bir arada bulunduk. Üniversitenin ne kadar hızla geliştiğini hayranlıkla izledik.

Burada ilk fizik kongrelerinden birini yaptık. Burada çalışan fizikçi arkadaşlarımdan bir çoğu, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden geldiler ve büyük bir başarıyla yeni buluşlar yapmaya devam ettiler. Keza matematik dalında, başka dallarda. Özetle tıp alanında birçok arkadaşım var. Sayın Kadayıfçı ile yurt dışında bir arada bulunduk ve orada Üniversitenizin değerli katkılarını sınav anında görmüş oldum, hayranlıkla izledim. Ayrıca, Adana’daki yaşama katkı yapan insanlarımızı biliyorum. Özetle Çukurova Üniversitesi, Ülkemize en büyük hizmetleri yapan bir üniversite olarak ortaya çıktı. Öğrencileriyle, öğretim üyeleriyle, tekrar ediyorum, daima ileriye giden, yeni buluşlar yapan ve Ülkemizin çağdaş uygarlık düzeyinde olduğunu gösterecek çalışmalar yapan insanlar olarak görüyorum sizi.

Genellikle, “Çağdaş, uygarlık düzeyine erişelim” diye konuşuruz ama, ben diyorum ki; “Artık biz oraya erişmek üzereyiz.” Onun için, “Artık erişelim” demeyelim, eriştiğimizi gösterelim. Onun için bazı çalışmalarımız var, onları ortaya koyalım. Bu konuya biraz sonra geleceğim.

Şimdi konuma geleyim, Bilim Tarihi’nden bahsedeceğim. Tabi hepsini anlatacak değilim. Ama Bilim Tarihi’ni incelerken, benim ilk dikkatimi çeken şu oldu. Bir bilimsel devrim konusu var. Ben lisede öğrenciyken, Bilimsel Devrim diye bir şey duymadım. Sonra üniversitede fizik çalışırken de duymadım. Ancak Bilim Tarihi’yle ilgilendiğim zaman, Bilimsel Devrim diye bir aşama, bir kavram olduğunu öğrendim.

Bilimsel Devrim denilen şey, Orta ve Batı Avrupa’da 16’ncı, 17’nci yüzyılda yapılan, birbirinden önemli buluşlar. İşte Copernicus ile başlıyor, Galileo ile devam ediyor, Kepler ile devam ediyor. Sonunda Newton ile fizik ve mekanik alanında sonuca varıyor ama, Vesalius ile başlıyor anatomi alanında. Sonra Harvey ile kan dolaşımı bulunarak tıpta devam ediyor. Özetle 16’ncı 17’nci yüzyılda Orta ve Batı Avrupa’da yapılan buluşlar, 2000 yıldır dünyada hüküm sürmüş olan eski çağlar bilimini tamamıyla değiştiriyor.

Eski Çağ’da, Aristoteles’den gelen fiziği, Batlamius’tan gelen astronomiyi, Galenos’tan gelen bir buluşlar silsilesi izliyor. 2000 yıllık bir geleneği değiştirdiği için, tam manasıyla bir devrim. Ama buna Bilimsel Devrim demek, son yıllarda ortaya çıkan bir deyim. Bence çok önemli bir deyim. Ve şunu iddia ediyorum ki; Bilimsel Devrim öteki siyasal devrimlerden daha önemli. Bunu söylerken, hiçbir siyasal devrimi küçümsemiyorum. Ama başka bir şey var. Siyasal devrimler; mesela Fransız İhtilali, Sovyetler Birliği’ndeki Komünist İhtilali, başka cumhuriyet devrimleri, onların hepsi çok önemli. Yapıldığı ülkedeki rejimi değiştiriyor. Halkın yararına bir yeni düzene götürüyor. Yeni rejime, devrimden sonraki duruma insanlar bir süre sonra alışıyorlar ve devrim o anlamda bitmiş oluyor.

Tabi bizde olduğu gibi, hala ona karşı çıkanlar var. Onun için devrim, yaşadığını göstermek zorunda. Ama başka bir şey. O yine aynı şeyi yaşattığını gösteriyor. Fakat bilimsel devrim böyle değil. Bilimsel devrim, 16’ncı, 17’nci yüzyılda yapılan buluşlarla insanlara başka bir şey öğretti. Yeni bilgi üretme yolunu öğretti. Yeni ve gerçekten işe yarar insanların yaşamını değiştiren, düzelten, daha mutlu yapan, daha güçlü yapan yeni bilgi üretme yolunu gösterdi.

Arkasından, biliyorsunuz Sanayi Devrimi geldi. Sanayi Devrimi ekonomiyi tamamen değiştirdi. Ama orada kalmadı, ondan sonra devam edildi. Önce tarımda başladı. Sonra inşaatta başladı. Ondan sonra imalat sanayi, derken kimya sanayinde devrim geldi. Ondan sonra elektronik ilerledi, elektronik alanında devrim ortaya çıktı. Ondan sonra atom enerjisi bulundu, atom enerjisi devrimi ortaya çıktı. Şimdi bütün bunlara ayrı ayrı Atom Çağı deniliyor. Sonra Uzay Çağı’na geldik. Şimdi, “Bilişim Çağı’ndayız., Biyoteknoloji Çağı’ndayız” diyoruz. Bunların hepsi ayrı ayrı devrimler, ayrı ayrı toplum yaşamını değiştiren şeyler. Ama hepsi 16’ncı ve 17’nci yüzyıldaki Bilimsel Devrim’in bir anlamda devamı. Çünkü hepsinin yaptığı şey yeni bilgi üretme. O yeni bilgi ki; değişik alanlarda oluyor. Her yeni alanda yeni bilgi üretildiğinde ve belirli bir miktara vardığında, artık yaşamı değiştirecek bir büyüklüğe varıyor. O zaman yeni bir çağa geldik deniliyor. Ama kullanılan yöntem hep aynı. Kullanılan yöntem, işte 16’ncı, 17’nci yüzyıllarda ortaya çıkan, gözleme dayanan, deneye dayanan, matematiği kullanan bilim yöntemi. Bu yöntemin bir defa bulunması, sürekli devrimlere yol açıyor.

O bakımdan diyorum ki; Bilimsel Devrim, siyasal devrimlerden daha önemli. Çünkü daha kalıcı. Bitmiyor, belki bir gün biter, ama bugüne kadar sürekli yeni bilgiler üretilmeye devam edildi. Her alanda, mühendislikte, tıpta, fizikte, kimyada, biyolojide ve her yeni bilgi üretimi de belirli bir miktara geldikten sonra, “Yeni bir çağa geldik” deniyor. Ve Türkiye’de de basında, genellikle “Aman bu yeni çağı kaçırmayalım, Atom Çağı çıktı, aman bu çağı kaçırmayalım. Sanayi Devrimi’ni kaçırdık, bunu kaçırmayalım. Şimdi Bilişim Çağı çıktı, aman bu çağı kaçırmayalım” diye yazılıyor.

Hepsini kaçırmamızın nedeni aynı. 16’ncı ve 17’nci yüzyıldaki bilimsel devrimin ne olduğunu anlamamak. Yeni bilgi üretmenin ne olduğunu anlamamak. Tabi, şimdi bilenleriniz vardır. Ben sizin için söylemiyorum ama, kamuoyumuzda genellikle bu algılanmıyor. Onun için Bilimsel Devrim çok önemli bir olay. Bugün, bu konuda size biraz konuşmak istiyorum izin verirseniz. Sıkılırsanız itiraz edin, bir şeyler söyleyin, sorun, o zaman ben de değiştiririm. Maksadım sizi sıkmak değil, ama 30. yıl kutlaması olarak burada yeni bilimsel devrim yapacak insanlara seslenmekten de kıvanç duyuyorum. Eski usul tahta olsaydı, tahtaya bazı tarihler yazacaktım, ama tahta olmadığı için onları kısaca söyleyeyim.

Şimdi üç şey göstermeye çalışacağım bu bir saat içinde sizlere. Bir tanesi bu Bilimsel Devrim; işte fizikte, kimyada, biyolojide, tıpta filan oldu, ama onun ötesinde anlamı var. Bilimsel Devrim’in bilim dışındaki, daha doğrusu fiziksel bilimler dışındaki, sosyal bilimler alanında, felsefede ve toplum yaşamındaki etkileri. Onları kısaca söylemek istiyorum. Ondan sonra, bu Bilimsel Devrim. İşte 16’ncı, 17’nci yüzyılda oldu.

Osmanlı dünyası çok tuhaf bir şekilde bu devrimlere uzak kaldı. Hala tam manasıyla anlaşılmış değil. Niçin yüzyıllarca bu gelişmelere Osmanlı dünyası uzak durdu? Kültürel nedenler var, siyasal nedenler var. Ancak hiçbiri tam manasıyla insanı tatmin etmiyor. Ama olmuş, bu ne sonuç veriyor? Yani Batı Avrupa’da 17’nci yüzyıldan 20’nci yüzyıla kadar, 300 yıl bu gelişmeler yaşanırken, Türkiye’de bunlara uzak durmanın bize ne zararlar verdiğini kısaca söylemek istiyorum.

Bugün acaba, bu Bilimsel Devrimi kamuoyumuz ne kadar algılıyor ona değineceğim. İlk söylemek istediğim, bu Bilimsel Devrim; ilk akla gelen işte fizik, mekanik ve bu alanlar dışındaki etkileri. Bu etkileri iyice anlamak için size bazı tahliller söylemek istiyorum. Şimdi Batı Avrupa’daki gelişmelerde şöyle bir sıralama kendiliğinden ortaya çıkıyor. Orta Çağ’dan çıkarken büyük keşifler var. Portekizli Prens Henry’nin mesela. 1394-1460, yani 15. yüzyılda Vasco da Gama . 1460-1524 Magellan, Amerika’yı keşfeden Columbus: Büyük keşifler bunlar. 16’ncı yüzyıla kadar biraz gidiyor. Ondan sonra Rönesans’ın başlangıcı oluyor. Rönesans yazarları, sanatçıları mesela ünlü Leonardo Da Vinci 1452-1514, Michelangelo 1475-1564, Raphael 1483-1520. Raphael ünlü ressam. Bu konuda bir hikaye anlatmak istiyorum. Ara vereyim biraz.

Şimdi ders verirken, Bilim Tarihi öğrencilerine görev veriyorum, “Bir konuyu hazırlayın, anlatın” diyorum. Ben eskiden fizik dersi de verdiğim için, fizik dersi verirken, matematiksel formüller yazarsınız, çok konuşmazsınız. Tarih dersi verirken anlatmak gerekiyor. Ben olaya alışık olmadığım için öğrencilere bunu yaptırmaya çalışıyorum “Siz anlatın” diyorum. Onlar da şimdi usulünü buldular. Internet’ ten okuyorlar, çekiyorlar, getirip bana anlatıyorlar.

Biz tarihi incelediğimiz için; örneğin Aristoteles, işte Plato, Eflatun eski Yunan felsefecileri onları anlatıyorlar ve resim gösteriyorlar Internet’ ten çıkmış. Çok güzel ikili bir resim var. Aristoteles ile, Eflatun, Plato yan yana ayakta duruyorlar. Ben de soruyorum; “Gerçekten Aristoteles’nun resmimi bu? Nereden biliyorsunuz?”, “Internet’ten çektik” diyorlar. O zaman tabi doğrudur diyorsunuz. Sonra ben keşfettim ki; ünlü ressam Raphael’in bir büyük tablosu var, “Eski Yunan’da Akademi” diye. Orada ayakta bir çok felsefeciler yapmış. Aristoteles ile, Eflatun’un yan yana orada ayakta. Hep gösterdikleri resim o. Raphael’in yaptığı, Aristoteles ve Eflatun tablosu. Hep Internet’te olduğu için, ne zaman sorsanız o resimler karşınıza çıkıyor. Ama onları yapan Raphael. Adam büyük sanatçı olduğu için, gerçek varsayıyoruz ve Aristoteles’yu, Plato’yu öyle tanıyoruz. Neyse bu bir hikaye.

Ondan sonra 16’ncı yüzyılda dinde reformcular var. Martin Luther (1483-1546), Calvin (1509-1584) Sonra bilimsel araştırıcılar başlıyor. Copernicus (1473-1543), Galileo (1564-1642), Felsefeci Francis Bacon (1561-1626), Kepler (1571-1630), Harvey (1578-1657), Newton (1642-1727) Bakın geldik 17’nci yüzyıla. Ondan sonra felsefeciler var. Hobbes (1589-1679), Locke, ünlü İngiliz felsefecisi (1632-1704) İşte Grotius, uluslar arası hukuk bilgini (1583-1645) Voltaire (1694-1778) Ondan sonra uygulama faslı başlıyor. Mesela buhar makinesini yapanlar. Thomas Savery, Denys Papin, James Watt (1736-1814) Şimdi tahtaya yazsam daha iyi anlaşılacaktı, ama demek istiyorum ki; böyle bir silsile var. Önce büyük keşifler başlıyor Afrika’yı dolaşıyorlar, Amerika’ya gidiyorlar, tabi onlarla ilgili birçok ilerlemeler oluyor. Ondan sonra Rönesans’ın yazarları, sanatçıları geliyorlar. Edebiyatta yeni fikirler getiriyorlar. Sanatta doğaya dönüşü temsil eden ve matematiği, perspektifi kullanan büyük eserler meydana getiriyorlar. Sonra dinde reformlar yapılıyor. Dinde reform yıllardır süre gelen bir Katolik doktirini de değiştirdiği için, onun yerine başka bir şey getirdiği için, tabi zihinlerde büyük bir açılım meydana getiriyor. Ondan sonra bilimsel buluşlar başlıyor. Copernicus’un, Brahe’nin çalışmalarıyla başlıyor. Ondan sonra felsefede, sosyal bilimlerde bir açılım görünüyor ve Voltaire’in, Montesquieu’nun, Rousseau’nun çalışmaları, eserleri, yazıları demokrasiye giden yolu açıyor. Arkadan Sanayi Devrimi’nin uygulayıcıları geliyor. Böyle bir sıra var. Keşifler, coğrafi keşifler, Rönesans ve Reform öncüleri, ondan sonra onlarla beraber olmakla beraber, daha sonra bilimsel büyük buluşlar, sonra onların felsefeye, sosyal bilimlere, sosyal yaşantıya etkileri, arkasından demokrasiye etkisi.

Şimdi bu sıralama, bana şunu gösteriyor. Bu Bilimsel Devrim ile yapılan büyük buluşlar, sadece fizikte, mekanikte kalmıyor. Bunlar, insanların fikir dünyasını değiştiriyorlar, dünyaya bakışını değiştiriyorlar ve o değişim sonunda arkadan gelen daha önceden başlamış olan değişim, bu büyük buluşların getirdiği atılımla süratleniyor ve ondan sonra bizim bildiğimiz çağdaş dünya ortaya çıkıyor.

Bunu en iyi yaşayanlardan biri de Galileo. Büyük buluşlar denirken, önce Copernicus’tan bahsedilir. Copernicus’un dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen eseri 1543’te yayınlandı. O yüzden Copernicus yeni astronominin kurucusu diye bilinir. Fakat Copernicus, mütevazı bir insan, yeni bir devrim yaptığını iddia etmiyor. Belki farkında, ama Aristoteles’dan gelen, eski dünyadan gelen ve Katolikliğin doktirin olarak kabul ettiği, dünyanın evrenin merkezinde olduğu fikrine karşı çıkıyor gibi görünmemek için. O kitabında bir önsöz var, orada deniyor ki; “Biz burada dünyanın, evrenin böyle olduğunu iddia etmiyoruz. Bir matematiksel model olarak bunu öneriyoruz.” Bunun da bazı faydaları var. O zamana kadar Aristoteles’dan gelen, Ptolemaios’tan gelen anlayış, dünyanın evrenin merkezinde olduğu, güneşin ve bütün öteki gezegenlerin dünyanın etrafında döndüğü şeklinde. Biz ona bir alternatif matematiksel model getiriyoruz diyor. Şimdi biliyorsunuz; bu eski dünyadan gelen, eski çağlardan gelen anlayış, dünyanın evrenin merkezinde olduğu. Aristoteles bunu kabul ediyor ve felsefesine koyduğu için devam ediyor.

Ptolemaios ona göre bir evren sistemi yapıyor. Sonra Thomas Aquinas başlayacak. Katolik doktirininde bunu yerleştiriyor. İncil’de bu tam manasıyla yok. İncil’den buna benzer şeyler buluyor ve sonra bunu Katolikliğin esas doktirini olarak yerleştiriyor. Böylece Aristoteles’nun fiziğiyle, Aristoteles’nun felsefesiyle Katoliklik doktirini bütünleşmiş oluyor. Öyle olunca da tabi değişmez çok güçlü bir doktirin ortaya çıkmış oluyor. Hem dünyayı izleyen bilim insanları; Aristoteles gibi insanlar, Ptolemaios gibiler, dünya büyükleri aynı şeyi söylüyorlar. Dünya evrenin merkezindedir, hepsi güneş etrafında dönerler ve orası ideal, mükemmel dünyalardır.

Copernicus’un getirdiği yeni sistem bunu değiştiriyor. Fakat çok zor bunu değiştirmek. Onun için o işe girişmiyor, fakat öldüğü gün kitabı yayınlanıyor. Ölüm döşeğinde kitabını gördüğü söylenir. Ondan sonra Galileo asıl işi değiştiren. Galileo, Copernicus’tan aşağı yukarı 60 sene sonra ortaya çıkıyor. Size tarihlerini verdim galiba, (1564-1642) 1543’te Copernicus ölüyor, Galileo 1564’de ve 1600’lerde eserler vermeye başlıyor. Ve Galileo Copernicus gibi bir insan değil. O yanlış gördüğü bir şeyin, yanlış olduğunu söylüyor ve insanların buna inanması için uğraşıyor. Biliyorsunuz bu çok tepki uyandırıyor. Galileo’nun çalışmaları duyuldukça İtalya’nın güneyinde o zaman Roma’da, Papa, Katolikliğin başı olarak bundan rahatsız oluyor. Kendisine söylüyorlar; “Galileo bir kitap yazacak, orada Copernicus sisteminin doğru olduğunu söyleyecek, bunu önlemek gerekir” diye. Önlemeye çalışıyorlar.

Galileo öte yandan dine bağlı bir insan. İki kızı manastırlarda okuyor. Kendisi de sağlam bir Katolik. Fakat bilim insanı kendi gözleyerek, deney yaparak, matematiksel yoldan ispatladığı doğruların İncil’e uygun olmamasına aldırmıyor. “Ben bunu keşfettim doğrudur” diyor ve bunu duyurmak istiyor, herkese söylemek istiyor. Hikaye uzundur, kısaltarak söyleyeyim. Zaten bildiğimiz hikaye ama, son zamanda güzel kitaplar çıktı. Galileo’nun Kızı diye bir kitap çıktı. Tavsiye ederim buradaki gençlere. TÜBİTAK’ın popüler kitapları arasında çıktı. Oradan bir çok şey öğrendim ben. Sonra Alexandre Koyré’in, Bilim Yazıları diye gene TÜBİTAK’ın popüler kitapları arasında bir kitap çıktı. Orada da Galileo’nun macerası çok güzel anlatılıyor. Oradan okuduğum şeyleri size söylüyorum.

Galileo’yu, Roma’ya çağırıyorlar, orada dostları onunla konuşuyor. Daha evvel başka bir şey oluyor. Hollanda’da birisi teleskopu icat ediyor. Bunu duyunca Galileo getirtiyor o teleskopu, nasıl bir şey olduğunu görüyor ve kendisi o teleskopu geliştiriyor, daha 30 kat büyüten bir teleskop yapıyor ve onunla göğe bakıyor. Gökte o zamana kadar kimsenin görmediği şeyleri görüyor. Jüpiter’in uydularını görüyor. Samanyolu’nu görüyor, ayın üzerindeki arızaları görüyor, güneşin lekelerini görüyor ve bunları, “Yıldızların Habercisi” diye bir kitapta yayınlıyor. Bu kitap, o zaman Batı Avrupa’da çok satan bir kitap oluyor ve bu kitapta Jüpiter’in uyduları olduğu yazılıyor ve görerek yazılmış. Eğer Jüpiter’in uyduları varsa o zaman demek ki; etrafında dönen şeyler olması böyle bir gezegenin mümkün. Dünyanın da güneş etrafında dönmesi mümkün. Sonra bir yeni kitap üzerinde çalışıyor. Orada Copernicus’un sisteminin doğru olduğunu söyleyecek. Bunu dediğim gibi haber alınca Papa, çağırtıyor kendisini, “Böyle şey yapma, yoksa seni mahkum ederiz” diyor.

Galileo da Papa ile konuşuyor ve “Ben doğrudan doğruya bunu söylemem, okuyan anlasın. Ben gördüklerimi anlatırım merak etmeyin. Açıktan Copernicus sistemi doğrudur demem. Aristoteles’nun sistemi yanlıştır demem” diyor. Ondan sonra kitabını yayınlıyor. Kitapta bir tiyatro eseri şeklinde 3-4 kişi konuşuyorlar. O konuşanlardan biri Copernicus sistemini koruyor. Anlatıyor birisi, Ptolemaios sistemini savunuyor, üçüncü şahısta tarafsız olarak dinliyor. Ve çok hoş okunan, kolay okunan fiziksel olayları iyi anlaşılacak şekilde anlatan bir kitap. Ama o kitabı okuyunca anlıyorsunuz ki; Copernicus’un sistemi doğru, Aristoteles’nun sistemi yanlış. Açıkça söylemiyor ama, okuyan anlıyor. Bunu görünce geri Papaya gidiyorlar ve “Galileo sizi kandırdı, gene Copernicus sistemini koruyan bir kitap yazdı” diyorlar. İşte ondan sonra biliyorsunuz, çağırıyorlar Roma’ya. 70 yaşında Galileo. Orada mahkemeye çıkarıyorlar, daha evvel de haber gönderiyorlar, “Benim yazdıklarım yanlıştır” dersen seni bırakacağız, demezsen işkence göreceksin.

Daha evvel de örnekler olmuş. Giordano Bruno vardır, bilirsiniz onu Roma’da yaktılar. Böyle şeyler söylediği için. Şakası yok. Galileo “Peki” diyor, “Evet benim söylediğim yanlıştır” diyor. Ama ondan sonra oradan çıkıyor, kendi köyüne dönüyor ve orada başka bir kitap yazıyor. Yazdığı kitabı da Batı Avrupa’da yayınlatıyor. O mücadelede Papa aslında görünüşte kazanmış görünüyor, ama aslında kaybediyor. Çünkü Galileo’nun kitabı, Batı Avrupa’da yayınlanıyor. İtalyanca yazıyor herkes okusun diye, Latince yazmıyor. İtalyanca olduğu için okuyorlar, tercüme ediyorlar ve Copernicus’un sisteminin doğru olduğunu bütün bilim insanları kabul ediyorlar ondan sonra. Papanın yasaklamasına rağmen gerçeğin ne olduğu meydana çıkıyor. Zaten Galileo’da öyle anlatıyor dostlarına. Diyor ki; “Bana zorlan bunlar yanlış dedirttirdiler. Ben bunu kabul edemem. Çünkü, Batı Avrupa’da yaşayan bilim insanları bizim bir şeyden anlamadığımızı, bir şeyi fark etmediğimizi sanmasınlar. Bizim de gözümüz var, aklımız var, gerçeği gördüğümüzü onların da bilmesini istiyorum. Onun için ben bu kitabı yayınlıyorum, bunlar da okuyorlar, anlıyorlar başka çaresi yok bu işin” diyor.

Ve gerçekten, Galileo başarı sağlıyor. Tabi Papanın da maksadı Galileo’ya kötülük etmek değil, Galileo’yu iyi tanıyor, ama bir savaş var o zaman, 30 Yıl Savaşı var. Din savaşı. Protestanlık çıkmış. Protestanlarla Katolikler savaşıyorlar. Katoliklerin başında Papa var, Protestanlar Katoliklerin doktirinini reddediyorlar, ama Katolikliğin doktirininde dünyanın evrenin merkezinde olduğu meselesi olduğu için, Galileo’nun kitabını kabul etmek, Papa’ya Katolikliğe ihanet etmek gibi geliyor. Onun için bu mahkemeyi yapıyorlar, neyse onlar başarı sağlayamıyorlar, Galileo başarı sağlıyor ve gerçekten evrenin kendi gözlediği gibi olduğunu anlatıyor.

Ünlü bir mektubu vardır Galileo’nun. Oradan bir şey okumak istiyorum. Çünkü zaman zaman söylenir. Düşes Christina diye bir düşese, o zaman Galileo bir mektup yazar. Orada kendi anlayışlarını anlatır. Tekrar edeyim kendini iyi bir Hıristiyan iyi bir Katolik varsayıyor Galileo. O bakımdan doktirine karşı geldiği fikrini değil, ama “Doktirini yanlış yorumluyorlar, öyle şey olmaz, esası benim söylediğimdir” demek istiyor. 1615’te, Düşes Christina’ya yazdığı mektuptaki sözleri şöyle:

“Doğa felsefesi her zaman önümüzde açık duran büyük bir kitapta, yani evrende yazılıdır. Ama önce dilini kullandığı simgelerin anlamını öğrenmeden bu kitabı anlayamayız. Kitap matematik dilinde yazılmıştır ve simgeleri üçgenler, daireler ve öteki geometrik şekillerdir. Onların yardımı olmadan kitabın tek bir sözcüğü anlaşılamaz ve insan karanlık bir labirentte boş yere dolaşır durur”

Galileo’nun bu sözü çok ünlüdür. Bütün bu cümleleri söylemezler, genellikle evren matematik dilinde yazılmıştır diye söylenir. Esası bu şekilde. Esası daha hoş. Gene o yıllardaki başka gelişmeler, şimdi şunu anlatmaya çalışıyorum; Galileo’nun bu yaptıkları ve kendisinin adeta bunun propagandasını yapacak şekilde kitaplar yazarak herkese bunu duyurarak ortaya çıkması, büyük bir gelişme doğuruyor. Cıpernicus’tan sonra bu olmuyor, ama Galileo’dan sonra oluyor. Tabi bu arada Kepler var. Hepsini anlatamıyorum. O da büyük katkılar yapıyor, ama propaganda yapma işini en iyi Galileo yapıyor ve Batı Avrupa’dakiler bunu fark edince, tabi onlar bu araştırmalara girişiyorlar. İşte sonunda biliyorsunuz, Newton ünlü eserini “Doğa Felsefesinin Matematik Esasları” kitabını yazarak fiziğin, mekaniğin temellerini kuruyor.

1600’lü yıllarda İngiltere’de başka bir şey oluyor. Orada Fransız Bacon, hem felsefeye meraklı hem siyasetçi, kendisi bilim insanı değil, araştırma yapmıyor, ama bilimin felsefesini yapıyor, bilime meraklı bir insan. Onun ünlü bir kitabı var, “Yeni Organon” diye, Aristoteles’ya nazire olarak yazdığı bir kitap. Kitabın bir özdeyişler bölümü var. Oradan bir özdeyiş size okuyacağım, o da çok ünlüdür, her zaman söylenir, ama esası böyle.

Diyor ki Bacon: “İnsan bilgisiyle insan gücü birbiriyle örtüşür, birbiriyle özdeştir.” Bu da Latince, o bakımdan tam ne dediğini ben söyleyemiyorum, ama İngilizce tercümesinden, bir iki farklı tercüme olarak en hoşuma giden bu oldu. İnsan bilgisiyle insan gücü birbiriyle örtüşür, çünkü neden belli değilse sonuç elde edilemez. Doğaya egemen olmak için ona itaat etmek gerekir ve gözlemde görülen neden, eylemde kural olur. Ben çok beğendim bu özdeyişi. Çünkü, üç cümlede doğa felsefesinin esasını anlatıyor gayet kesin bir şekilde, gayet açık bir şekilde. Çok basit olduğu için de insan anladığını zannediyor, ama sonradan görüyor ki anlamamış.

Ama Bacon buna inandığı için, “Tabi kitap daha uzun, böyle pek çok örnekler veriyor” ve o zaman işte krala bir dilekçe veriyor. O dilekçede 100 kadar proje var. Kendisi inandığı için, “Nedenini değiştirerek sonucu değiştiririz. İngiltere’nin gücünün artması için, bu projeleri yapalım” diye krala öneriyor. “Bunları yaparsanız, İngiltere’nin gücü artar” diyor, ve o da tabi iyi bir şey. İstediğiniz gibi yol alırsınız her tarafa. Ama kral inanmıyor, fakat başka inananlar var. Başka inananlar bir araya geliyorlar ve ünlü Royale Society’i kuruyorlar 1660 yılında. Onların Royale Society’i kurarken söyledikleri şey de şu: “Biz deneysel, gözlemsel, fizik ve matematiksel buluşlar yapmak için bir kurum ortaya çıkaracağız.”

Amaçları doğrudan doğruya, Galileo’nun ortaya çıkardığı yolda ilerleyerek yeni buluşlar yapmak, doğanın sırlarını keşfetmek. Bunun için de kullandıkları deney, gözlem ve matematiksel yöntemler. Ve bu İngiltere’de biliyorsunuz çok başarılar elde ediyor. İşte Royale Society, hele ilk yıllarda çok başarılı oluyor. Boyle gibi Hook gibi tanınmış bilim insanları onun üyesi. Newton oraya sonra üye oluyor. Newton’un büyük buluşları ortaya çıkınca, tabi daha büyük itibar kazanıyorlar. Ve başka bir şey ortaya çıkıyor. Newton’un, özellikle doğa felsefesini matematiksel yollardan anlatması ve evrenin ta uzaklardaki yıldızlar, kuyruklu yıldızlar, gezegenler, güneşin kendisi, dünyanın üzerindeki bütün hareketler, onların hepsinin basit 3 yasayla açıklanması ve matematiksel yoldan bunun doğru olduğunun adım adım gösterilmesi, büyük bir etki yapıyor.

Şimdi tabi bunları biz hepimiz lisede okuduğumuz için, bize etki yapmıyor, ama kendinizi o zamanki insanların yerine korsanız o zamanki anlayışta işte dünyadaki olayları görüyorsunuz. Ama açıklamaya çalışan pek çok kişiler var. Mesela Simyacılar var. Altın elde etmeye çalışıyorlar maddeleri karıştırarak. Bir takım büyücüler var. Ne yapmak istedikleri belli değil, ama uğraşıyorlar bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Zanaatkarlar var, onlar kendi zanaatlarını ilerleterek yeni buluşlar yapmaya çalışıyorlar. Hepsi uğraşıyor, fakat esaslı bir şey elde edemiyorlar. Fakat Galileo bu esaslı bilginin nasıl elde edileceğini gösteriyor. Bacon onun felsefesini yapıyor. Descartes aynı şeyi yapıyor ve bu yeni yöntem ortaya çıkınca bunun sonuçları kendini gösteriyor. İşte en büyük sonucu da o zaman Newton’un yasaları ile öğrenin ve dünyanın üzerindeki bütün mekanik, bütün fiziksel hareketlerin aynı yasalara bağlı olduğunu ve matematiksel formüllerle önceden sonuçlarının belli olacağının ortaya çıkması.

Bu insanlara büyük bir uyanma getiriyor, yani olayların nedenleri bizim kontrol edemediğimiz kutsal ilahi varlıklar değil. Olayların nedenleri, başka olaylar. “Dünyadaki başka olayları incelersek, bu olayların nedenlerini bulabiliriz” diyorlar. İşte örnekleri de var. Yol budur, bunu incelemenin yolu da gözlem yapmaktır, deney yapmaktır ve elde ettiğimiz sonuçları da matematiksel yoldan bir araya getirmektir. Bu anlayış ortaya çıkıyor. Bu anlayış felsefecileri etkiliyor, şimdi onu anlatmaya çalışıyorum.

Örneğin John Locke, İngilizlerin o zamanki önemli bir felsefecisi. Psikolojide çığır açan bir kitap yazıyor biliyorsunuz. O kitapta insanların bütün duygularının, düşüncelerinin özellikle fikirlerinin hepsinin, etrafta gördüğü olaylardan, aldığı duyumlardan çıktığı yer alıyor. İnsan doğduğunda zihni bir boş kağıt gibidir, boş sayfa gibidir, ama bu kağıt duyumlarla dolar ve fikirler sonradan çıkar. Yani mekanikçi bir anlayış getiriyor psikolojiye. Tabi bugünkü psikologlar bunu tam kabul etmiyorlar. “Onların etkisi var, başka etkiler var” diyorlar ama olay öyle başlıyor. Bunun mekanik yoluyla, bir neden sonuç ilişkisiyle insanın ruhi durumunu anlamaya çalışması, Locke’un bu kitabıyla başlıyor.

Locke, Newton’un dostu. Tam bilmiyorum; Newton’dan ne öğrendi, ama herhalde etkisinde kaldığından kuşku duymuyorum. Çünkü yaklaşımları aynı. İkisi de neden sonuç ilişkisiyle dünyadaki olayları birbirlerine bağlamaya çalışıyorlar. Ondan sonra bu şekilde sosyal olaylara, felsefeye bu anlayışı getirmek Fransa’ya geçiyor. Voltaire, bildiğimiz yazar. O zaman Fransa’da kral sansürü tarafından hapse atılıyor, çıkıyor, İngiltere’ye kaçıyor. İngiltere’de iki yıl kalıyor. Orada Newton’un fiziğini öğreniyor. Kendisi fizikçi değil, ama basit bir şekilde dünya olaylarının öğrenip açıklandığını görüyor. Çünkü o zamana kadar, dediğim gibi; ilahi güçlerle her şey açıklanmaya çalışılıyor ve tabi Katolik doktirin de bunu kullanarak insanlara baskı yapıyor. Kendi egemenliklerini devam ettirmek için, evrenin o doktirinde olduğu şekilde yönetildiğini kullanıyorlar. Öyle olmadığını, evrenin basit bir izahı olduğunu, mekanik bir izahı olduğunu görünce durum değişiyor. Voltaire bunu anlayınca, zaten Katolik doktiriniyle uğraşan bir insan; bunu Fransa’ya tanıtıyor.

Newton’un fiziğini ilk defa Fransa’ya tanıtan insan, yazar, Voltaire fizikçi birisi değil. O zaman Fransa’da Descartes’ın fiziği rağbette, ama Descartes’ın fiziği doğru değil. Descartes’ın felsefesi, matematiği çok ileri, fakat fizikteki yaklaşımı yanlış. Voltaire, Newton’un yaklaşımını getiriyor. Bu defa Fransa’daki sosyal düşünce etkileniyor. Tabi ne kadar etkiliyor ben bilemiyorum, ama tarihlere bakıyorum, arka arkaya geldiği için; mesela Jean Jacques Rousseau’nun o zaman çıkıp toplum sözleşmesi kitabını yayınlaması o tarihlere rastlıyor. O kitapta biliyorsunuz; insanların daha mutlu olmak için devlet kurduklarını, bir araya geldiklerini anlatıyor. Kitabında,”Mutlu olmak için bir araya gelen bu insanlar, onları daha mutlu yapmayan bir yönetimle karşı karşıya kalırlarsa, o yönetimi değiştirmeye hakları vardır” diyor. Şimdi bu, neden - sonuç ilişkisini orada kullanmaktan başka bir şey değil. Mutlu olmak istiyorsunuz, devlet kuruyorsunuz ve olamıyorsanız demek ki iyi yönetilmiyorsunuz. Öyle ise yönetimi değiştirelim, ama bu o zamana kadar söylenen bir şey değil. Krallar var, onlar hiç değişmiyorlar. Ona rağmen bunları söylemek başka bir anlayış.

Bana öyle geliyor ki; bu anlayışla Galileo’nun, Newton’un dünyada, evrende neden-sonuç ilişkisinin geçerli olduğunu göstermeleri, sonra Locke’ un bunu alarak psikolojide kullanması çok önemli etki yapıyor. Örneğin Locke’un, “Bütün fikirlerimiz duyumlardan çıkar” yaklaşımının başka önemli bir sonucu eğitimde oluyor. Tabi eğitimin önemini evvelden de biliyorlar, bilmiyor değiller, ama bu kadar açık bir şekilde, “Bütün fikirler duyumlardan geliyor, etraftan geliyor, zamanla oluşuyor” dediğiniz zaman, tabi eğitimin değerini daha da arttırıyorsunuz ve daha iyi bir toplum istiyorsanız, insanların daha mutlu yaşamasını istiyorsanız, onları daha iyi eğitmeniz gerekir.

Rousseau’ nun eğitimle ilgili ünlü bir kitabı vardır, o bundan çok etkileniyor. Aynı şey zaten Galileo’da var. Galileo’nun bu bahsettiğim mektubunda, Düşes Christina’ya mektubunda, birde İncil faslı var. Orada, İncil’den yorum yaparak diyor ki; “Fiziğin böyle olduğunu bize söylüyorlar buna hakları yoktur. İncil, fizik kitabı değildir” diyor.
“İncil bize başka şey anlatır. Bizim manevi dünyamızı aydınlatır, ama evrenin nasıl olduğunu İncil bize söylemez” diyor.

Bence bu laik eğitimin o zamanki ifadesi. Eğitimde, biz bilime dayanmalıyız, din kitaplarına dayanamayız. Bunu ilk defa Galileo orada söylüyor, 1600’lerde söylüyor. Sonra geliyorum Fransa’ya tekrar. Şimdi Fransa’da Rousseau’nun, Votaire’in bu çalışmaları ve kralın istibdadı, bir tarafta da Katolikliğin istibdadı, bunlardan kurtulmak isteyen yazarların gayretleri. Bunlar bu yeni bilgilere sarılıyorlar. İyi bir tesadüfle o zaman bir ansiklopedi çıkarılması söz konusu Paris’te. Diderot’a geliyorlar o ünlü yazar ve felsefeci Diderot’a, “Bir ansiklopedi var, İngilizce’den tercüme edin” diyorlar, “Peki” diyor. Sonra bu o işi büyütüyor, tercümeyi bırakıyor, “Biz kendimiz büyük bir ansiklopedi yazalım” diyor. Arkadaşlarını çağırıyor, matematikçi ve yazar Dalamber’e, Voltaire’e olsun hepsine söylüyorlar. Ve bu büyük ansiklopedide o zaman işte Galileo’dan başlayarak, Copernicus’ten başlayarak bununla bütün yeni bilgileri, tabi tıptaki bilgileri, Harvey’ in buluşlarını, biyolojideki buluşları, hepsini, yeni bilgileri bu ansiklopediye koyuyorlar. Aynı zamanda da Katolik doktirine aldırmayan bir yaklaşımla, yani ,“Bir tanrı vardır, tanrı dünyayı, evreni yaratmıştır, ama ondan sonra bırakmıştır. Ondan sonra evren, tanrının koyduğu yasalara göre kendi kendini yönetir. Tanrı artık bir şeye karışmaz. Evreni, dünyayı anlamak istiyorsanız, siz kendiniz gözlem yapın, mutlu olmak istiyorsanız aklınızı kullanın.” Bu yaklaşımı bir çok yazıda gösteriyorlar. Tabi kral, bundan hoşlanmıyor. İkide bir kapanıyor, durduruyorlar yayını, fakat gidiyor o, hapse giriyor, çıkıyor, aldırmıyorlar. 20 sene boyunca bu ansiklopedi çıkıyor. Bu, büyük ansiklopedi, işte aydınlanma çağı dediğimiz çağın, en önemli belgesi.

Bunu yalnız ben söylemiyorum, sosyal bilimler de bunu söylüyor, tarihçiler de söylüyorlar, tabi başka belgelerde başka yazılar var. Ama önemli bir belge, bu büyük ansiklopedi. Bu büyük ansiklopedinin çıkmasında fiziksel buluşlar, Galileo’dan Newton’dan gelen buluşlar çok önemli yer tutuyor. Zaten Dalamber matematikçi. Mesela Diderot’?n başka bir kitabı var. Onu da söyleyeyim; bu eğlenceli bir şey. Ben bunları öğrendiğim zaman, kendi kendime dedim ki; “İşte insan kadercilikten böyle kurtulur.” Hatta bir, iki yazı da yazdım. Olayların nedenini, sonucunu o şekilde açıklamaya başlarsanız, o zaman kadercilikten kurtulursunuz. Bizim ülkemizde de hala bu tam manasıyla gerçekleşmiş değil. Pek çok insanımız sıkışınca kaderciliğe bırakıyor işi, gerekeni yapmıyor. “Kader bu işin hakkından gelir” diyor. Nasıl geldiğini bilmiyor tabi. Onun için ben bunu görünce kendi kendime demiştim herhalde, onlar da bu şekilde kaderciliğe karşı çıkmak düşünde. Sonra baktım ki; Diderot, “Kaderci Juck” isimli bir kitap yazmış. “Kaderci Juck” diye bir uydurma Juck karakteri çıkarmış. İkide, birde Juck başına bir şey geleceği zaman “Ne yapayım, kaderimde ne varsa o olur, olmazsa olmaz” diyor. Kendi kendini avutuyor. Yani onlar da bu işi yaparken, bu yoldan giderek neden-sonuç ilişkisini bu şekilde çeşitli bilimlerde, çeşitli bilgilerde var olduğunu göstererek, insanları kadercilikten kurtarmayı düşünmüş olmalılar.

Hakikaten de kurtardılar sonra. Şimdi oraya geleceğim. Daha sonra da bu Aydınlanma Çağı, arkasından Sanayi Devrimi’ni getiriyor. Tabi orda ekonomik, sosyal nedenler var. İngiltere’de o zaman büyük keşifler, tabi denizciliği çok geliştiriyor. Denizciliğin gelişmesi demek; ormanlardaki ağaçların kesilip gemi olması demek. Bu girişim ormanlardaki ağaçları azaltınca, bu defa ağaçları ısı elde etmek için yakmak isteyenlere yeni bir gereksinme doğuyor. Onların, o zaman İngiltere’de ısıya ihtiyaçları var. Madenden maden çıkarmak için. Çünkü, Maden Sanayii başlamış. Madenleri eritmek lazım. Onun için ısıya, ateşe ihtiyaç var. Isı için de, ateş için de bir şey yakmak lazım. Kömür, odun yakıyorlardı, fakat gemiler yapılınca odun azaldı. Bu defa, “Kömür yakalım” diyorlar, kömürü madenden çıkaracaklar. Kömürü madenden, derinden çıkarırken bir zorluk var, su basıyor madeni. Suyu boşaltmak gerekiyor kömürü çıkarmak için. Suyu nasıl boşaltacaksınız? Pompayla, tulumbayla. Pompayı çalıştırmak için enerjiye ihtiyaç var. O enerji nereden gelecek, atları kullanıyorlar. Atları arka arkaya diziyorlar, atlar çekiyor ipleri, öylece tulumbalar çalışıyor. Böyle yüzlerce atı arka arkaya diziyorlar madenleri çalıştırmak için. Bakıyorlar ki olmayacak, oradan akıllarına geliyor ki; “Biz başka türlü bir enerji elde edelim, ısıdan enerji elde edelim.” Olur mu, olmaz mı? İşte fizikçiler yardım ediyor, ama aslında orada fizikçiden çok zanaatçılar, bu makineyle uğraşan zanaatçılar buhar makinesini yavaş yavaş buluyorlar. Hemen bulamıyorlar, birkaç denemeden sonra, en nihayet James Watt, fizikçilerle konuşarak bildiğiniz buhar makinesini yapıyor.

Buhar makinesinin çıkması, tabi yeni bir enerji elde etmek oluyor. Fabrikaları bu defa buhar makinesiyle çalıştırıyorlar. Sanayi devrimi öyle başlıyor. Yani, sanayi devrimi’nin enerji açığı böyle kapatılıyor. Tabi ekonomik nedenler ayrı, onlar da geliyorlar, ama ondan sonra hep devam ediyor. Orada keseceğim işi, fakat demek istiyorum ki; bu gelişmede bilimsel devrim, sadece fizikle, matematikle sınırlı kalmıyor. İnsanların zihnini başka türlü düşünmeye sevk ettiği için, tabulardan kurtardığı için, Katolikliğin baskısından kurtardığı için, felsefecilere yol gösteriyor, oradan demokrasiye giden yol açılıyor ve arkadan sanayi devrimi geliyor ve hep devam ediyor.

Peki, bu arada Osmanlı dünyasında ne oluyor? Osmanlı dünyası, hiç anlamadığım bir şekilde bütün bu gelişmelere kayıtsız kalıyor. Tabi sonunda muharebelerde Osmanlı ordusu kazanmamaya başlayınca, bir değişiklik olduğunu fark ediyorlar, ama o zamana kadar fark etmiyorlar. Şunu belirtmeliyim, şimdi 16. yüzyıla kadar Osmanlı dünyası ile Batı Avrupa arasında önemli bir fark yok. Önemli bir uygarlık farkı yok. Bunu en açık olarak savaşlarda görüyorsunuz. Kanuni’nin seferlerinde Osmanlı orduları genellikle kazanıyorlar. Daha evvel de kazanıyordu. Harp alanı, savaş meydanı, iki ulusun gücünü en iyi sınayan yerlerdir. Teknik gücünü, insan gücünü her türlü gücünü. O zamana kadar Osmanlılar genellikle kazanıyorlar. Demek ki; 16’ncı, 17’nci yüzyıla kadar Osmanlı uygarlığı ile Batı uygarlığı arasında önemli bir fark yok. Tabi Mimar Sinan’ın camileriyle, Roma’daki büyük kiliseler arasında bir fark yok. Yani din farkı var, ama bina olarak, mimari olarak ikisi de şaheserler. Daha dün bir arkadaşımın konuşmasını duydum Dilber Oltaylı. Mimar Sinan’ın, Selimiye Camii’ni 16’ncı yüzyıldaki Batıdaki Rönesans’ın en önemli eserlerinden biri diye tanıtıyordu. Öyledir, yani mimarlıkta o zaman, 16’ncı, 17’nci yüzyılda, doğu ile batı arasında bir üstünlük farkı yok. Keza, hastaneler derseniz, o zaman Anadolu’daki hastaneler, Rumeli’deki hastaneler batıdakilerden geri değil. İşte kervansaraylar, yollar, köprüler, yönetim biçimleri. Yani bir uygarlık, güç farkı yok o zamana kadar. Bu güç ne zaman, bu fark ne zaman ortaya çıkıyor? İşte bu 16’ncı ve 17’nci yüzyıldaki Bilimsel Devrim’den sonra. Bilimsel Devrim’den sonra, Batı Avrupa ilerlemeye başlıyor. Osmanlı dünyası olduğu yerde kalıyor ve bu önemli fark hala kapanmadı. Ama, işte o zaman başlıyor, 17’nci yüzyılda başlıyor, 1600’lerde başlıyor.

Tabi başka örneklerde var, onları da isterseniz söylerim, ama bu önemli bir fark. Biz genellikle bu günlerde, “Bu günlerde” demeyeyim, son yıllarda, siyasette; her muhalefet, hükümete kızar, her hükümet, muhalefete çatar. İşte biz herkese çatarız filan. Bu sıkıntılardan kurtulamıyoruz. Nedir bunun sebebi? Bunların sebebi, ne bugünkü hükümet ne dünkü hükümet, hiçbiri değil. Bunların temel sebebi, 17’nci yüzyılda batıda bu gelişme başlarken, Osmanlı dünyasının buna kayıtsız kalmış olması. Çünkü bu. 300 yıllık bir gecikme meydana çıkardı. Yeni bilgi üretme araştırmayla, deneyle, gözlemle olur. Bu yol Türkiye’ye, Cumhuriyet döneminde, 1933 reformuyla İstanbul’daki Üniversite, Ankara’daki Yüksek Ziraat Enstitüsü ile geldi.

Halbuki işte, 1600’lerde, 1630’larda bu söylediğim gelişmeler Batı Avrupa’da başladı, Orta Avrupa’da başladı. 1630’dan 1930’a, 300 yıl fark var. Bu 300 yıllık gecikme bizim bugünkü esas sıkıntılarımızın nedenidir. Bütün sanayi devrimi, kimyasal, elektronik tedbir, hepsi sonradan geldi. Biz hepsine arkadan yetişmeye çalışıyoruz. Çünkü başında beraber değildik. Şimdi bakın bir büyük sosyal gelişme olurken başında buna girmezseniz, ne kadar farklar oluyor. Başında girerken, bir yeni buluş var, o buluşu uygulayacaksınız. Umutla geleceğe bakıyorsunuz ve hep iyi tarafını görüyorsunuz ve onu daha çok anlamak, geliştirmek yeni alanlara uygulamak istiyorsunuz, uğraşıyorsunuz, enerjinizi koyuyorsunuz, sonunda herkes aynı şeyi elde etmiyor, ama siz de herkes gibi onun içinde oluyorsunuz, bir şeyler elde ediyorsunuz, o akıma giriyorsunuz başında. Şimdi başında girmezseniz, beklerseniz, mesela;

Özellikle Genç Osmanlılar, Namık Kemal, Ziya Paşa filan, zamanında Osmanlı uygarlığının geride kaldığını görüyorlar. Batıdaki ileri devletleri görüyorlar. Ziya Paşa’nın ünlü şeyi vardır. “Her tarafı gezdim kaşaneler gezdim, Osmanlı dünyasında harabeler gördüm” der. Onun için değiştirmek istiyorlar. Ama, mesela Namık Kemal’in yazıları vardır. Diyor ki; “Batı dünyası bilimi keşfetti, ondan sonra ilerledi”

Sonra Comte’nin pozitivizmi geldi. Comte’nin pozitivizmi, insanların dine bağlılığını zayıflattı, Katolikliğe bağlılık zayıfladı. Bu onlardaki sosyal dayanışmayı zayıflattı. “Aman” diyor, “Biz bu batı dünyasının bilimini, tekniğini alırken, sosyal dayanışmamızı zayıflatmayalım. İslam dininin getirdiği sosyal dayanışmayı zayıflatmayalım.”

Yani siz geç kaldığınız zaman, o gelişmenin zararlı taraflarını da görüyorsunuz. Zararlı taraflarını görünce, “Acele etmeyelim, aman dikkatli ilerleyelim, bütün tedbirlerimizi alalım” diyorsunuz. O zaman tabi, o ilerlemeyi hiçbir zaman gerçekleştiremiyorsunuz. Bir ilerlemeye girerken mahsurlarını düşünürseniz yapamazsınız. Ama geri kaldığınız zaman, geç kaldığınız zaman, o mahsurlar, sakıncalar ortaya çıkıyor. Siz önce onları görüyorsunuz, bir korkuyla oraya gidiyorsunuz ve tabi siz oraya gidemiyorsunuz. Bunu başka alanlarda hep gördük. Tabi dinin getirdiği, yanlış yorumunun getirdiği bir takım durdurucu olaylar da var. Ama sadece geç kalmak, örneğin batıda ilerlemeyi gördüklerinde, Osmanlı ordularının yenildiğini gördüklerinde, diyorlar ki; “Biz ordumuzu yenileştirelim. Nasıl yapalım? Mesela mühendislik çıktı” diyorlar, padişaha geliyorlar. “Mühendislik diye bir şey var. Bu bilimi kullanarak mühendislik askerlere yeni imkanlar sağlıyor, yeni silahlar getiriyor. Biz de mühendis okulu açalım” diyorlar, açıyorlar. Ama açarken herhalde birisi demiştir onlara, “Bu mühendislik için, önce matematik lazım, fizik lazım kimya lazım, onları da yapalım”, “Ne kadar sürer bunun zamanı?”, “Herhalde bir 15 sene sürer.”, “O kadar bizim vaktimiz yok, 15 sene bekleyemeyiz. Padişah 15 sene tahtta kalacak mı, kalmayacak mı, sadrazam kaç sene kalacak? Bize çabuk tarafından o orduların gücünü getirecek bir usul getirin.”

“Pekala” diyorlar, “O zaman hemen mühendislik diploması verecek bir ders yapalım. Paramız varsa alalım o silahları” Hiçbir zaman o işin esasına gitmiyorlar, sadece görünüşte aynı gücü verecek sandıkları yola gidiyorlar. Çünkü vakitleri yok. Başlangıçta vakit vardı, eğer başlangıçta onlar da katılsalardı, yavaş yavaş o bilim gelişirdi, yavaş yavaş uygulama olurdu, hep beraber aynı yere gelinirdi. Ama geri kalınca o zaman çabuk tarafından sonuca ilerlemek, sonuca varmak bir ihtiyaç olarak ortaya çıkıyor. Bu padişahın kusuru değil, sadrazamın kusuru değil, vakitleri yok. Çünkü önlerinde böyle bir ihtiyaç var. Ama ona rağmen, tabi yapılacak şey “Boş ver” deyip, “15 sene ben olmasam da, başında bu işin esasına girelim ancak öyle ilerleriz, ancak öyle yetişiriz, anlayışına” varmak gerekiyordu. Ona ancak Cumhuriyet’te 1933 reformlarıyla girebildik. Demek istiyorum ki; gecikme, (bunu gençlere özellikle söylemek istiyorum) bir yeni gelişme gördüğün zaman, hiç beklemeden içine girin. Bundan hiç korkmayın. Yeni gelişme size yeni buluşlar getirir ve o şekilde kendinizi gösterirsiniz, o şekilde egemen olursunuz, o şekilde güçlenirsiniz. Yeni bilgi üretmek güç verir. İşte Bacon’ın söylediği ünlü söz. Gayet basit bir söz, ama şimdi biraz da oraya geleyim, konuşmamın sonuna geliyorum.

Peki bilimsel devrim vaktiyle oldu Osmanlılar bunu kaçırdılar. Kültürel nedenlerle kaçırdılar, ama şimdi biliyoruz; artık yetişmek için uğraşıyoruz. Cumhuriyet’te yıllardır ve bir hayli de yetiştik. Biraz evvel söylediğim gibi, pek çok alanda biz aynı seviyedeyiz, ama bütün kitle olarak, Türkiye olarak daha henüz eriştiğimizi söyleyemiyoruz. Onun ötesinde, acaba bu bilgisel, bilimsel devrimin anlamını kamuoyumuz tam algılıyor mu? Onu anlamak için iki yol var bence. Bir tanesi ortaöğretim kitaplarına bakmak. Ben baktım; örneğin fizik kitabına, tabi vaktiyle okumuştum ama unuttum. Tekrar baktım, fizik kitabında bu buluşlar unutuluyor. İşte Newton’un yasası, Hook yasası, Galileo’nun yasası, ama hiç Galileo’nun, Newton’un filan isimleri yok. Eğer yasa olarak geçiyorsa, Hook yasası var, ama Hook’un kim olduğu, Galileo’nun kim olduğu hakkında hiçbir bilgi yok. Resim yok, bir şey yok. Onları bu şekilde öğrendiği zaman öğrenciler, sanıyorum, “Bu bilgiler nasıl olduysa bulunmuş, ben de bunları öğreneyim mesele kalmaz” diye düşünüyorlar. Bunların bir yaratış olduğunu, bunların düşünülerek, uğraşarak bulunmuş bilgiler olduğunu, bu şekilde uğraşarak yeni bilgiler bulunabileceğini, bir öğrencinin düşünmesi kolay değil. Eğer Newton’un, Galileo’nun resmini görse, altında bir iki cümle hayatı anlatılsa ve anlasa ki; bu bilgiler gökten inmedi, bunları insanlar buldular. Ben de istersem böyle bilgiler bulabilirim. Bu bilgiler insanlığın parçasıdır, onlar bana yabancı şeyler değildir. O anlayışı vermek için, o kitaplarda bu buluşları yapanların resimleri bulunmalı, bir iki yazı olmalı.

Sonra tarih kitabına baktım, herhalde bilimsel devrim tarih kitabında olmalı. Baktım yok. Tarih kitabında, Avrupa tarihini anlatan kitapta, bilimsel devrim sözü geçmiyor. Bu anlattığım gelişmelerin hepsi anlatılıyor. Yani aydınlanma çağı var, bilimsel buluşlar var, büyük keşifler var, Rönesans, Reform var ama ayrı ayrı yerlerde ve birbirleriyle hiç ilişkisi yok. Yani onları okuduğu zaman bir öğrenci, bunlar bir seri halinde dünyaya gelmiştir ve birbirlerini etkilemişlerdir. Keşifler ekonomiyi etkilemiştir, yazarlar Rönesans’ı, Reform insanların zihnini açmıştır. İşte bilimsel buluşlar, aydınlanma çağını getirmiştir, bunu anlamasına imkan yok çocuğun. Çünkü ayrı ayrı yerde anlatılıyor. Hatta en yeni buluşlarla, en eski buluşlar aynı zamanda söyleniyor, o da tabi hiçbir fikir vermiyor gelişme hakkında.

Oradan anladım ki; henüz daha bizim ortaöğretim kitaplarımız bilimsel değerin ne olduğunu anlatmıyorlar. Kendileri algılamamışlar belki ama, öğrencilere bunu algılatacak bir yaklaşım sergilemiyorlar. Bunun, birbirinin devamı olduğunu birbirlerinin kilidi olduğunu, nedensellik ilkesinin her yerde geçerli olduğunu, bunları anlamak bu şekilde mümkün değil. Peki, kamuoyumuz ne kadar biliyor bunları? Yakın zamana kadar kamuoyumuz da hiç aldırmıyordu. Ama depremler, tabi bir felaket, ama jeolojinin varlığını kamuoyuna öğretti. Jeofiziğin varlığını öğretti. Ama tabi o yetmiyor, çünkü kadercilikten tam manasıyla kurtulmuş değiliz hala. Onu trafikten görüyorum, trafik kazaları. Neyse şimdi trafik canavarı sözü pek geçmiyor. Bilmiyorum kim bunu uydurdu? Yahut da ben görmüyorum. Eskiden daha çok geçiyordu. “Trafik canavarı” dediğiniz zaman, tamamıyla kaderci bir yaklaşımdasınız. Çünkü bir otomobil kazası oluyor, insanlar ölüyor, “Trafik canavarı şu kadar kişiyi aldı götürdü” deniyor. Peki nasıl yaptı bu işi? O belli değil. Trafik canavarı, ortaya çıktı, aldı götürdü. Demek ki bekleyeceğiz, “Yarın inşallah kimseyi götürmez” diye. Bu işte kaderci yaklaşım. Bunu ilk defada TÜBİTAK’ta ödül alan, Amerika’da çalışan bir arkadaşımız söylemişti. “Ben, Türkiye’ye geldim” demişti, “Radyoyu açtım, televizyona baktım, şaştım. Bir trafik canavarını anlatıyorlar. Türkiye bilime inanmıyor mu?” demişti bana. Ben hak verdim, ama hala ondan kurtulmadık. Tabi pek çok meselede kadercilikten kurtulmuş değiliz.

Kendinizi bir yoklayın. Ben zaman zaman yokladım. Özellikle siyasetteyken çok karşıma çıkıyordu. Çünkü seçim olayı, heyecan verici bir olay ve kazanmak istiyor insanlar. Mesela kaybediyorlar, sonradan soruyorum, “Nasıl kaybettik? Yani biz kaç oy aldık, kazanan kaç oy aldı? Niye onlar aldılar, biz almadık?” Onları hiç söylemezdi arkadaşlarım. Sadece, “Biz çok çalıştık Genel Başkanım, yarın gene çalışacağız. Merak etmeyin, biz bu işi kazanacağız” derlerdi. Peki ama, nasıl oldu, kim kazandı? Bunu nasıl kazandılar? “Genel Başkanım biz çok çalıştık, yani kazanacaktık, muhakkak bir aksilik oldu. İşte hükümet baskı yaptı, başka bir parti vardı, birden bire aday çıkardı plan böyle oldu.” Yani oradan görüyorum ki; insanlarımız böyle önemli bir meselede neden-sonuç ilişkisine aldırmıyorlar. “Ben çalışırım, uğraşırım, kaderim de varsa inşallah kazanırım” ama öyle olmuyor tabi. Yani çalışmak iyi bir şey, yanlış anlaşılmasın, bir de düşünmek lazım; niye kaybettik? Hangi neden bu sonucu verdi.

Hangi nedenin bu sonucu verdiğini düşünmemenin bir sonucu da, siyasal partilerin Genel Başkanlarının hiç değişmemesi oluyor. Çünkü kayıp olunca hiçbir şekilde Genel Başkanın bir kusuru olduğu akla gelmiyor. Kimsenin kusuru yok. “Kaderdeymiş kaybettik, bir daha sefere kazanırız.” Tabi bu değişmeye başladı. Son seçimlerde gördük, değişmeye başladı. Ama işte bunlar kaderciliğin hala egemen olduğunu gösteren şeyler. Kuşkusuz zor olduğu için kaderciliğe sığınıyoruz. Şimdi deprem olduğunu herkes öğrendi. Bunun ne kadar zararlı olduğunu ve bina sağlam değilse ölüm tehlikesi olduğunu herkes gördü, ama oturduğu evi nasıl değiştirecek? Çok zor bir şey. Gerekli tedbiri nasıl alacak? Buna gücü yetmezse, o zaman kadere bırakıyor işi, “İnşallah bir şey olmaz” diyor.

Başka bir örnek vereyim; Üniversiteli insanların da zaman zaman bu hisse kapıldıklarını göstermek için bir örnek, bunu bazen anlatırım. Ben fizikçiydim biliyorsunuz ve fizikte benim üniversitede öğretim üyesi olduğum zamanlarda bir mesele vardı; Fizik veya Fizik Mühendisliği. Fizik Mühendisliği, benim Ankara Fen Fakültesi’nde olduğum zaman ortaya çıktı. Geçenlerde 60’ncı yılını kutladık Ankara Fen Fakültesinin. O ilk yıllarda ortaya çıktı. Bunun sebebi de bir Alman profesördür. Profesör Fisher diye bir profesör gelmişti fakülteye, ben de orada o zaman asistandım, yeni doçent olmak üzereydim. İkinci Dünya Savaşı sonundaydı. Atom Fiziğini anlatıyor Profesör Fisher. Sınıfa girdi, ben asistan olarak geldim. Başka bir asistan daha vardı. Rauf Dasuoğlu o zaman doçentti, o da tercüman olarak geldi. Biz üç kişi, üç hoca asistan ve doçent, bir de profesör, iki de öğrenci geldi. Bekledi bekledi Profesör Fisher, “Başka kimse gelmeyecek mi?” diye Rauf beye sordu. “İşte bu kadar, bugün gelmediler galiba” dedi. Neyse anlattı. Sonra bize, “Bu derse iki kişi mi gelecek?” dedi. “Maalesef böyle, fizik dersine ilgi yok, böyle 3-4 kişi geliyor. Ama biz her seferinde anlatıyoruz” dedik. “Nasıl şey bu?” dedi. Bu kadar önemli bir ders veriyorum ben, yani İkinci Dünya Savaşı’nda, işte atom bombası atıldı biliyorsunuz. Savaş bitti ve atom enerjisi en önemli bir konu o zaman. Bu konuyu anlatıyor, dersi alan 2-3 kişi. Bu ilgisizlik nasıl şey. İşte biz anlattık dedik ki; “Nedeni var. Çünkü o zaman fizik öğretmenleri az ücret alırlardı ve böyle özel dershaneler yoktu, onun için ele geçen ücret az bir şeydi. Bunu bildikleri için, öğrenciler fizikçi olmak istemiyorlar” dedik. Başka da bir yolu yok, fizik öğretmeni olacak onu istemiyorlar. “Siz bir şey yapmıyor musunuz?” dedi. “Biz bunu beğenmiyoruz, ama buna alıştık. Ne yapalım böyle işte, bu böyle devam ediyor” dedik. Hiç sesini çıkarmadı. Sonra bir 15 gün sonra geldi bizi çağırdı, “Ben çaresini buldum” dedi. “Ne buldun?” dedik. “Öğrencilerin sayısını arttırmanın yolunu buldum” dedi. “Ne yapacaksın?” dedik. “Almanya’da, fizik öğretmenliğinden başka, teknik fizikçi diye bir unvan vardır ve o teknik fizikçiler diploma aldıktan sonra sanayide çalışırlar. Bunlar çok itibarlı insanlardır. Sanayinin bütün yeni girişimlerinde bu teknik fizikçilere iş verilir. Bunu bildiklerinden, bu diplomayı almak için gelirler. Tabi ayrıca fiziğe gelenler de var. Türkiye’de de aynı şeyi yapalım. Öğrendim ki, sizde teknik fizikçi demek yetmez mühendis sözü çok etkili onun için Fizik Mühendisi. Fizik Mühendisi diye bir diploma kuralım ve o suretle biz öğrenci sayısını arttırırız” dedi.

Bizim hoşumuza gitti bu. İşte o zaman, Hayri Döner vardı Enstitü Müdürü, ona söyledik. O da çok dikkatli bir insandı, “Düşünelim” filan dedi ama, onun da aklı yattı. Neyse uzun lafın kısası, sonunda bu gerçekleşti ve hakikaten Fizik Mühendisliği açılınca fakülteye pek çok fizik öğrencisi geldi. Onların pek çoğu değerli fizikçiler oldular, bilim insanları oldular ve Türkiye’de devam eden bir meslek ortaya çıktı.

Alman profesör, “Durum böyle ne yapalım? Yapacak bir şey yok. Biz buna alıştık, böyle yaşıyoruz” dememizi kabul etmedi. Eğer bu sonucu beğenmiyorsanız, nedenini de biliyorsunuz, bu nedeni değiştirin, başka bir şey yapın, sonuç da o zaman değişir. Bu anlayış on da vardı ve biz o zaman üniversite öğretim asistanı veya üyesi olmamıza rağmen, bu düşünce aklımıza gelmişti, ama buna cesaret edememiştik. Yani, “Bu bir yeni yoldur, bunu kabul etmezler, şimdi buna girişmeyelim” diye çekinmiştik, ama o çekinmedi. Çünkü kadercilik on da yoktu, ben öyle yorumluyorum. Bu sonucu beğenmiyorsam, değiştirecek bir şey yapmalıyım. Gençlere bunu söylüyorum, bu genellikle doğru. Neden-sonuç ilişkisi yaşamda en geçerli olan ilişki. Bazen diyorlar ki; kontür mekaniği olasılıklar meydana çıkardı, onun için neden-sonuç o kadar doğru, o kadar geçerli değil, o yanlış pekala geçerli. Kontür mekaniğinde de her olayın bir nedeni var, ama sonuca olasılıklarla gidiyor. Onun için fizikte, kimyada, biyolojide, sosyal bilimlerde, siyasette her yerde sonuçların nedenleri var. Onun için neden-sonuçları beğenmiyorsanız, yapacağınız şey, nedenleri değiştirmek.

Son zamanlarda Türkiye’de bu anlayış oldukça gelişti. Sivil toplum örgütleri bunu yapıyorlar, sivil toplum örgütleri beğenmedikleri bir sonucu değiştirmek için bir araya geliyorlar,uğraşıyorlar, bazen yapıyorlar, bazen yapamıyorlar, ama bu anlayış batı demokrasilerinde çok yaygın bir anlayış. Beğenmediğiniz bir toplumsal sonucu düzeltmek için, nedenleri değiştirecek bir yola girin, örgütlenin, uğraşın bir sonuç alırsınız. Çabuk olmaz ama bir gün olur. Boş durmayın, kendi haline bırakmayın. İşte bu anlayış, bence Galileo’nun 1600’lü yıllarda yaptığı buluşları anlatmasından, onların propagandasını yapmasından, onun Batı Avrupa’yı bütünüyle etkilemesinden ortaya çıkan bir yaklaşım. Bunu Batı Avrupa’daki siyasetçilerde de görüyoruz. Batı Avrupa’daki siyasetçilerde; ben onlarla konuştuğum zamanlarda görürdüm, siyasal konular yıllarca aynı konu tartışılmıyor. Bir konu çıkıyor, tartışılıyor. Bu iktidar, muhalefet lehinde, aleyhinde bir sene iki sene üç sene sonunda bir yere varılıyor. Bizde, mesela üniversite yasası yıllardır tartışılıyor, çünkü tartışanlar, (ben üniversiteliler için söylemiyorum, burada siyaset işin içine giriyor) iki parti karşı karşıya geldiği zaman konuyu bırakıyor, (ben de içinde bulunduğum için, kendimi de eleştirerek söyleyeyim) konuyu bırakıyor, “sen bunu söyleyecek insan değilsin, çünkü sen vaktiyle şunu yaptın. Senin bundan sonra ne yapacağına kimse inanmaz” diyor, tabi o da cevap veriyor. “Sen benden daha fenasını yaptın” diyor. O zaman konu unutuluyor. Konu bir tarafa bırakılıyor, karşılıklı kim daha geçmişte iyi çalıştı onu göstermek yarışına dönüşüyor iş. Bir taraf kazanıyor belki ama, konu unutuluyor. Ama tabi konu duruyor, gene tekrar geliyor. O zaman başka partiler çıkıyorlar, onlar ele alıyorlar. Onlar da bu defa tam ele alacakken, gene kişisel meseleler işimize karışıyor.

Bakın bu anlayış, duygusal yaklaşım, Batıda yok. Ben öyle sanıyorum ki; bu 16’ncı ve 17’nci yüzyıldaki bilimsel devrim, bu anlayışı ortadan kaldırdı. Bir sonuca varmak istiyorsanız mantıklı düşünmek zorundasınız. Duygusal düşünerek bir yere varamazsınız. Hoşunuza gider kavga edersiniz, belki karşı tarafı yenersiniz, ama mantıklı davranmazsanız sonuca gidemezsiniz. Sorunu çözemezsiniz. Bu anlayış işte Batıda var. Bu anlayış bize tam manasıyla daha gelmedi. Uğraşıyoruz gelsin diye, demokrasi de bunun en iyi yolu. Bize bunu getirecek bir gün, ama tabi hala gelmedi. Son olarak şunu söyleyerek bitireyim, kamuoyunda kaderciliğin veya siyasettekinin akisine işte, bu Bacon’ın söylediği meseleyi tam algılamakla oluyor. Yani insanın gücüyle, insanın bilgisi örtüşür. Bakın bu stratejik anlamı olan bir söz. Bilgiyle gücün örtüşmesi demek, güçlü olmak istiyorsanız, yeni bilgi sahibi olmalısınız. Gerçek gücü veren şey, yeni bilgidir. Herkesin bildiğini öğrenmekle herkesten güçlü olamazsınız. Başkalarından daha güçlü olmak istiyorsanız, onların bilmediği şeyi sizin üretmeniz gerekir. Bilgi bu şekilde stratejik bir eşyadır, bir maldır, stratejik bir varlıktır. Ülkenin stratejisine ağırlık koyan şeyler ülkenin toprağı, ülkenin insanları, ülkenin denizi, havası, madenleri, doğal kaynakları, halkının kahramanlığı, ama onlarla birlikte halkının ürettiği yeni bilgi. Bu esas başka ülkelerle yarışma da ister, ekonomik yarışma ister, silahlı yarışma, savaşma. Orada asıl üstünlüğü veren şey yeni bilgidir. Yeni bilgi üretmeyi bilmek ve onu yapmaktır. Şimdi bu şekilde kamuoyumuzda bir anlayış yok, siyasetçilerimizde bu anlayış yok. Hala siyasetçilerimizdeki anlayış, “Bilim çok iyidir, güzel bir şeydir.” Bilim insanları parlak insanlardır, onlar çalışmalıdır, araştırma yapmalıdır. O araştırmalarla bizi dünyada önemli devlet olarak gösterirler. Ama ne kadar paramız varsa, o kadar da araştırma yaparlar. Paramız oldukça veririz. Çünkü araştırma yapmak para sarf eder, ama doğru değil bu. Araştırma yapmak yeni bilgi ürettiği için aslında parayı arttırır, yeni varlık getirir. Gelir getiren bir şeydir. Yani biz bilimi paramız olduğu zaman yapacağız değil, biz bilim yaptığımız için paramız artacak. Bilime böyle yaklaşmak gerekir. Bacon’ın söylediği bu.

Güçle bilgilerin örtüşmesi demek, “Daha güçlü olmak istiyorsanız bilginizi arttırın” demek, “Daha zengin olmak istiyorsanız bilginizi arttırın” demek. Bu anlayış henüz siyasetçilerimizde yok. Ben de Bakanken uğraştım uğraştım TÜBİTAK’ın parasını biraz arttırabildim, ama işte o kadar. Ama bu meşhur %1 oranı araştırma, geliştirmeye ayrılan payın, Milli Gelirin bugün binde 6’sı. 30 sene evvel binde 3’üydü. 30 senede binde 3’ten, binde 6’ya yükseldi. İyi ama, çok yavaş bu yükseliş. %1’e varacağız diye her hükümet benim siyasal olayları izlemeye başladığım 1950’li yıllardan beri, her hükümet bunu söylüyor. Özellikle 60’dan beri öğrenildi her hükümet programında, “Araştırma geliştirmeye ayrılan ödeneği milli gelirin %1’ine çıkaracağız” diye vardır, her hükümet programında var. Ama bu yapılamıyor, ancak böyle çok yavaş ilerleniyor. Çünkü her bütçe bölünmesinde mevcut ihtiyaçlar ele alınıyor, onlar paylaşıldığında, işte ne kalırsa o bilime gidiyor. Yahut üniversitelere gidiyor, ama önce üniversitelere verelim para, araştırmaya verelim para, ondan sonra öbür ihtiyaçlara bakalım. Çünkü oraya verdiğimiz paradan bize geri para gelecek. O gelirimizi arttıracak, ekonomimizi güçlendirecek, ülkeyi daha varlıklı yapacak, bu anlayış hala yok. İşte o anlayış Bacon’ın anlayışı. Bilgiyle gücün örtüşmesi demek, o demek. Onu biz tam manasıyla anlamış değiliz, tabi onu anlatmak üniversitelere düşüyor, gençlere düşüyor, yazarlara düşüyor. Önce kendilerinin inanması gerekiyor, sonra başkalarını inandırması gerekiyor. Kendilerinin inanması gerekiyor. Gençlere sesleneyim gene; bilim tarihinde bir yerde okumuştum, Osmanlı döneminde niye bilim ilerlemedi meselesini açıklayan bilim tarihçilerinden biri şunu söylüyor;

“Gördüm ki, Doğuda bilim insanlarının da, kamuoyunun da yaygın konusu olan bilim, araştırma yapmak, bilimle uğraşmak bir zevk meselesidir, bir kişisel takdir meselesidir. (Bu, topluma fazla yarar getirmez, buna fazla para vermeyin) gibi yaygın anlayıştan o kadar etkileniyorlar ki, kendileri ortaya çıkıp cesaretle projelerini savunmuyorlar. (Buraya vereceğiniz para israf değildir, buraya vereceğiniz para devlete geri gelecektir.) Bunu böyle cesaretle söylemiyorlar. Karşılarındaki siyasetçiler, (Canım işte bu kadar paramız var. Bu sene daha fazla veremeyiz. Halkın halini görüyorsunuz, bu fakir insanlar, bu kadar araştırmayı nasıl destekleyecek) dedikleri zaman, “Galiba, hakkınız var, bekleyelim, daha zengin olalım o zaman bu araştırmaya gireriz) havasına giriyorlar. Yani bilim insanları da bilimin ilerlemesi için gerektirdiği ödeneği almak için, canla başla inanarak uğraşmıyorlar.”

Bu bana yanlış görünmedi, çünkü ben de zaman zaman bu ruh haline düştüğümüzü biliyorum. “Doğru, hakkınız var, şimdi bekleyelim” diye. Ama bunu bizim söylemeye hakkımız yok. Biz bilim insanı olarak istemek, tabi projemiz doğru ise, inanıyorsak, onun gerçekleşeceğine ve önemli yararlar getireceğine, herhangi bir şekilde onu cesaretle istemeliyiz. Karşıdakilerin “Bu fakir milletin parasına yazıktır” demesine hiç aldırmadan o projeyi savunmalıyız, çünkü o bizim görevimiz. Para yoksa, vermezlerse başka, ama biz onu istemeliyiz. Bizim görevimiz onu söylemektir, ona inanmaktır ve bunu istemektir.

Bölük pörçük bunları size anlattım tekrar edeyim, bilimsel devrim çok önemlidir ve ülkemizde hala tam alışılamamıştır, ama gittikçe anlaşılıyor. Gençlere başlıca söyleyeceğim şey; siz 4’üncü kuşaksınız şimdi. Karşımda gördüğüm gençler, ben kendimi 2’nci Cumhuriyet kuşağından varsayıyorum. Hocalarım, arkadaşlarım da öyle. 2’nci kuşakla beraberim. 3’ncü kuşak bizim öğrencilerimizdi, şimdi gördüğüm 4’üncü kuşak, bizim öğrencilerimizin öğrencileri. 4’üncü kuşağın bir Nobel ödülü almaması için hiçbir neden yok. Daha evvelki kuşakların bir takım nedenleri vardı, bir takım mazeretleri vardı. İşte, “Henüz daha alt yapı tamam değil, işte bizim vaktimiz yok, ancak ders veriyoruz, paramız yok, aletimiz yok.” Şimdi 4’üncü kuşağın böyle bir özrü yok. 4’üncü kuşak iradesiyle, isteğiyle, enerjisiyle bize en büyük buluşları yapacak durumda. Bunu yapacağınıza inanıyorum. Gücünüz var, bilginiz var, yeteneğiniz var. Tabi herkes yapmayacak, ama aranızda yapacaklar çıkacak. Aranızda bunu yapacaklara herkes yardım etmeli, onlar bu işten korkmamalılar ve sonuna kadar uğraşmalılar. Size bu yolda engin başarılar diliyorum, hepinize mutluluk diliyorum, başarılar diliyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum.

Sorularınız varsa, cevap vermeye hazırım. Hep ben konuşmuş olmayayım.

-SORU: Bilim devrimi tarihi hakkında bize bilgi verdiniz, teşekkürler, ufkumuz genişledi. Bilimsel üretim yapan üniversitelere mevcut hükümetimizin bakış açısını değerlendirebilir misiniz?

PROF.DR. ERDAL İNÖNÜ: Ben siyasette değilim biliyorsunuz, ama tabi fikrimi söyleyeyim. Ben daha genel, daha geniş bir perspektiften bakıyorum; herhalde yaşımın getirdiği bir sonuç bu. Üniversiteler geçmiş dönemlerde de zaman zaman sıkıntılı dönemler geçirdiler. Hükümetlerden para, ödenek alamadılar veya yanlış atamalar yapıldı. Ama bütün bunları aşarak üniversiteler ilerlemeye devam ettiler ve bugün vardıkları noktada işte Batı üniversiteleriyle eş noktada. Sadece daha çok insana daha çok paraya ihtiyaçları var. Bu hükümetin bunu anlamadığını görüyoruz. Henüz anlamadılar, ama anlayacaklardır diye düşünüyorum. Kolay değil bunu anlamak. Mesela TÜBİTAK'ın başına gelene bakıyorum. TÜBİTAK özerk bir kuruluş olarak kuruldu, Çünkü bilimsel araştırma yapanların ancak kendi fikirleriyle özgür çalışmaları sağlanırsa sonuç alınıyor. Onlara bir yol, bir yön, bir hedef gösterip illaki şöyle çalışacaksın diye zorlamak sonuç vermiyor. Bunun da yolu, onları özerk bir yönetimde bırakmak. Bu öğrenildiği için, Türkiye’de TÜBİTAK önemli mesafeler kaydetti, çok faydalı oldu, olmaya devam ediyor. Ama zaman zaman bunu anlamayanlar çıkıyor. Çünkü siz, yeni bir hükümet üyesiyseniz, bunu anlamayabilirsiniz. Size diyorlar ki, “Bu kuruluşun başkanı değişmiş, yeni başkan şuymuş, o’nu siz kabul edip Cumhurbaşkanı’na onay için göndereceksiniz.” O zaman hükümet üyesi diyebilir ki; “Ne demek? O bana bağlı bir kuruluş, benim yetkim yok mu, ben istediğimi oraya atayamıyor muyum?”, “Yok efendim yasa böyle yasaya göre siz ancak o kurulun seçtiğini Cumhurbaşkanı’na götüreceksiniz.”,”Bu nasıl şey? Ben hükümetin başı değil miyim? İstediğimi yaparım, böyle şey olmaz” demek içinizden gelen bir ilk tepkidir. Eğer bilmiyorsanız ne olduğunu. Çünkü yasa öyle, böyle, yaptığınız zaman siz istediğinizi atarsınız. O istediğiniz, bilim açısından en iyisi olmayabilir, sonra o size bakar; “Ne yapayım?” diye.

Özgür çalışmaz, o zaman da verimli araştırma yapılmaz. Bu böyle olduğu için, yasayı böyle yaptılar. Bunu böyle anlamazsanız, o zaman siz kendiniz atamaya kalkarsınız, tabi, yanlış olduğunu birden bire anlamazsınız, anlasanız da değiştiremezsiniz. Böyle uzun bir yanlış yola girersiniz. Ama, eninde sonunda sağlam bir yola varırsınız. Çünkü Galileo bunu 16’ncı,17’nci yüzyılda halletti. Yani bilim yaparak bilimin bir tek yolu var. Evreni anlamanın yolu, bilim yapmaktır; gözlem ve deneyle özgür olarak.

Buna karşı çıkarsanız, sadece siz hüsrana uğrarsınız. O bakımdan, tabi ben şimdi görevde değilim, onun için rahat konuşuyorum. Siz görevdesiniz sıkıntıyı çekiyorsunuz ve bu yanlışlar size dokunuyor. Ama bunlardan dönülecektir. Dönülmezse seçimden sonra dönülecektir, yani bu çıkmaz bir yoldur. Yüzyılların getirdiği bilgiyi yok saymak olmaz. Bilgi kendini gösterir. Gerçeğin eninde sonunda meydana çıkmak gibi bir huyu vardır. O huy, kendini gösterecektir, ama biraz zaman alır tabi.

Zamanı kısaltmanın yolu, üniversitelerimizin şimdi yaptıkları gibi, Rektörlerin anlatmaya çalışmaları, mesafe almaları. Tabi siyasetçilerin de dikkatli olmaları, etrafa bakmaları, geçmişi öğrenmeleri ve soğukkanlılıkla düşünmeleri, kendilerine her yapılan itirazın siyasal bir itiraz olduğunu sanmamaları, işin mahiyetini öğrenmeye çalışmaları, bu şekilde bir sağlam sonuca varılacaktır. Şimdi oraya varmış değiliz henüz. Şimdi bir anlamda kritik aşamadayız. Yanlışlar yapılma aşamasındayız, ama elbet bunlar bitecektir. Çünkü yanlış yoldan bir sonuç alınmaz. Ben buna bakıyorum. Kişilere girmek istemiyorum, “Ülke olarak bu aşamaları artık aşabileceğiz” diye düşünüyorum.

SORU: Her şeyden önce, bizi sizinle karşılaştıran sayın Rektörümüze çok teşekkür ediyorum. Benim sorum şu olacak; Bilim devrimi üzerine baktığımız zaman, 17’nci yüzyıl Avrupa biliminde, bilimin oluşmasına en büyük etkenin sanat ve edebiyatta olduğu görülmekte. Çünkü Rönesans’ın bilime etkisi, Aristoteles’nun politikasından meydana gelmiştir. Şiir sanatıyla birlikte oluşmakta ve bu sanatla birlikte aydınlanma çağının ortaya çıkmasından sonra, mitolojik fen okulunun oluşması, aydınlanma çağının üstünde büyük bir etkisi olmakta. Bu da Orta Çağ’daki skolastik düşüncenin tamamıyla yıkılması demek. Aydınlanma çağında, özgür düşünce ortamının oluşmasında etkisi olan edebiyat ve sanatın, bilime ne gibi etkisi olmuştur? Sorum bu teşekkür ederim.

PROF. DR. ERDAL İNÖNÜ: Teşekkür ederim. Çok etkisi olmuştur. İşte anlatmaya çalıştım, Rönesans öncesi hümanistler, mesela Dante. Dante 13’üncü yüzyılda yaşamış. Ondan sonra mahkemeyle, siyasetle ilgili kitabı. İşte Cervantes’in meşhur Don Quixote’u. Bunlar edebiyatta yeni fikirler getiren kitaplar, Batı edebiyatına yeni fikirler getiriyor, yeni açılımlar getiriyor. Sonra sanatta önemli açılımlar oluyor. Leonardo Da Vinci’nin yaptığı eserlerde önemli bir bilim yaklaşımı var. Onlar insan vücudunun resmini yapmak için, anatomisini inceliyorlar. İşte Vesalius, anatomi kitabı yazıyor, ama işte aynı tarihlerde, yani o zamana kadar Galenos’un getirdiği tıpta anatomi yok. Hayvanların anatomisiyle uğraşmış, fakat insanların anatomisiyle uğraşmamış. Onun için, bir takım basit yanlışları var. Sanatçılar bilim insanlarından önce bu yanlışları fark etmişler. Hiç olmazsa anatomiyi, insan vücudunu görerek resmini yapmışlar. Sonra mimarlar, ressamlar perspektifi incelemişler. Matematik perspektifi incelemişler, geometri incelemişler. Resimlerde üç boyutlu anlayışa varmak için.

O bakımdan, Rönesans’ın bilime büyük katkısı vardır. Rönesans sanatçılarının bir kısmı bilim insanı gibi çalışmışlardır. Türkiye’de de sanatla bilimin ilişkisi olması gerekir, ama kültürden gelen bir eksiklikle 16’ncı, 17’nci yüzyıldan sonra hem sanatta, hem bilimde, Osmanlı alemi kendi içine kapalı kalmış. Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” isimli kitabında, resim için bunu çok güzel anlatıyor. O, zannediyorum incelemiş, öyle anlatıyor. O zamanki bir nakkaşın, ünlü bir nakkaşın minyatürünü yapıyor. İtalya’ya gidiyor, orada İtalyan ressamlarının insan resmini tıpkı insan gibi üç boyutlu yaptıklarını görüyor, “Keşke biz de böyle yapsak” diyor, “Bende de böyle yapacak düşüm var, ama bizim dinimiz buna izin vermiyor” diye, böyle büyük bir ikileme düşüyor. Sanatını burada gördüğü gibi mi yapsın, yoksa dinin, geleneğin gerektirdiği şekilde mi yapsın? Sonunda geleneğine bağlı kalıyor. Keşke bizim sanatçılarımız o zamanda o işe girselerdi, o zaman beraber ilerlenirdi.

Sanatta bilimin büyük bir etkisi var kuşkusuz. Ama şimdi, artık onlar geçti, yani, “Eskiler söylenecek, hep öyle olacağız” anlamı çıkarmayın. Biz, işte Cumhuriyet’ten beri yeni bir dünyanın kültür aşamasındayız. Bunu da şimdi son noktasına getiriyoruz. Bunu siz yapacaksınız.

SORU: Bahsettiğiniz devirgen yapı içerisinde Avrupa’nın neden bu kadar ileri olduğunu çok güzel özetlediniz. Belki bölük pörçük biliyorduk ama, toplu olarak sizin sunmanız bazı şeylerin oturmasını sağladı. Fakat sürekli ülkemize bakmamız gerekiyor, çünkü geride olduğumuz bir gerçek. 100 yıl -150 yıl, bunlar hikaye; net olarak bunu kimse ortaya çıkaramaz. Biliyoruz ki; ülkemizde artık alttan gelen bir zorlamayla, yukarıya baskıyla, bilimsel gerçekleri yakalayan bir gelişmenin olanağı çok gözükmüyor. “Gerçek mutlaka ortaya çıkacak” dediniz, çok doğru. Ancak, çok geç çıkacak gibi. Çünkü siyasal tarihimizi incelersek, siz daha iyi biliyorsunuz, kesinlikle bu neden-sonuç ilişkisini özümlemiş, nedenini, sonucunu, teorisini, pratiğini gören insanlar tarafından yönetilmedik biz.
Böyle yönetenleri bulduğumuzda da kaybettik. Dolayısıyla Avrupa’yla yönetimsel anlamda siyasal düşünce olabilir. Sizin bu konuda Türkiye’ye üretebileceğiniz pratik bir çözüm, bilim adamlarının; sosyal yönde gelişmiş bilim adamlarının, ülkeyi yönetmesi ve ülke yönetiminde onların değerinin bilinmesi, bilinmediklerini anlayanların da gitmemesi, geri dönmesini nasıl değerlendirirsiniz?

PROF. DR. ERDAL İNÖNÜ: Bu söylediğiniz demokrasi içinde ilerlemenin zorluğunu anlatan sözler. Cumhuriyetin getirdiği devrimler, çağdaşlaşma atılımları, bir direnişe uğramadan ilerliyordu. Ama sonra demokrasiye geçme zamanı geldi. Çünkü çağdaş dünyada kendini bilen insanların yönetim şekli demokrasi. İnsanlara aynı ağırlığı vermek, fikirlerini söylemelerine olanak vermek, ülke yönetimine katmak, bir ülkenin tıpkı bağımsız olması kadar önemli dünyada. Ona girdik. Ama demokrasiye girince onun getirdiği bir takım üstünlükler ve zorluklar var. Üstünlük herkesi yönetime katıyor, özgürlük getiriyor, fikir özgürlüğü getiriyor, ama zorluk da o özgürlük içinde, yanlış fikirlerde gelişme fırsatı buluyor. Örgütleniyor, devam ediyor, siyasallık kazanıyor ve ortaya çıkıyor, mücadele ediyor.

Bu demokrasinin, fikir özgürlüğünün kaçınılmaz bir sonucu. Ondan korkmadan, onu yenecek mücadeleyi sürdürmek gerekiyor. İzleyeceğiniz zorluklar sonra kendini gösteriyor. Ülkemizde geçmişten gelen, hala işte dine bağlı bir eğitim ve dine bağlı bir dünya felsefesi peşinde olanlar var. Koyu çoğunlukta değiller. Çoğunlukta olmadıkları gibi, bunun yolunun geçerli olmadığı da deneylerde ortaya çıktı. Bu bakımdan uzun evrimde kazanma şansları yok, ama kısa evrimde siyasal güç kazanıyorlar ve bu siyasal güç sayesinde militan insan yetiştirerek yerel üstünlükler sağlayabiliyorlar. Bunları, demokrasinin getirdiği kaçınılmaz zorluklar diye görüyorum. Bunları uğraşıp geçeceğiz ve geçtiğimiz zaman Türkiye, bütünüyle çağdaş fikirleri geliştirmiş, yeniliğe açık bir ülke olacak, hem de ilerlemiş olacağız. Hem varlığımız artmış olacak, hem de fikrimiz istenilen olgunluğa ulaşmış olacak. Özgür, fakat sorumlu, bilime, akla dayanan insanlar olacağız. Duygularımız azalmayacak, aynı duygular yine bulunacak, fakat o duygular bizi yanlış yollara sevk etmeyecek. Bunun başka bir yolu da yok. Yani öteki alternatif bir kapalı rejime geçmek ve inandığımız, bilimin gösterdiği yol dediğimiz yolda zorla da gitse idare etmek o insanlara bir geçici üstünlük veriyor, fakat fikirlerini değiştirmiyor. Sizin zorunuzla giden insanlar, hep akıllarında “Ben olsam başka türlü yapardım” fikrini koruyorlar. Onun için, o insanlara o yolun yanlış olduğunu öğretmekten başka yol yok. Demokrasi; herkesin özgürce davranarak, deneyerek, sağlam yollarda birleşmesi. Zor bir şey ama, bunu batının ülkeleri yaşamışlar. Laiklik; örneğin işte Galileo, laik eğitimin bence esaslarını söylemiş. Ondan önce hukuk alanında laikliği Batı Avrupa’da, Orta Avrupa’da isteyenler var. Daha 13’üncü yüzyılda bunlar söylenmeye başlamış ve o zaman daha hukuk alanında din ile devleti birbirinden ayırmaya başlamışlar.

Mesela Dante’nin ünlü İlahi Komedyası’nda böyle cümleler var. Papaya çıkışıyor Dante, cennetteki birilerini konuşturarak. “Papa’nın sitelerin yönetimine karışması yanlıştır yapmamalı. Papa yalnız dine karışsın, sitelerin yönetimi sizlere bırakılsın” diye anlatılıyor. Laik yönetimi anlatıyor. Laik eğitim, Aydınlanma Çağı’ndan sonra yaygınlaşıyor. Bizde öyle olmadı. Bizde laik eğitimi Cumhuriyet yasaları getirdi. Ondan evvel başlamıştı, ama büyük ölçüde değil. Tamamıyla eğitim birliği Cumhuriyet ile geldi. Cumhuriyet, bize hem hukuk alanında, hem eğitim alanında laikliği getirdi. Osmanlılar da başlamıştı ama, böyle bir şey gelmemişti. Dolayısıyla biz çok çabuk buraya vardık.

Batıda, siyasette dinin bir koz olarak kullanılmaması ancak 20’nci yüzyılda oldu. Ben hatırlarım; Hollanda’da bir siyasetçiyle konuşuyordum, o da Türkiye’deki zorlukları soruyordu. Ben de anlatıyordum; işte bizim için dinsiz diye propaganda yapıyorlar karşımızdaki partiler. Biz de dinsiz olmadığımızı anlatamıyoruz. Çünkü Sosyal Demokrasi, herkese özgürlük veriyor, baskı yok, anlatamıyoruz. O da gülmüştü, “Evet bizde de aynı şekilde” demişti. O Sosyal Demokrat bir siyasetçiydi.

Dinin aleyhimize kullanılmasından ancak bu yüzyılda kurtulduk. Ondan evvel bize de “Dinsiz parti” diye propaganda yaparlardı ve o zaman biz kaybederdik seçimi. Ama artık öyle bir şey yok. Artık batıdaki Hıristiyan Demokrat Parti’yle, Sosyal Demokrat Parti arasında din açısından bir fark yok. İkisi de aynı şekilde değerlendiriliyorlar. Ancak siyasal konularda fark oluyor, ama Türkiye’de dinde bir siyasal güç olarak kullanılıyor. Ama işte bu, Türkiye’de yeni olduğu için, Cumhuriyet ile beraber geldiği için, laiklik henüz daha anlaşılmış değil tam anlamıyla. Bunu anlatmak için zamandan başka bir olanak yok. O zamanı demokrasi içinde geçirmek en doğrusu. Uğraşarak, fikirlerimizi söyleyerek.

SORU: Öncelikle üniversitemize geldiğiniz için gerçekten teşekkür ederim. Bu olanağı sağlayan Sayın Rektörümüze, emeği olan herkese teşekkür ediyoruz. Benim sorum iki yönlü. Sizin bilim adamı kimliğiniz yanında siyasetçi kimliğinizi de herkes biliyor. Son dönemler içerisinde, üniversitelerle ilgili olarak, hayatın her alanında belirli bir saldırı söz konusu. Siyasi gücü ellerinde bulunduran insanlar, üniversitelerle çok da barışık değil. Bu anlamda üniversitelerin, özgür, bilimsel araştırma yapabilmeleri için, en azından mali özerkliklerinin olması gerekiyor. Yani her türlü çalışmanın yapılabilmesi için beklentilerden bir tanesi de üniversitenin mali özerkliğinin sağlanmasıdır. Bırakın üniversitelerin mali özerkliğinin sağlanmasını, son 2002-2003 yılı içerisindeki bütçede üniversitelerin bir çok konuda gelirleri kısıtlandığı gibi, çalışma yapamayacak hale getirildiler. Döner sermayesi olan üniversiteleri hareket edemeyecek hale getirdiler. Sorum şu:
1)Toplumda üniversitelerle ilgili olarak böyle bir yaklaşımın olduğu ve her türlü sıkıntıların, her türlü çeşitli eylemlerin ayırıcı olarak gelişmesinde katalizör görevi gören davranış ve tavırların olduğu bir dönemde, sivil toplum örgütleri üniversitelere yeterli ölçüde sahip çıktı mı?
2)Siyasetçi kimliğiniz ve bilim adamı kimliğinizle birlikte, siz üniversitelerle ilgili yaşanan son dönemler içerisinde bu konuyla ilgili olarak anti tavır koyduğunuzu düşünüyor musunuz?

PROF. DR.ERDAL İNÖNÜ: Önce son sorunuza cevap vereyim. Hayır, ben siyasetten ayrıldıktan sonra, özellikle 95’te milletvekili seçime tekrar girmedim. Ondan sonra siyasal demeçler vermedim. Güncel siyasal gelişmeleri değerlendiren fikirlerimi söylemedim. Bunu yapmadım, çünkü ben siyasette değilsem eğer, mevcut partinin yaptıklarına karışmayı gereksiz görüyorum. Yanlış anlaşılacak bir konu gibi görüyorum.

Anılarıma yazıyorum, orada görüşlerimi anlatıyorum. Siyaset konularla ilgili söylüyorum, ama güncel konularda, “Şu insan, şunu yapmıştır” demek, bana doğru görünmüyor, siyasette olmadığım için. Fikir olarak da eleştiririm, kişileri eleştirmek bana tuhaf görünüyor siyasette değilim diye. O bakımdan, üniversitelerdeki gelişmelerle ilgili olarak bir şey söylemedim. Ama işte biraz evvel söylediğim gibi, sağlıklı bir gelişmenin olacağına inanıyorum, bekliyorum. Tabi sorarlarsa söylüyorum, ama kişi olarak tavır almak istemedim. Çünkü o zaman siyasetten ayrıldığım kabul edilmiyor. Öyle bir şey yaparsam, derhal bir siyasetçi kişi cevap veriyor. Basın benden cevap bekliyor. İşte böyle böyle o cevaplar birbirini takip ediyor ve gene siyasette kalıyorsunuz, ama fiilen değilsiniz siyasette, o zaman yanlış bir konumda oluyorsunuz.

Sadece, bir şey yapmadan bir şey konuşmak haline dönüşüyor ve yapmak istediğim şeyi yapamıyorum. Tabi o zaman başka bir şey yapmaya çalışıyorum, onu yapamıyorum. Onun için bence bu doğru değil, batıda yerleşik demokrasilerde bunu görüyorsunuz. Siyasette ileri mevkilere gelen bir insan, Genel Başkan olmuş mesela Almanya’da. Sosyal Demokrat Partiler, benim ilgilendiğim senelerde 3-4 tane Genel Başkan değişti. Onlar Genel Başkanlığı bıraktıktan sonra artık isimleri duyulmadı. Bazıları üniversiteye döndüler, bazıları özel sektörde görevler aldılar. Ama demeçler vermiyorlar, bunu yapacak başkaları var. Yani meslekler ayrılıyor birbirinden. Siyaset de bir meslek, bunun içindeyken konuşuyorsunuz, ayrıldığınız zaman artık yazarsınız anılarınızı, ama o başka bir şey. Mevcut siyasetle ilgili konuşmak, gereksiz siyasetçi olarak devam ettirmek oluyor. Burada iki meslek bir arada olmuyor.

Üniversiteleri bu durumda görüyorum ve üzülüyorum. Üniversiteler bu sıkıntılara düşmemeliler. Bir defa ekonomik bir sıkıntı var. Bu bütün ülkenin üzerindeki bir sıkıntı. Bundan hala tam manasıyla çıkmış değiliz. Geçmişteki yanlışların faturasını tamir ediyoruz. Onun için de üniversite anlayışı bugünkü hükümette yeteri kadar yok. Dediğim gibi, bu işi bilmiyorlar, işte yanlış temellerden başladılar. Bu mücadeleyi üniversiteler yapıyorlar. Ben bütün rektörlere başarılar diliyorum bu konuda. İnanıyorum ki; iyi bir sonuca varacaklar, çünkü gerçek onların tarafında.

Şu fikrimi de söyleyeyim; biraz mübalağa ettiğimize inandım sonunda. İşte, dediğim gibi belki 50 senedir, Üniversite Yasası Cumhuriyet Halk Partisi zamanında çıkmıştı. 1524 mü, 44 mü ne bir yasa var. O yasa ilk defa özerklik getirdi üniversitelere. 1946 filandı galiba, Halk Partisi iktidardayken çıkmıştı. O yıllarca devam etti. Ondan sonra işte 1960’dan sonra Anayasa’da değişiklikler oldu. Sonra sık sık değişmemesi için öneriler yapıldı. Bu iyi bir şey değil, yani bu bir kültür meselesi aslında. İşte Bacon’ın söylediğim özdeyişini anlamak ve onu hatırlamak meselesi. Ve bilimin yaşamdaki yerini görmek meselesi. Türkiye’de hala olmayan bir şey var. Türkiye’de hiçbir bilim insanının yaptığı bir buluş, Türk toplumunun yaşamını değiştirmedi. Bizim yaşamımızı değiştiren bütün buluşlar bugüne kadar hep dışardan geldi. Orta Avrupa’dan geldi, Batı Avrupa’dan geldi, Amerika’dan geldi, Japonya’dan geldi. Yani teknik araçlar, otomobiliydi, telefonuydu, elektriğiydi, buhar makinesiydi, treniydi, ondan sonra bütün ilaçlar, tabi bütün yeni teknikler, mimarlıkta, şurada burada bütün buluşlar. Dolayısıyla bunları bilim insanları yaptılar. Bunlar batı toplumlarının yaşamını değiştirdi. Şimdi sizin toplum olarak yaşantınızı değiştirirse bir bilim insanı, o zaman bilime başka türlü bakıyorsunuz. O zaman bilime, birisinin zevki diye bakmıyorsunuz. Sizin yaşamınızı değiştiriyor, sizin evinizi daha iyi ısıtıyor, sizin otomobilinizi daha iyi çalıştıran bir benzin buluyor. Sizin ülkenizden biri bunu yaparsa, o ülkenin siyasetçisi olarak veya yazarı olarak başka türlü bakıyorsunuz bilime. Ülkemizde bu hala olmadı. Olmadığı için de bizim kültürümüz hala tam manasıyla yerleşmedi. Çok başarılı bilim insanlarımız var. Amerika’da başarılar kazanıyorlar, ödüller alıyorlar. Ama onlar henüz Türkiye’deki yaşantıyı değiştirmediler. Tabi tıpta ilerlemeler var, tıpta uygulanan buluşlar var, ama ufak bir yerde kalıyor. Böyle bir büyük toplumda bilimin asıl faydası böyle anlaşılıyor, bilim kültürü böyle oluşuyor. Şimdi o kültür bizde hala yok. Olmayınca, o zaman üniversite yasası nasıl işleyecek? Milletvekillerinin o günkü anlayışlarına göre ve siyasal eğilimlere göre şöyle veya böyle değiştiriliyor. Korkularına göre, özelliklerine göre değişiyor, ama bunların esas bilim kültürüyle ilgisi yok. O bilim kültürü Türkiye’de oluncaya kadar da öyle veya böyle değiştiriyoruz. Bundan da bir şey çıkmıyor. Bu değişiklikler eğer çok radikal değilse, üniversite yaşantısını çok bozmuyor. Gene üniversiteler bildiklerini devam ettirme adına çalışıyorlar ve iyi şeyler de yapıyorlar. O bakımdan çok önem vermiyorum yasanın son şeklinin şöyle veya böyle olmasına. Çünkü üniversitelerde yaşarken çeşitli yasalar gördüm, iyi yöneticiler gördüm, önemli buluş yapan insanlar gördüm ve onlar için yasaların ilginç olmadığını da gördüm. Onlar kendi yetenekleriyle, kendi buluşlarıyla devam ettiler, ediyorlar. Başka arkadaşlarım yasaları değiştiriyorlar. Ama, esas bilim kültürü ülkede yerleşmeden iyi bir yasa çıkmıyor. Yapılacak şey, mevcut yasayı aynı şekilde uygulamak. Şimdi tabi rektörler uğraşıyorlar. Başarılar diliyorum. Mümkün olduğu kadar mahsuru azaltsınlar. Mümkün olduğu kadar şimdikine benzeyen bir yasayla bu işi bitirelim, ondan sonra devam edelim. İlk yasa ancak dediğim bilim kültürü ülkede yerleştiği zaman, Millet Vekilleri, o anlayışa vardığı zaman ortaya çıkar. Buyurun Sayın Rektörüm.

PROF. DR. YALÇIN KEKEÇ (Ç.Ü REKTÖRÜ) : Sayın Bakanım, Sayın Hocam çok teşekkür ediyorum. sizi aramızda görmenin mutluluğunu üniversitem ve şahsım adına dile getirmek istiyorum. Tabi öncelikle arkadaşımın sözüne cevap vereyim. Bizler öğrenciyken ayrı, hoca iken ayrı düşünceye sahip olan insanlar olduğumuz sürece, bilim insanı olduğumuz zaman ayrı düşüncede siyaset insanı olduğumuz zaman ayrı düşüncede olduğumuz sürece, işimizin daha çok zor olduğunu düşünüyorum.

Ama kaldı ki; son zamanlarda üniversiteler üzerine değişik felsefeyle hücum edilen tavırlar, artık üniversite sorunlarının birer ülke sorunları olduğunu göstermiştir. Direkt Cumhuriyet ile ilgili ileriye dönük planlar vardır. Hiçbir yerde yoktur ki; felsefesi, hedefi, amacı olmayan bir yasa çıkartılsın. En son TÜBİTAK’la ilgili bir maddelik değişiklikle ilgili olan yasanın, felsefenin üniversiteler üzerinde ne gibi değişiklikler yapacağını anlamak mümkün. Ama benim sorum şu; en son yapılan bir maddelik TÜBİTAK değişikliğinin hangi amaca yönelik, hangi misyonu gören, hangi hedefe yönelik olduğunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Teşekkür ederim.

PROF. DR. ERDAL İNÖNÜ: Sanıyorum bu yönetim konusu. Başbakan, başkanı kendi seçmek istiyor. Kendi seçtiği başkan nasıl davranacak onu bilmiyorum. Onlar neler söyleyecek, onu bilmiyorum. Aklından geçen bir hedef var mı, onu da bilmiyorum. Tabi şu var sorunuzun arkasında. Laiklik ilkesi şimdiki hükümet tarafından iyice benimsendi mi, benimsenmedi mi? Bu belli değil. Şimdiki iktidar partisinin elemanları geçmişte açıkça laikliğe aykırı fikirler görüşünde. Sonradan “Biz değiştik” dediler ve öyle fikirleri Başbakan söylememeye çalışıyor, söylemiyor. Fakat hükümette onu söyleyenler gene var. Milli Eğitim Bakanı örneğin, iki türlü eğitimi savundu. “Dine dayalı eğitim, bilime dayalı eğitim beraber olabilirler” dedi. Bu vahim bir şey, laikliğe aykırı bir yaklaşım. Ne derecede buna inanıyor bilmiyorum. Sonra işte kadrolaşma hikayesi var. Dolayısıyla laikliğe aykırı bir davranışı bu hükümet yapacak mı yapmayacak mı? Bu belli değil. “Yapmayacağız” diyorlar. Başbakan, “Laik, sosyal, demokratik, hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti” diyor. Açıktan söylüyor. Ona bakarsanız yapmayacak böyle bir şey. Ama geçmişten gelen şüpheler devam ediyor. Çünkü onları devam ettiren fikirler de zaman zaman söyleniyor. Dolayısıyla bugün Türkiye’de siyasal hayatımızda böyle bir problem var, böyle bir sorun var.

Bugünkü iktidar, laikliği yasal olarak değilse bile fiilen ortadan kaldıracak mı, kaldırmayacak mı? O yola gidecek mi, gitmeyecek mi? Bunu kimse bilmiyor. Tabi bu şüphe özellikle öğretmenlere, öğreticilere, üniversitelilere büyük bir kaygı getiriyor. Hükümetin getirdiği her düzen değişikliği, her yasa değişikliğinde acaba, “Arkasında laikliği ortadan kaldıracak bir amaç var mı?” diye şüpheleniyoruz. Ve bu şüphe de ortadan kalkmaz, temel kaygı ortadan kalkmadığı için. Bir gün inanırsak ki; bu iktidar laikliğe aykırı bir şey yapmayacak, o zaman başka türlü disiplin yasal düzenlemelere bakılır. Oraya gelemedik onun için, bütün düzenlemelerde böyle bir kaygı var.

TÜBİTAK için de aynı kaygı var. Yeni gelecek insan, acaba ne doğrultuda bir yola getirecek TÜBİTAK’ı bilmiyoruz. Dediğim gibi, gerçek bu. Bunları açıkça söylüyorum, çünkü bunu herkes de biliyor. Onun çaresi de işte maalesef demokraside, ancak yaşayacak göreceğiz, bakalım bunlar yola girecek mi, girmeyecek mi? Bu hükümet girerse tabi çıkaramaz, çünkü Türkiye’de laiklik Başbakanın da söylediği gibi temel bir ilkedir bunu kimse değiştiremez. Değiştirmek isterse hüsrana uğrar, dolaylı yollardan değiştirmek isterse, boyuna zaman kaybederiz. Ama bir zamana ihtiyacımız var, göreceğiz bunları. O zamana kadar, bu değişiklikleri doğrudan doğruya mantıki alanda yanlışlarını söylemeye çalışıyoruz. Yani TÜBİTAK’ın özerk olması gerekir. Başkanı Başbakan atarsa özerk olamaz, onun için “Bu yanlıştır” diyoruz.

Üniversitelerin özerk olması önemlidir. Bir defa fikir olarak bilimsel özerklik şarttır, o olmadan üniversite olmaz. Yönetim özerkliği de bir ölçüde olmalıdır. Bunları bu şekilde savunarak ilerliyoruz, ama altında bir şüphemiz var. “Bunların arkasından acaba laikliğe aykırı davranış gelecek mi, gelmeyecek mi?” diye. Onu da zamanla göreceğiz. Tabi onu kabul etmiyoruz, ben böyle tarafsız konuşuyorum zannetmeyin, laikliğin ortadan kaldırılmasını hiçbir şekilde kabul edemem. Çünkü laiklik olmazsa özgür düşünce olmaz, olmazsa demokrasi olmaz, olmazsa yaşam yaşamaya değmez. Onun için o olmayacak. Ama işte onu zamanla göreceğiz. Nasıl bir mücadeleyle uğraşacağımızı zamanla göreceğiz.

SORU: Milli Eğitim Bakanı şöyle bir şey söyledi. Çocuklar ant içerken, Türk olmayan çocuklar Türküm-Doğruyum diye ant içmeyecekler. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz böyle bir şey olur mu? Yani bir okulda öğrenciler toplanmışlar ant içiyorlar, “Türk olmayan çocuklar siz bu tarafa çekilin, Türk olanlar ant içsin” denilecek çocuklara. Bunu kavrayamıyorum doğrusu.

PROF. DR. ERDAL İNÖNÜ: Doğrusu bu sözü duymak isterdim. Size inanıyorum, fakat o sözün söylendiğinden o kadar şüphe duyuyorum ki; ne söyleyeceğim bilemiyorum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes Türk’tür. Onun için, okuldaki eğer yabancı uyrukluysa tabi başka ama, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysa Türk’tür. Onun için orada başka bir mesele yok.

PROF. DR. YALÇIN KEKEÇ (Ç.Ü REKTÖRÜ): Değerli Bakanımıza, Sayın Hocamıza çok teşekkür ediyoruz. tartışma o kadar canlı gidiyor ki; hakikaten kendisini de çok yorduk burada. Onun için eğer izin verirseniz toplantıyı burada kesiyorum ve değerli Bakanımıza, Sayın Hocamıza teşekkür ediyorum.

<< Geri <<