BİR İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞİNİN ANILARI

 

 

 

 

 

 

 

Şemseddin KOÇAK

 

 

 

 

KIRK YIL SONRA

“DİYARBAKIR”

 

"Diyarbakır akrepler şehri, gül şehri, karpuz şehri. Diyarbakır yeni yapılacak otelleri, eşsiz tabiatıyla turist şehri... Diyarbakır tezatlar şehri."

Yaşar Kemal, l7.5.l95l tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan röportajında böyle diyor. Diyarbakır’la tanışmamız l979 yılı yazında, bir tatil günü, Yaşar Kemal’in "Bu Diyar Baştan Başa" adlı röportajlar kitabı ile başlar. Altıyüz kırk sayfalık kitap Türkiye’yi anlatıyor, baştan başa. Çok hoşuma gidiyor. Çok kısa bir sürede okuyorum ve bir kenara bırakıyorum. Ta ki tezimi hazırlayana dek bir daha elime almıyorum.

l987 yılı sonlarında, Ankara İdare Mahkemeleri lehimize karar verip, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) atamaları yapmaya başlayınca, Türkiye âşığı Doç. Dr. Emrullah Güney’in "Haritada Türkiye’yi gezdiği" gibi, Doğu ve Güneydoğudan kendimize yer beğeniyoruz. (Sanki beğendiğimiz yere vereceklermiş gibi.) İşte bugünlerde, Diyarbakır Diş Hekimliği Fakültesinde okuyan bir yakınıma kart yazıp, "yanına atanabilirim", diyorum. (Safinaz, hani Sana Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğünü sormuştum ya, işte bu gencin kredi işini öğrenmek içindi.) Kadere bakın ki atamam Diyarbakır’a yapılıyor. Hoca’ya Olağanüstü Bölge Merkezine atandığımı söylüyorum. "Aynen Hatay’ın falan ilçesi gibi", diyor. (Hoca Hatay’da Millî Eğitim Müdürlüğü yaptığı için, Hatay’ı tüm ilçe ve köyleriyle çok iyi biliyor.) Hoca’nın böyle demekle neyi kastettiğini anlayıvermiştim hemen.

l988 yılı Ocak sonlarında Diyarbakır’a indiğimizde, bizi karşılayan çöp birikintileri oldu. Haksızlık etmeyelim diye, gördüğüm diğer illerin garajlarını geçiriyorum gözlerimin önünden. Hoca’nın dediği doğruydu. Diyarbakır’dan ayrılana kadar da durum değişmedi. Gördüğüm açık garajların hemen hepsi istenilen ölçüde temiz değildi ama, buradaki durum çok daha farklıydı. Şehirdeki durum da aynıydı.

Dolmuşların son durağının yanında kalın ve yüksek duvarlar yer alıyor. Duvarlar bir uçtan diğer uca uzanıyor. Yontulmuş kara taşlardan örülmüş. Sur dedikleri bunlar olmalı. Surların yer yer, yeteneksiz kişilerce onarıldığı anlaşılıyor. Onarımlar biz oradayken de devam etti. Antakyalılarla, Diyarbakırlıların sorunları aynıymış geçmişte. Çünkü her ikisinde de Surlar var. Fark ise, Antakya’dakiler kendi hallerine bırakılmışken, Diyarbakır’dakiler yaşatılmaya çalışılıyor. Surlar Dicle’de başlıyor, Dicle’de bitiyor. Başladığı yer Dağkapı, bittiği yer Mardinkapı adını alıyor. Surlar, üç yanını kuşatmış Diyarbakır’ın. Dördüncü yanı ise Dicle. Yaşar Kemal Surlardan hiç bahsetmiyor, denilebilir. Sadece Surların dışında yeni bir kentin kurulmakta olduğunu yazıyor. Bazen birkaç turisti, Surların yanında ya da üzerinde dolaşırken görebilirsiniz. Surlar, bir otobüs şirketinin adı olmuş. Otobüsler, yurdun dört bir yanına yaptıkları seferlerle, Diyarbakır’ın surlarını her yerde tanıtıyor. Bakmayın siz ilgisiz gibi görünmelerine. Ayrıca Dicle Üniversitesi’nin sembolü olan Kartal da, bu Surların taşları üzerinde yer alıyormuş. Surların kenarları boyunca, ağaçlar ve çay bahçeleri yer alıyor. Çay bahçelerinin bir kısmının kapalı yerleri var. Bunlar kışın kahvehane olarak hizmet veriyor. Diğerleri çay ocağı olarak çalışıyor. Çay bahçelerinin biri demir parmaklıklı ve kapalı. Kapalı olma gerekçesi, bayanlara da hizmet vermesiymiş. Başka bir deyimle, "damsız girilmez" yazılı yerlerden. Burası genelde, bay-bayan Üniversite öğrencilerinin uğrak yeri.

Diyarbakır surlarından sonra, Surların hemen yakınından geçmekte olan bir Çek Çek Arabası çekiyor dikkatimi. Çek Çek, at arabasının ön yarısı gibi bir araba. Fakat biraz daha küçük. İki tekerlekli ve atsız. Atın görevini insan yapıyor. Çek Çek Arabalarını çok sevdim. At Arabaları gibi ata, motorlu taşıyıcılar gibi petrole, dışa bağımlı değil. Üstelik pratik. İnsan eşyalarını yükledikten sonra, arabanın önüne geçiyor ve arabanın iki yanından ileriye doğru uzatılmış bir, birbuçuk metre uzunluğunda, beş altı santimetre kalınlığında olan iki ağacı tutarak hızla çekmeye başlıyor. Belki de Çek Çek adı buradan geliyor. Çek Çek Arabaları, insan gücünün bu kadar bol olduğu bir ülkede, insan gücünü değerlendirmesi bakımından oldukça önemlidir.

(Biz nedense, bu kadar insan işsizken, çimleri çim, ağaçları ağaç kesme makinesi ile budarız. Birgün pencereden dışarı bakıyorduk. Harran Üniversitesinin Orman Mühendisi -sanki kendisi dikmiş ya da diktirmiş gibi- yanındaki iki işçiye ağaçların dallarını gösteriyor, onlar da kesiyordu. Dışarı çıktığımda budamanın nasıl yapıldığına baktım ve beğenmedim. Binlerce gencin bulunduğu bir Üniversitede ağaçlar işçilere budatılıyor. Öğretmen Okulunda Tarım Öğretmeni, ağaçların nasıl budanacağını gösterir, budadıktan sonra da kontrol ederdi. Ekim zamanı da, çukurların ne derinlikte kazılacağını, ağaçların nasıl dikileceğini anlattıktan sonra, birlikte dikerdik. Bundan sonra, ektiğimiz, budadığımız ağaçlara karşı davranışlarımız bir başka olurdu. Öğretmenlerin ağaç dikmemelerinden hep yakındık, yakınıyoruz. Okulda öğretmen adaylarına, ağaçlarla ilgili hiçbir yaşantı kazandırmazsak, -sanki Orman ve Ziraat Mühendislerine kazandırıyor muyuz ki, onlara kazandıralım, diyebilirsiniz- onlardan yakınmaya hakkımız olabilir mi?

Fakültenin önünde küçük bir bahçe var, çim ekili. Çimler büyüyünce, Çim Makinesi için Resmi Dairelerle önce telefon görüşmeleri, sonra yazışmalar yapılıyor. Araba bulunuyor, makine getiriliyor ve yüzlerce gencin gözleri önünde çimler biçiliyor. Makinenin sesi rahatsız etmese bile, derste duyuluyor. İş bittikten sonra ise, makinenin pikaba yükleme töreni başlıyor ve makine gönderiliyor. Şimdiye dek bu töreni birkaç kez izledim. Oysa Öğretmen Okulunda ne telefonla görüşmeler, ne yazışmalar ne de araba aramalar yapılırdı. Verirlerdi elimize bir makas, işte o kadar. Birkaç alıştırmadan sonra, makası nasıl kullanacağımızı öğrenir, başlardık biçmeye. Ayrıca bu işi hiç de gurur meselesi yapmazdık.)

Çim ve Ağaç Kesme Makinelerini gördükten sonra, Çek Çek Arabalarını daha çok sevdim. Çek Çeklerin daha önce belirtilen insan emeğini değerlendirme ve dışa bağımlılıktan kurtarma yanında, atlar gibi yolları, makineler gibi havayı -ses ve egsoz dumanlarıyla- kirletmeme durumu var.

(Bir tatil günü Öğretmenevinden Dağkapıya doğru giderken, karşı yönden bir Çek Çek geliyordu. Üzerinde bir sandık, bir torba vardı. Çekicisi şalvarlı, sakallı, yirmi, yirmibeş yaşlarında yağız bir delikanlıydı. Belini hafif yere eğmiş, başını ileriye uzatmış, arabanın lastiğini göbeğine geçirmiş, elleriyle Çek Çek’in ağaçlarını kavramış, koşar adımlarla ilerliyordu. Yolun sağ kenarına ve kaldırıma çok yakındı. Trafik kurallarına aykırı hareket etmesi sözkonusu değildi. Arkadan gelmekte olan otobüs hızla arabaya, araba da sürücüsüne çarptı. Sandık kaldırıma, torba yola düştü. Sürücü on, onbeş metre kadar ileri fırladı ve Orduevinin duvarına başıyla çarparak durdu. Çok hızlı bir ses duyuldu. Çek Çek birkaç metre sürüklenerek kaldırımın üzerinde durdu. Çok heyecanlanmıştım. Birkaç saniye önce iş bulmanın mutluluğunu yaşayan bu adam, şimdi ölümle pençeleşiyordu. Otobüs 50 metre kadar gittikten sonra durdu. Şoför ve yolcular hemen inerek Çek Çek’in sürücüsünü karga tulumba arabaya götürdüler ve hızla uzaklaştılar. Çek Çek, torba ve sandık olay yerinde kalmıştı. Böyle bir kazada insanın kurtulma şansı nedir bilinmez ama, dilerim kurtulmuştur, bizim Çek Çek’in sürücüsü.)

Çek Çek Arabası emek, Çek Çek Arabası temizlik, Çek Çek Arabası acı demektir.

Gezdiğim ilkokullarda, "İlinizi, dışarıdan yeni gelmiş bir yabancıya nasıl tanıtırsınız?" soruma hep klasik cevaplar geliyor. Örneğin, "Diyarbakır surlarının tarihsel bir değer taşıdığını ve dünyada Çin Seddi’nden sonra geldiğini" söylüyorlar hep. (Oysa ben, Çek Çek Arabalı cevaplar da istiyorum.) Denetlediğim hemen her sınıfta, hatta beni Millî Eğitim Müdürüne sözlü şikâyet eden öğretmenlerin bulunduğu lüks okulda bile bu karşılığı alıyorum. Bu okulun özelliği, öğrencilerinin genelde, varlıklı ve bürokrat çocukları olmasıydı. Öğretmenleri de öyle. Bu okul Surların hemen yanında ve kapılara yakın bir yerde bulunuyor. Defterleri inceledikten sonra, heyecanla başlıyorum sorularımı sormaya. Çünkü bu okul, zihnimdeki sorulara cevap verebilecek bir okul. Petrol çıkarılan yerleri soruyorum. Hemen "Siirt-Batman" cevabı geliyor. Başka, başka, deyince cevap gelmiyor. İlimizde de petrol çıkarıldığını söyleyip, çıkarılan yerleri kendilerinin bulmaları gerektiğini söyleyince, ikinci gün, bir öğrenci yanında getirdiği kaynakları göstererek karşılık veriyor. (Ey öğretmenler, öğrencilere sadece kalıplaşmış bilgileri aktaracağınıza, onları biraz araştırmaya ve çevrelerini görmeye yöneltseniz olmaz mı?) Bu okul, meslek yaşamımda önemli bir yer tutar. Çünkü parfüm zehirlenmesine bu okulda uğradım. Yine bu okulda bir öğretmene "çokiyi" rapor vermem istendi. Üçüncüsünü biliyorsunuz, sözlü şikâyet. Yıl ortasında bu okulda bir toplantı yapıyorduk. Salonda, iğne atsanız yere düşmezdi. Dışarıda kar-buz vardı. Pencereleri açamıyorduk. Bu daracık salonda, toplantıya katılan öğretmenlerin % 70-80’i, belki de daha fazlası bayan olursa, insan parfüm zehirlenmesine uğramaz mı? Dışarı çok soğuk olmasına rağmen, üşümeyi, parfüm zehirlenmesine tercih ediyoruz. Belki inanmayacaksınız ama, ben gerçekten nefes alamaz duruma gelmiştim. Toplantı bittikten sonra, son öğretmen de çıkana kadar salonu terk etmiyoruz. Son üç öğretmen, -üçü de bayan- yanıma gelerek, "Hocam hep İlkokul Öğretmenlerine hitap ediyorsunuz; biz Anasınıfı Öğretmeniyiz, bize bir şey söylemiyorsunuz?" dediler. Söyledikleri doğruydu. Onlara kuramsal bilgilerle yardımcı olamayacağımı, ancak çalışmalarını getirirlerse, yer ve zaman tanımaksızın rehberlik yapabileceğimi, söyledim. (Olumlu karşıladılar da, bugüne kadar hiçbirisi gelmedi.) Bunu söyleyen öğretmen geri çekildi. Diğeri bazı sorular sordu. Ona da aynı şeyleri söyledim. Hatta o okulda çalıştığını söyleyince, çalışmalarını hemen getirebileceğini belirttim. Bu kez konuyu hemen değiştirdi ve gruptaki diğer müfettiş arkadaşın kendisine geçen yıl "iyi", diğer ana sınıfı öğretmenine ise "çokiyi" rapor verdiğini; oysa kendisinin yirmi küsur yıllık olduğunu, O’nun ise daha iki-üç yıllık bir kıdeme sahip bulunduğunu, söyledi. Arkadaşın raporuna karışamayacağımı belirtince, sustu, fakat mesajını da vermiş oldu. (Doğrusu müfettiş arkadaşa kızmıştım. Nasıl olur da bir yönetici eşine, -üstelik de bu yönetici Millî Eğitimde çalışıyorsa- "iyi" rapor verilirdi!) Birgün dairede otururken, müfettiş arkadaşlardan biri yanıma gelerek, hangi okullara baktığımızı, sordu. Söyledim, güldü. Geçen gün bir yerde, beni sen sanarak, falan öğretmene "çokiyi" rapor vermemi istediler, dedi. Kim istedi, deyince, kim olacak, eşi, dedi.

Bu okulun benim için çok önemli olan yanı ise, laboratuvar olarak kullanılabilecek bazı özelliklere sahip olmasıydı. Gazi Eğitim Fakültesi ikinci sınıftayken, Meslek Dersleri öğretmenlerinden birine, "Sosyo-Ekonomik durumun, öğrencilerin sınıf-okul başarıları üzerindeki etkisini" sormuştum. "Yok", demişti. Bu cevabı bir türlü kabullenemedim. Bana göre zengin çocuklarının başarıları, diğer çocuklardan daha farklıydı. (Bu soruya karşılık bulmak, daha doğrusu kendi tezimi ispatlayıp diğerini çürütmek için, Safinaz’ın okulunda çocukların çalışmalarına baktım. Safinaz’ın okulu özel bir okuldu ve çok eskiydi. Köklü gelenekleri vardı. Buna rağmen, bu çocukların dersteki başarıları ile benim okuttuğum çocukların başarıları arasında, -okulda gösterilen başarı yönünden- kayda değer bir farklılık yoktu. Diğer eski bir Özel Okulda çalışan arkadaşın sınav kâğıtlarına da göz attım birkaç kez. Acaba zengin çocuklarının başarıları ne dereceydi? Kayda değer bir farklılık göremedim. Her türlü not alıyorlardı ve alınan notlar yüksek değildi. Üstelik belki de düşüktü. Bu da yetmemişti bana. İşte bu okulda, "sosyo-ekonomik durumun okul başarısı üzerindeki etkisi"ni rahatça araştırabilirdim.) Bu amaçla, aynı sınıfta iki günde yedi-sekiz saat teftiş yaptım. Öğretmen ve öğrencilerin çalışmalarını birçok yönlerden inceledim. Başarılarını ölçtüm. Öğretmene, teftişte çektiği sıkıntıları gözönüne alarak, "Teftişi uzatma gerekçem, sonuçları kendi araştırmalarımda kullanmak içindi", dedimse de, bana karşı önyargısının değiştiğini sanmam. Çünkü O, "Siz kusur bulmaktan başka bir iş yapmıyorsunuz!" demişti. Ayrıca Millî Eğitim Müdürüne şikâyet edilmemdeki en büyük gerekçelerden birinin, "iki gün teftiş etmek" olduğu söylenebilir. Bu sınıftan sonra iki sınıfı daha teftiş ettim. Sonuç aynıydı. İddiam, desteklenmek bir yana, reddediliyordu. Ben yine araştırmaya devam ettim. Şehrin en yoksul kesimleri ile, yeni yerleşim birimlerinde bulunan okullardaki öğrenci başarılarını, varlıklı kesimlerde bulunan eski ve oturmuş okullardaki öğrenci başarılarıyla karşılaştırdım. Tezimi destekleyecek veriler bulamadım. Aksine tezim çürütülmüştü. Bulduğum sonuç, "İlkokul düzeyinde, öğrencilerin okulda gösterdikleri başarıda belirleyici olan, sosyo-ekonomik durum değil, öğretmenin mesleksel yeterliliğidir", olmuştu.

İlkokuldan ayrılıp, yolun diğer tarafına geçiyoruz. Yolun kenarı park. Parkın orta bir yerinde Ata’nın heykeli, diğer yerlerinde ise Diyarbakırlı ünlülerden Ziya Gökalp, Ali Emiri, Süleyman Nazif, Ali Faik ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın büstleri duruyor. (Ata ayakta. Ata’nın başkanlığında bir toplantı var. Önemli sorunlar görüşülüyor olmalı. Buradan geçerken sessiz olmalı. Gürültü yapmadan, Üstadları rahatsız etmeden uzaklaşmalı. Yedek Subay Cahit Sıtkı’nın emir eri Conik’li Abbas da burada. Kulağı Komutanında, gözleri çevresinde. Kibarca selamlıyor bizi.) Ofisten Koşuyolu’na doğru giderken, yolun sağında su deposu var. Buraya her ne kadar Su Deposu deniliyorsa da, aslında bir aktarma yeri. Bir de odası var. Burada bir aile yaşıyor. Ailece toplayıcılık yapıyorlar. Ailenin reisi, tahtadan yapılmış, kaykaya benzer, dört tekerlekli uydurma bir arabada oturur. Araba, hanımı tarafından, ön tarafa bağlanan yuvarlak bir inşaat demiriyle çekilir. Tekerleklerin sesi, bir km kadar uzaklardan rahatça duyulur. Bazen, bu araba geçerken trafik durur. Aile, uyku ve iş saatlerinin dışında, sürekli evlerinin önünde oturur. Bulaşık, çamaşır gibi işlerini de dışarıda yapar. Yemeklerini hemen yakınlarında bulunan aşevinden alırlar. 1988-1989 kışıydı. Mevsim çok soğuk geçiyordu. Sıcaklık, -25 derecelere kadar düşmüştü. Her taraf cam gibi buz içindeydi. Bu aile yine evin önünde, buzların üzerinde yaşıyordu. Ailenin iki-üç, belki de dört yaşlarında bir oğlan çocuğu vardı. Çocuğun belden aşağı kısmında genellikle giysi bulunmazdı. Üstünde ise bazen bir atlet, bazen bir gömlek, bazen de bir kazak bulunurdu. Bazen de bu çocuk, buzların üzerine konan lastik bir leğende, annesi tarafından yıkanırdı. Bu manzaralar, gelip geçenler tarafından kanıksandığından, kimsenin dikkatini çekmez olmuştu. Birgün yine buradan geçerken, çocuk buzların üzerinde oynuyordu. Üzerinde sadece atlet gibi bir şey vardı. Ayağında ayakkabı, kıçında don yoktu. Yanakları elma gibi tombul tombuldu. Temizlikten zaten eser yoktu. (Yanımda bulunan Diş Hekimi adayına, adının önünde Prof. titri bulunan hocalarına, "-25 derecelerde, çıplak denecek derecede, buz üzerinde, temizliğin adının bile olmadığı bir ortamda, üç-dört yaşlarında bir çocuğun yaşadığını ve bu çocuğun ellerinin, kollarının, ayaklarının tombul tombul olduğunu ve son derece sağlıklı bulunduğunu, bu durumu her gün gördüğünü söyleyerek, olayın tıbbî açıklamasını öğren", dedim. Haydi büyükler soğuğa karşı dayanıklı ve tedbirli olabilirler de, çocuklar için ne demeli? Akşam Dişçi geldi. Hocalara sordum, gülerek karşılık verdiler, dedi. Birisi, "Ben Doğuda doktorluk yaparken benzeri durumlarla karşılaştım, mantıklı bir açıklaması yok"; diğeri, "Bağışıklık sistemi gelişmiş olabilir", demiş. Kahramanmaraş’ta görev yaptığım köyde, sünnetçinin yara tozu yerine, davar gübresi kullandıklarını hatırladım bir an. Sünnette kullanılan davar gübresi, başka bir deyimle, "sünnet tozu" şöyle yapılıyordu: Davar Gübresi ahırdan alınarak, bir sacın üzerinde ısıtıldıktan sonra yuvarlak bir taşla öğütülüyor ve bir kutuya konuluyordu. Sünnet Operasyonu bittikten sonra, toz haline gelen gübre, yani "sünnet tozu" kesilen yerlere ekiliyordu. Sünnetçi, askerliğini sıhhiye eri olarak yapmış ve sünnetçiliği askerde öğrenmiş. "Yara mikrop kapmaz mı?" dediğimde, Hayır Hocam, ısıttık ya" demişti. Üstelik, "Davar Gübresi hem kanamayı önler, hem de yarayı sıcak tutar", diye eklemişti. Doğru söze ne denirdi(!) Gerçekten, ben oradayken, hiçbir çocuğun yarası iltihaplanmadı.)

Su Deposundan ayrılıp yolumuza devam ederken, iki bayanla karşılaşıyoruz. Bayanların biri çarşaflı. Üstelik yüzü de peçeli. Yanındaki ise son derece dekolte. Baş açık, kollar kısa, etekler diz üzerinde. Ve makyajlı. (Buna benzer durumları çok gördüğüm için, yanımdaki arkadaşa, "Bak, bunlar büyük olasılıkla, ana kızdır", diyorum. Evet, diyor. Giyimler arasındaki zıtlığın nedenini sorarak, "Örtünmek, inanç gereği ise, yanındaki genç kız neden örtünmüyor?" deyince, "Bekârdır, onun için", cevabını veriyor. Burada genç kızlar, evlenene kadar örtünmezlermiş.) Başka bir deyimle, dekolte giyinmek, bekârlığın ilânı gibi bir şey. Genç kızlar, evlendikten kısa bir süre sonra artık kapanmaya başlıyorlar. Genç kızlara örtünme konusunda, dinsel bir hoşgörü vardır, denilebilir.

Yolumuzun sonlarına yaklaşıyoruz. Bir Bayram Tatili dönüşüydü. Okulun yanında çocukların oyun alanı var. Aman Yarabbi! Çocukların hepsi sigara içiyor. (Olur ya, Bayram harçlıklarından almışlar, içiyorlar, diye düşünüyorum. Aynı görüntülerle, birkaç yerde daha karşılaşınca, yine ev arkadaşıma soruyorum. "Çocuklar, o sigaraları Bayram harçlıkları ile almamışlar, babaları vermiştir", diyor. Ev arkadaşımın bu kentte dördüncü yılı olduğu için bu durumları çok iyi biliyor. Babalarımızın, büyüklerimizin, okuldaki öğretmenlerimizin sigaraya karşı tepkilerini hatırlayınca, şaşırmamak elden gelmiyor. Teftiş için bu okula gittiğimizde, "sigara içme" olayını yöneticilere söylüyorum. Bayram dönüşü çocuklar gruplar halinde, okulunuzun duvarının dibinde sigara içiyorlardı, diyorum. Müdür yardımcısı gülümsüyor. Bayramla sigara arasında bağ kuramadığımı söyleyince, açıklıyor: "Bizde babalar çocuklarına Bayramda sigara verirler, çocuklar da bunları içerler", diyor. "Ne!" diyorum, "Evet, böyledir" diyor. Bilmem, belki sigara vererek çocuklarının büyüdüklerini görmek istediklerini, anlatmak istiyorlar.) Burada çocuklar özenti için, büyüklerini taklit için sigara içmiyorlar. Onların bu işte bir günahları yok. Yine müdür yardımcısının söylediğine göre, bu işte bir hayli yol alınmış. Eskiden bu durum çok daha fazlaymış.

Okulun duvarlarına kadar gelip de dersliklere girmemek olur mu? Müdürün isteği üzerine bir sınıfa giriyorum. Öğretmeni ilk öğretmenim kıdeminde. Oldukça zorlanıyorum teftiş sırasında. Kolay mı ilk öğretmeniniz yerinde birini denetlemek? Her ne kadar gizlemeye çalışsam da, heyecanım yer yer açığa çıkıyor. Öğretmen, gerçek bir hanımefendi ve eğitimsel yönü oldukça kuvvetli. Çok seviyeli sohbet ediyoruz. Diyarbakır adının, "bakır"dan geldiğini ve "bakırın diyarı" demek olduğunu söylüyor öğrenciler. Cumhuriyetten önce ise, Diyerbekir imiş ilin adı. Diyerbekir, Bekirlerin diyarı, demekmiş. (Diyerbekir, deyince, Celal Güzelses’i ve “Kar mı Yağmış Diyerbekirin Düzüne” türküsünü hatırlamamak mümkün mü? Onüç yıl öncesine gidiyorum. Ankara Demetevler 1. Caddede oturuyoruz. Hüseyin odasında, "Kar mı Yağmış Diyerbekirin Düzüne" türküsünü çalıyor ve söylüyor. Ben salonda, pencerenin yanındayım. Vakit gece yarısını geçmiş olmalı. Dışarıda kar var. Yağmaya da devam ediyor. Hava ılık. Karda birileri geziyor. Lapa lapa yağan karlar, ak bir kürk oluşturmuş üzerlerinde. Celal bu olayı Seninle konuşmuştuk. Umarım hatırlıyorsun. Sana da selam Hüseyin Kardaşım. Seni, sazını ve sözünü çok özlediğimi ve uzun bir zamandır haber alamadığımı bilmelisin.)

Teftişten sonra eve doğru yürüyorum. Ev okula yakın. Bloklarda oturuyorum. Blokların köşesinde bir tezgâh ile bir adam var. Adam tezgâhın üzerinde, kalaylı bir leğende çiğ köfte yoğuruyor. Leğenin yanında gazete kâğıtlarına sarılmış köftelerle, maydanoz, marul ve yeşil soğanlar bulunuyor. Yanında iki-üç de genç var. Kendi aralarında söyleşiyorlar. Köfteci kendi işinde. Konuşmalara katılmıyor. (Katılmaz da. O sadece köftesini yoğurur. Bizim Köfteci 45-50 yaşlarında. İriyarı bir vücuda sahip. Göbekli ve sarı benizli. Saçlarının ön tarafı fazlaca seyrelmiş. Kolları hep sıyrılmış olur. Sabah memurlar gibi saat 7-8 sıralarında tezgâhın başına gelir ve hazırlıklara başlar. Köfteyi yoğurduktan hemen sonra paketler ve tezgâhın bir kenarına sıralar halinde yerleştirir. Gelen müşteriler, 500 TL’yi tezgâhın bir kenarına bırakır ve köftelerini alıp giderler. Köfteci hiç muhatap olmaz müşterilerle. O sadece köftesini yoğurur. Köfte yoğurma işleri saat 22.00-23.00’e kadar devam eder. Oğlu öğleden sonra gelerek, kâğıda sarılmış 30-40 kadar köfteyi tepsiye dizer ve apartmanın altında bulunan kahveye satmaya gider. Bizim köfteci haftada yedi, dört yılda bir 366 gün çalışır. Kar, soğuk ve -25 derecedeki buzdan etkilenmez. Sadece köfteyi, şiddetli yağmurlardan korumak için, tezgâhın yanına koyduğu ağaç direkler arasına naylon gerer. Böylece, köftelerle birlikte, biraz da kendi korunur yağmurdan. Köftecinin müşterileri arasında kim yok ki? Yoldan geçen herkes O’nun müşterisidir. Sokak satıcılarından yiyecek almayın, diye ilkokul çocuklarına öğüt veren ben bile bu öğüdümü tutamam. Bazen bir, bazen iki köfte alırım. Birlikte kaldığımız çocuk da öyle. Surların ve yolların kenarlarındaki hiçbir kahvede bu kadar çiğ köfte satıldığını görmedim. Hatta lokantalarda bile. Bu işin bir sırrı olmalı.)

Oturduğum blokların arka tarafında bir de kahvehane var. Yeni açıldı. Masaları yeşil örtülü. Yerleri temiz. İçerisinde daha az duman var. Daha açıldığı ilk günlerde müşteriyle dolmaya başladı. Hani anayol üzerinde olsa da müşterilerle dolsa birşey değil. Ancak tarif edilerek bulunabilecek bir yerde olmasına rağmen, gece yarılarına kadar açık. İnsanlar hiç eksik olmuyor. (Kahvelerin çok olması, örneğin sadece bizim bloklarda iki, iki de hemen yakınında bulunması, aklınıza işsizliği getirmesin. Örneğin Köfteci Amca, kahveye gitme yerine, sokakta köfte yapmaya başladı. İlk günler, bu adam kime köfte satacak, diye düşünürken, kimlere satmadı ki?)

Yine bizim bloğun yanında ve iç kısmında bir kundura tamircisi var. Dükkânı açtığı ilk günler, alçak sesle, sürekli saz çalıp söylerdi. Dinleyicileri genellikle çocuklar olurdu. Arada bir yanına vardığımda, "Ne yapayım abi, iş yok, teselli oluyorum" derdi. Birgün yine yanına uğradığımda, saz duvarda asılı duruyordu. "Niye teselli olmuyorsun?" dediğimde, "İşlerim var abi", dedi. Biraz dertleştik. Kundura ustalığından ayrılıp tamirciliğe başladığını, dükkânı açtığı ilk günler dolmuş parası dahi kazanamayıp eve yaya gittiğini, fakat şimdi sürekli yapacak işinin olduğunu, söyledi. "Çok şükür, abi", dedi. (İşte ben bu örneklerle, işsizlikle kahvelerin çokluğu arasında bir bağ kuramıyorum. Olsa olsa, kahve alışkanlığının bir "yaşam biçimi" olduğu söylenebilir.)

Kunduracı ile selamlaşıp eve giriyorum. Tatsız bir sürpriz bekliyor beni. Tüp bitmiş. Bizim tüpçüde yok. Sadece Mardinkapı’da varmış. Taksiye atlıyorum hemen. Tüpçü, bir saat sonra tüplerin geleceğini söylüyor. Mardinkapı’da zaman öldürmek için dolaşıyorum. Mardinkapı her yağmurda çamur içinde. Surların bahçesinde bir çocuk bahçesi, birkaç da ağaç var. Ağaçların biri asma gül. Bunun dışında pek çiçek yok. Hele Yaşar Kemal’in sözünü ettiği gül satan birileri hiç yok. (İstanbullu Şeref Ağabey’le oturmuştuk burada bir çay ocağında. Şeref Ağabey, Y. Kemal gibi marulun fiyatını sormuştu. Satıcı ile müşteri arasındaki pazarlıkta aracılık da etmişti. Çay içenler yabancı olduğumuzu anlayınca, yakınlık göstermişler ve çay paralarımızı ödemişlerdi. Oturduğumuz yerden görünen manzara hiç de hoş değildi. Şehrin kanalizasyonlarından biri buradan Dicle’ye dökülüyordu. Dicle’nin karşı yakasında bir yer şehrin çöp deposuydu. Buradan her araba geçişinde, sanki bir sinek bulutu kalkıyordu. Çöplük, taşıdığı plastik ve metal parçaları ile bazı işsizlere ekmek parası olmanın yanında, aynı zamanda bir sinek üretim merkeziydi. Çayları içtikten sonra, hemen yakınımızda onarılmakta olan Kervansarayı gezmiştik. Kervansarayın kileri, dışarıdaki onca sıcağa rağmen, oldukça serindi. İnsan burada ceketsiz oturamazdı. Kilerin özel bir yapı tarzı olmalı, tıpkı Urfa-Harran Evleri gibi. Dışarıda sıcaklık 40-45 derece iken, buralar oldukça serindi. Ziya Gökalp’in evinde de kiler gibi bir yer vardı. Orası, Gökalp’in yazlık çalışma odasıymış. Evin ayrıca, kışlık ve baharlık odaları vardı. Sağ ol Şeref Ağabey, sayende gezmiştik Diyarbakır’ı. Sen gelmeseydin kim bilir ne zaman görürdük buraları.)

Dicle, Mardinkapı’dan uzaklaştıkça -yatağı- genişliyor. Her yıl getirdiği molozları bir kenara bırakıp, kendisi diğer taraftan akıyor. İşte bu molozların üzerine ocaklar kazılarak, Diyarbakır Karpuzları ekiliyor. (Diyarbakır Karpuzları üzerine söylenenler artık tarih olmuştur. Çünkü, Diyarbakır Karpuzundan eser kalmamış. Diyarbakır Karpuzlarının en önemli özelliği 30-40 kg gelmeleriymiş. Bir katır, her yanında bir tane olmak üzere, ancak iki tane taşıyabilirmiş. Şehre gelen Devlet Adamları ile önemli konuklara Karpuzlardan hediye verilirmiş. Başvekil İsmet Paşa’ya da Karpuz hediye etmişler. Paşa da yetiştiren üreticiyi ödüllendirmiş. Böylesine büyük karpuzları almaya herkesin gücü yetmediği için, Karpuzlar dilim dilim satılırmış. Karpuzların büyüklüğü yanında diğer bir özelliği, tadıymış. Tadı, güvercin gübresi ile yetiştirilmesinden kaynaklanıyormuş. Fenni gübre bollaştıktan sonra, güvercin gübresi kullanılmaz olmuş ve karpuzun tadı kaçmış. Bana bunları anlatan köylü, özellikle Demiryolu geçen illerden güvercin gübresi toplayıp Diyarbakır’a getirdiklerini ve Karpuz yetiştirdiklerini söylemişti. Köyleri gezerken, birçok köyde güvercin evleri gördüm. Köylüler artık, gübre üretecek güvercinlerinin kalmadığını söylüyorlar.) Diyarbakırlılar da ilgi göstermiyorlar karpuzlarına. Tadı yok, kabuğu kalın, diyorlar. Karpuz sergilerinde, Çukurova Karpuzu, diye bağırıyorlar. Diyarbakır Karpuzu, hani o içleri boşaltıldığı zaman iki üç yaşlarında bir çocuğu içine alabilen Diyarbakır Karpuzları, artık kartpostallarda yaşıyor.

Mardin kapıdan ayrılıp, Millî Eğitim Müdürlüğüne geliyoruz. Buradan Üniversiteyi ve Dicle’yi seyrediyoruz. Nehirde salın üzerinde bir adam var. Serpme (ağ) ile balık tutuyor. Nehrin kenarına yaklaşıyoruz. Sala ve balıkçıya yakından bakıyoruz. Sal, dört tane traktör iç lastiğinin şişirilip, ikişerli olarak yan yana getirilmesiyle oluşturulmuş. Lastiklerin üzerine dörtgenin kenarları gibi tahtalar atılarak, iple iyice bağlanmış. Balıkçı, tahtaların üzerinde dört bir tarafa rahatça hareket ediyor ve ağını atıyor. Tüm çevreyi taradıktan sonra, küreğini suya atıp kendine doğru çekerek, salı ileri doğru hareket ettiriyor. (Dicle boylarında başka tekniklerle balık tutanlar da var. Örneğin, dört bir tarafından gerilerek ağaca bağlanmış serpmeyi, çok hafif bir şekilde, suya daldırıyorlar. Bir süre bekledikten sonra, birden çekiyorlar. Bu yöntem, serpme atmanın tersi. Serpme atmada balık üstten hapsedilirken, bu yöntemde alttan alınıp dışarıya atılıyor. Yalnız bu yöntemle, yağmurlu havalarda, bulanık sularda iyi sonuç alınabiliyormuş. Ne ölçüde iyi sonuç alınıyordu pek bilemem ama, seyrettiğimiz sürece, hiç balık avlayamadı balıkçı dayı.)

Şehir turunu Öğretmen evinde tamamlamak istiyoruz. Hem yorgunluğumuzu giderelim, hem de bir çay içelim, diyoruz. (Tam Orduevi’nin önündeki kavşağa geldiğimizde, bir taksinin sağ lambasını yakarak dönüş işaretini verdiğini görüyorum. Plakasına bakın, mutlaka yabancıdır, diyorum arkadaşlara. Evet, diyorlar da, nereden biliyorsun, demiyorlar.) çay içip, iyi akşamlar dileyerek ayrılıyorum. (Ne yapalım Sevgili, gelsen Seninle de gezerdik Diyarbakır’da, Çankaya Köşkü çevresinde gezdiğimiz gibi.)

Diyarbakır, olmayan akrepler, güller, karpuzlar şehri. Diyarbakır, çamurlar, çek çekler, buz üzerinde yaşayan çocuklar, çarşaflı dekolte bayanlar, sigara içen çocuklar, sokakta köfte yapan insanlar, kahvehaneler şehri. Diyarbakır, gelenekselle çağdaşlık arasında bocalayan zıtlıklar şehri...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SOYUTLANMIŞ BİR KENT: KARAKAYA

 

Diyarbakır’da İlköğretim Müfettişi olarak göreve başladığımda, Şubat tatiline birbuçuk hafta vardı. Teftiş Kurulu başkanı, hafta sonuna kadar grubumun belli olabileceğini, arkadaşlar da son hafta teftiş yapılamayacağını belirtince, günleri dairede oturarak geçirmeye başlamıştım. Dairede oturmak, daha doğrusu, okullara gidememek, çok sıkıntı veriyordu. Çünkü dördü okul, kalanı Bakanlık, Basın ve Mahkemeler olmak üzere toplam altıbuçuk yıl (bazı arkadaşlar daha fazla) emek sarf etmiştim. İkinci hafta grubum belli olmuştu. Grup arkadaşlarım Karakaya Barajındaki okulda yapacakları soruşturma üzerinde konuşuyorlardı. Ne olurdu sanki bana da görev verselerdi, diye düşünürken, grup başkanım içimden geçenleri okumuş olmalı ki, "Yarın Seni de götüreceğiz, bir defaya mahsus olmak üzere yol paranı da vereceğiz", diyor. Teşekkür ediyorum. Böylece hem çevreyi tanımış, hem de bir baraj görmüş olacağım, diyorum. Arkadaşlar, barajın çok güzel bir restoranı ve misafirhanesi var, çok rahat ederiz, diyorlar.

Hep yarını düşünüyorum. Zamanın çok hızlı geçmesini istediğim anlardan birindeyim yine. Tıpkı bir an önce özgürlüğüne kavuşmak isteyenler gibi. Gece de çok uzun geçiyor. Bir türlü uyku tutmuyor gözümü. Saat altıya kadar dayanıyorum yatakta kalmaya. Ortalık karanlık henüz. Olsun. Temizlik yapana ve giyinene kadar aydınlanır. Bu kadar erken, üstelik de kış günü, yataktan çıkılır mı, diye bakıyor oda arkadaşlarım. Heyecanımdan uyuyamadım, diyemem ya.

İlk arabaya biniyoruz. Araba yaylı beşik gibi hiç durmadan sallanıyor ve çeşitli sesler çıkarıyor. Hep kuzeye doğru gidiyoruz. Arabanın sağ ön tarafında, camın yanındayım. Görüş alanım geniş. Karşıya ve sağ tarafa bakıyorum hep. İnişi çıkışı olmayan, oldukça uzun bir yol gidiyoruz. Karın yağdığı Diyarbakır’ın düzü ("Kar mı yağmış Diyarbakır’ın Düzüne"), buralar olmalı. Toprak verimli. Yalnız susuz. Sulanabilirse neler yetişmez ki, diye düşünürken taşlık bir araziye giriyoruz. Taşlar bazalt kayalarından parçalanmış. Çok büyük değiller ama, köklüler. Ayrıca, arazinin yüzünde topraktan çoklar. Bu nedenle, taşları insan gücüyle temizlemek pek kolay değil. Dalıyorum ve on yıl öncesine gidiyorum. Köylüye İş Projesi, Gençliğe İş Projesi, geliyor aklıma. Bir taraftan, bu tarlalar taştan temizlense, acaba ne kadar ürün sağlanır, diye düşünürken, diğer taraftan işsiz köylüler de kalmaz ha, diyorum, kendi kendime. Köy Enstitülerinden dönüşen İlköğretmen Okullarında bu tip işleri bize yaptırdıkları gibi, Ziraat Fakültesi öğrencilerine, mezunlarına da yaptırabilirler, diye hayal da ediyorum. Böylece hem işsiz Ziraat Mühendisi kalmaz, hem de taş ve toprakla tanışmış olurlar. Bu arada üretim de yapılır. Böyle bir konuda, Yükseköğretim Gençliğinin bedensel gücünden yararlanma yoluna gidilse, "Üniversite öğrencileri amele mi, Biz amele miyiz?" diyen kişiler de çıkacaktır, elbet. Bunlara rağmen böyle bir proje uygulanabilse, gerçekten çok verimli sonuçlar alınır. Yolların kenarında hemen hiç ağaç yok. Hatta derelerde, köylerde bile. Köyler çırılçıplak. Haydi köylerden vazgeçtik. Derelerin kenarında dahi, ne bir kavak, ne bir söğüt ne de bir çınar var. Ergani’ye kadar sadece bir yerde ağaçla karşılaşıyoruz. (Yoksa buralarda ağaç dikmek yasak mı? Yasakla bile bu kadar başarı elde edilebileceğini sanmam.) Buradan sonra bitki örtüsü başlıyor. Çermik’ten Çüngüş’e doğru giderken Karakaya Barajı levhası göze çarpıyor. Levhanın hemen yanında iki ev, evin yanında büyüklü küçüklü üç mezar. Grup Başkanıma mezarları gösterince, Aile Kabristanı, diyor. Ben bilmiyor muyum, dercesine gözlerine bakınca, Biz ölülerimizi dirilerimizden ayrı tutamayız, karşılığını veriyor ve ekliyor: Karadeniz’de de böyle. Hepimizin yüzünde bir gülümseme başlıyor. Bir süre daha ilerledikten sonra, sağ tarafta dağın yamacında bir köy görünüyor. Bu köy, en çok memur yetiştiren köylerimizden biridir, diyor, Başkan. Köyün bu özelliğini, burada çalışan, şimdilerde ise müfettişlik yapan bir arkadaştan duymuştum zaten. Tekrar, dikkatlice, uzaklaşana kadar bakıyorum köye. Biraz daha gittikten sonra, sağ tarafta bir çoban çeşmesi görüyoruz. Her taraf bembeyaz kar, bembeyaz su olmasına rağmen, o hâlâ suyunu şırıl şırıl akıtmaya devam ediyor. Ve akan sularıyla karın üzerinde kara bir çizgi oluşturuyor. (Buraya yetişmeden önce bir taş köprüden geçmiştik. Her ne kadar Köprüler üzerine artık yazmayacağım, dediysem de, bunu yazmadan geçemeyeceğim. Köprünün özelliği, üzerinde H şeklinde demirlerin uzatılarak kaynak edilmesiyle oluşturulmuş ikinci bir köprünün bulunmasıydı. Taş Köprü, Demir Köprüyü taşıyordu yani.

Başkanım, "Bu demirlerin ne için konulduğunu biliyor musun?" diyor. Barajın içine girdikten sonra, bu demirlerin ne işe yaradıklarını görecektik ama, ille de görmek gerekmiyordu ki.) On, onbeş dakika sonra, Çüngüş ve nüfus yazan levha görülüyor. Zorlu ve uzun yolculuk bitti, derken, arkadaşlar, "Hayır, bitmedi", diyorlar. Derken, Efes Pilsen ışıklı levhası ile karşılaşıyoruz. Başkana, Baraja ulaştık mı, deyince, hayır, diyor da, bu soruyu niçin sorduğumu anlayamıyor. (Bir yerleşim birimine girişte, yerin adının ve nüfusunun yazıldığı bir levha ile karşılaşmak doğal da, bundan sonraki bira levhasına ne demeli? Yoksa Efes Pilsen burada mı üretiliyor? Bira, buranın bir özelliği de olmadığına göre, ilçeye yeni giren bir yabancının bira reklamıyla karşılanmasına ne demeli? Efes Pilsen Birası ya da reklamı ile nerelerde karşılaşmadım ki? Belki inanamayacaksınız ama, Iraklı sığınmacıların geçici bir süre oturduğu Hakkari-Üzümlüde, Zap Suyunun kenarlarındaki çadırların kurulduğu düzlüklerde bile. Boş bira kutuları buraları kirleterek büyük bir çevre sorunu oluşturmuştu. Kim bilir, belki de Efes Pilsen Biraları, sığınmacıların acil alkol gereksinimlerini karşılamıştır. Ey özel sektör! Sen nelere kadirsin!)

İlçede eğlenmeyip, -altı dükkân üstü ev ya da tek katlı önü bahçeli- kasaba evlerinin önünden geçerek yolumuza devam ediyoruz. Tıpkı bizim Belen’in (Hatay-Belen) eski yolları gibi yerlerden ilerleyerek, tepelerin doruğuna doğru tırmanıyoruz. Aşağılarda, uzaklarda ince, mavi bir çizgi uzanıyor. Fırat, diyor arkadaşım. (Fırat mı? Bakmayın siz onun üzerinde binlerce metre -üç km- demiryolu köprüsü olmasına, acılı türküler, ağıtlar yakılmasına.) Öğretmen arkadaş, aklımdan nelerin geçtiğini anlamış olmalı ki, "Aldırmayın siz onun küçük bir dere gibi görünmesine, bize çok uzak da ondan", diyor. Bir süre sonra, üzerinde elektrik hatlarının son bulduğu küçük bir kulübe ile karşılaşıyoruz. Burada su motoru varmış. Gideceğimiz yerin suyu bu kaynaktan karşılanıyormuş. Birazcık daha gittikten sonra demirkapı açılıyor ve Siteler’e (buranın adı) giriyoruz. Siteler, tepede bir kent. Kuzey tarafı dağlarla kuşalı. Üç tarafı açık bir düzlük. Karlar içinde. Arabanın sıcaklığını terk ettiğimiz yetmiyormuş gibi, bir de fırtına karşılıyor bizi. Tertemiz bir oksijen doluyor göğsümüze. Üşütmüyor da değil hani. Olsun, böyle temiz hava her zaman bulunmaz ki. Site’de kardan temizlenmiş düzenli yollar, etrafı çitli bembeyaz alanlar, dört-beş katlı bloklar, yönetim binaları, cami ve minare, kapkara bir duman çıkararak beyazlığı karartan yüksek bir baca ve okul daha ilk bakışta fark ediliyor. Bunların dışında Site’de daha neler yok ki. Sağlık Ocağı ve doktoru, İtalyanlar’ın Anaokulu, tüketim kooperatifi ve büyük bir misafirhane ile lokal bulunuyor. (Burası, ne yollarıyla, ne alanlarıyla, ne binalarıyla, ne de dört-beş katlı bloklarıyla içinden geçtiğimiz ilçeye benziyor.) Doğruca lokale doğru yöneliyoruz. Adanalı bir öğretmen arkadaşla karşılaşıyoruz. Birlikte oturuyoruz lokalde. İçeri fazla sıcak sayılmaz. Kaloriferin gücü kar ve fırtınaya yetmiyor. Lokalde çay ocağı, Amerikan bar, oyun salonu, restoran, salon ve salonda okey, tavla, satranç var. Her taraf tertemiz ve özenle döşenmiş. Beş yıldızlı bir otelde ne ararsanız burada var. Üstelik ucuz. Sıkıntıları da var tabi ki. Örneğin jetonlu telefon arızalı olduğu için, istenildiği anda şehirlerarası görüşme yapılamıyordu. Bu arada, şehirlerarası konuşmaya açık bir telefon santralı ile her ev ve birimde bir iç telefon bulunduğunu belirtmeliyim. Müfettiş arkadaşlar, çay içtikten sonra soruşturma için ayrılıyorlar. Sitedeki öğretmenlerle söyleşiyoruz uzunca bir süre. Öğle yemeğini yiyip, çayları da içtikten sonra, biraz açılalım, diyerek lokalden ayrılıyoruz Adanalı öğretmenle. Dışarıdaki şiddetli soğuk ve fırtına devam ediyor. Sitenin kenarlarına doğru yürüyüp çevreyi seyrediyoruz. Kar elli santimetreden fazla. Yüzeyi donmuş. Rahat yürüyoruz. Ayaklarımız batmıyor, ayakkabılarımıza kar girmiyor. İkimizde de kalın bir palto var. Atkıyla sıkıca sarmışım boynumu, boğazımı. Şapkamın altındayım. Üşümüyorum. Bizden gayri kimseler yok görünürde. Bembeyaz örtünün üzerinde iki kara leke gibiyiz. Bizi görenler hakkımızda ne düşünürler acaba? Bu karda, fırtınada, l700 metrelerde dolaşmak pek akıl kârı değil de. Arkadaşım, Fırat’ın kenarlarında görülen köylerin Adıyaman’a, onun yanındaki bölgenin Malatya’ya, daha ilerisinin Elazığ’a ait olduğunu söylüyor. Biz de Diyarbakır sınırları içerisinde yer aldığımıza göre, Karakaya Barajı dört ilin ortasıdır, denilebilir. Yani İstanbul’un orta yeri sinema, dört kentin orta yeri Karakaya. Bir saat kadar kalıp, oksijen zehirlenmesine uğramadan dönüyoruz. Yolumuzun üzerinde tüketim kooperatifi var. Acaba neler var, diyerek içeriye giriyoruz. Kuru yiyecek, sebze, meyve, giyecek ve kırtasiye malzemeleri satılıyor. Kışlık, kalın iki çift çorapla, Barajı çeşitli yönlerden gösteren birkaç tane kart alıyorum. (Kartlardan birini Safinaz’a göndermeyi düşünüyorum.) Kooperatifte satılan mallar haftada iki gün Elazığ’dan getiriliyormuş. Tekrar lokale girip arkadaşları beklemeye başlıyoruz. Kısa bir süre sonra geliyorlar. Gelmeyen bir arkadaşı da Spor Salonunda buluyorlar ve çağırıyorlar. Spor Salonu da mı var buranın, deyince, üstelik kaloriferli ve duşludur, diyorlar. Akşam kebap yiyoruz. Kebap, karların üzerine konan mangalda pişiriliyor. Gazianteplilerin hafta sonlarında, Dülük Baba Bölgesinde, niçin karların üzerine konan mangalda kebap yaptıklarını şimdi anlayabiliyorum. Hiçbir kebap, karların üzerinde pişen kebap kadar leziz olamaz da ondan. Yemekten sonra mühendisler geliyor yanımıza. İçki alıyorlar biraz. Bizimkiler çay-kahveden sonra bir-iki el tavla oynuyorlar. Aşağıda masa tenisi de var, diyorlar. Grubumuz gittikçe büyüyor. Memleket kurtarma değil, eğitim sohbetleri yapıyoruz. Biraz da misafirhanede oturalım, diyerek ayrılıyoruz. Misafirhane çok yakın. İçeri girince doğru salona giriyoruz. Salonda birkaç kişi oturuyor. Renkli TV seyrediyorlar. TV henüz yeni renklenmiş. Haber saati yakın. Salona birkaç kişi daha geliyor haberleri izlemeye. Saat 20.00 olunca konuşmalar birden kesiliyor. Tüm gözler ve kulaklar TV’de. Haberlerin sonuna doğru, konuşmalar hafif hafif tekrar başlıyor. İlk konuşmacımız Jandarma Komutanı Astsubay Çavuş. Yanında iki de asker var. Baraj Bölgesinden sorumlularmış. Komutan eski görev yerinden anlatıyor. İlçemde ve köylerinde, hırsızlık, adam öldürme, yaralama, kız kaçırma gibi olaylar hemen hemen hiç olmazdı. Eskiden kaçakçılık varmış ama, o da yapılmaz olmuş, diyor. Dinleyicilerden biri, " Neden o insanlar çok mu zenginlerdi ki, hiç hırsızlık olmazdı?" diye soruyor. Aslında sormuyor da, hırsızlık konusunda, hırsızlığın nedeni konusundaki yargısını belirtiyor. Komutan gayet rahat bir şekilde, "Aksine çok fakir insanlardı, tek gelir kaynakları bir tütündü seneden seneye. O da fazla değildi. Fakirliğin yanında, milletin her şeyi dışarıda olmasına rağmen, kimse çalmazdı. Ayrıca, küçükler büyüklere ve halk askerlere memurlara karşı son derece saygılıydı", diyor. Dinleyicilerden birinin "Tekrar o bölgede çalışmak ister misiniz?" sorusuna, "Nerede o günler", diye karşılık veriyor komutan. Neresi bu ilçe diye meraklanıyorum. Sorunca rahat bir nefes alıyorum. Komutanın "Siz neredensiniz?" sorusuna, "İşte oradan", yanıtını veriyorum. Bir yakınlık başlıyor aramızda. Arkadaşlar "Yine buldun birini", der gibi gözümün içine bakıyorlar. (Bir gün de, Cumhuriyet Savcısı olan bir arkadaşı ziyarete gittiğimde, hakimlerden biri tayininin çıktığından ve gideceği ilçeden söz ediyordu. İlçe çok sakin bir yermiş, kavga gürültü olmazmış, hakim ve savcılar için çok rahat bir yermiş, diyordu. Hem tayini çıktığı için, hem de yeni görev yeri için seviniyordu. Katmerli sevinç yani. Merak ettim bu ilçeyi. Bizim ilçeymiş. Şiirden, Ali Yüce’den konuşan biriyle karşılaşabilsek, katmer üç kata çıkardı, herhalde.) Bu arada sırt çantalı iki turist giriyor içeriye. Arkalarından bekçi geliyor. Herkesin gözleri turistlerin üzerinde. Bu saate, bu havada, bu dağlarda bu turistlerin işi ne, diyoruz. Sağlıklı bir cevap gelmiyor. Mühendislerden biri, Misafirhane sorumlusuna, "Akşamdan kalan ekmek ve atıştıracak bir şeyler var mı?" diyor. Biraz sonra konuklara kahvaltı hazırlanıyor. Salonda yatmalarına da izin veriliyor. Acaba biz onların ülkesinde, gece, bir barajın yönetim bölgesinde olsaydık; "Buralarda, bu saatte ne geziyorsunuz?" diye sormadan bize sahip çıkıp, yiyecek bularak, yatacak yer sağlarlar mıydı?" diyoruz, birbirimize. Biraz daha oturup, yatmaya çıkıyoruz üst kata. Odaların tümü iki yataklı. Pencereye yakın yatağı seçiyorum. Kalorifer devamlı yanıyor. İçeri sıcak. Banyoda yirmi dört saat sıcak su var. Balkonlu, sıcacık, iki yataklı, tertemiz odanın eksiği de var tabii. Erken uyanıyorum sabah. Burada yedi saat uyku fazla geliyor insana. Perdeyi çekip dışarıdaki kar örtüsünü seyrediyorum bir süre. Kar, ay ışığı gibi tüm çirkinlikleri örtüyor. (Başka dünyalara götürüyor insanı.) Kahvaltı için restoranta giderken, turistler uyanmamışlardı henüz. Kahvaltıdan sonra okula uğruyoruz. Okul, ilk ve ortaokuldan oluşuyor. Sınıflar kalabalık değil. Okul malzeme yönünden zengin. Ayrıca, yöneticilerin odalarında her konfor var. İtalyanların çocukları kendi okullarına gidiyorlarmış. Onların okulunu göremedik. Öğretmeni de İtalya’dan gelmiş. Baraj, hemen hemen bitmek üzere olduğundan, İtalyanların çoğu memleketlerine veya başka barajlara gitmişler. Çok az bir öğrenci kalmasına rağmen, okulları hâlâ eğitime devam ediyormuş.

Buralara kadar gelip de, Barajı görmeden gitmek olur mu hiç! Bölge Müdürlüğüne gidip isteğimizi iletiyoruz. Makine Mühendisi arkadaş, kimliğimizi alıp birkaç odaya girip çıkıyor. Odalardaki raflar özalit projelerle dolu. Mühendis arkadaşı beklerken, girişte bulunan, barajın maketini inceliyoruz. Baraj hakkında bilgileniyoruz kısmen de olsa. Arazi jeepine atlayıp, Sitelerden ayrılıyoruz. (Bu jeep, ilk görev yerimde bindiğim jeepin aynısı. Üstelik barajda görevli. İlk bindiğim jeep de barajda görevliydi. Elli km’lik yolu, tehlikeli ve yorucu bir yolculuktan sonra, üç saatte alabilmiştik. Kadere bakın ki ilk görev yerimde, tünel çalışmalarını izlediğim barajın bitmiş halini, onüç yıl sonra görmeye gider gibiydim.) Sitelere gelince, sürekli yukarılara tırmanırken, şimdi aşağılara iniyoruz. Onbeş km kadar gittikten sonra, trafik lâmbalarının bulunduğu tünel karşılıyor bizi. Yeşil yanana kadar bekleyip tünele giriyoruz. Tünel uzun sürmüyor. Barajın yönetim binasına giriyoruz. Mühendisler hararetli bir şekilde, trübünler hakkında tartışıyorlar. Zaten duvarda asılı bulunan tek resim de salyangoz şeklinde bir trübün. Tartışmadan sonra asansöre gidiyoruz. Asansör, aşağı inmek için kullanılıyor. Kısa sayılmayacak bir süre aşağılara iniyoruz. Mühendis arkadaş, şu anda -50 metredeyiz, diyor ve asansörü terk ediyoruz. İşte burada kafam karışmaya başlıyor. Baraja girdiğimiz yer, nehrin sularından birkaç metre yükseklikteydi. Barajın yüksekliği l7l m olduğuna göre, demek üzerimizde 200 metreden fazla su var. İçeri çok temiz, serin ve yerler vernikli. Henüz trübünlerin üçü çalışıyor. Diğerleri yapılıyor. Trübünlerin ortasındaki mil görevini yapan demirin ağırlığı l00 ton imiş. (İşte bunu duyunca, taş köprünün üzerinde neden, demirden ikinci bir köprünün olduğunu anlıyor insan.) Trübünlerde, demir milin çevresinde, çeşitli şekillerde sarılmış bakır teller bulunuyor. Uzunluğu, kim bilir, belki de km’leri bulur. İçeride gezerken, barajda kullanılan atık suların toplandığı bir bölümde duruyoruz. Havuzda toplanan atık sular, bakterilerden temizlendikten sonra nehre salınıyormuş. Üstelik bu iş kendi kendine yapılıyormuş. (İnsan bunu görünce, büyük kentlerdeki atık suların, hiçbir işleme tabi tutulmadan denize akıtılmasını düşünmeden geçemiyor.) Labirent gibi yerlerden girip çıkarken, bir panonun önünden geçiyoruz. Panoda sayılmayacak kadar vida ve tel uçları var. İtalyan teknik eleman ne yapılacağını gösteriyor, bizimkiler telleri bağlayıp sıkıyorlar. (İşte bu durumdan etkilenmediğimi söyleyemem.) Yürümeye devam ederek, derivasyon tünelinden karşıya ulaşıyoruz. Başka bir deyimle, barajın altından, bir uçtan diğer bir uca geçiyoruz. Tünelde çalışmalar devam ediyor. Bir süre bekledikten sonra, geldiğimiz yerden geri dönüyoruz. Bu kez bilgisayarların bulunduğu yönetim odalarının birindeyiz. Yazıcılar sürekli yazıyor ve şekiller çiziyor. Baraj, tamamen bilgisayarların kontrolündeymiş. Mühendis arkadaş, sayacın rakamlarını okuyarak, o zamana kadar üretilen elektrik enerjisini hesaplıyor hesap makinesiyle. Kocaman bir trafonun önünden geçerek, asansöre yöneliyoruz. Elli metre sonra yeryüzüne ulaşıyoruz. Bir de barajı yukarıdan görelim deyince, jeepe atlıyoruz. Yukarıda sadece bir set var suyun önünde. Bir de mavi, yeşil ve durgun bir göl. Göle ağaçların görüntüleri aksetmiş. Setten yürüyerek geçiyorum Malatya topraklarına. Set titriyor, ben titriyorum. Gölün büyüklüğü ile setin büyüklüğünü karşılaştırınca, daha fazla titriyorum. Bu set köprü görevi de göremez mi, soruma, evet, diyor mühendis arkadaş. Yüzlerce metre suyun hem altından, hem üstünden geçtik böylece. Yemek saati yaklaştığı için, yemekhaneye doğru gidiyoruz jeeple. Yemekhane, dışarıdan bakınca geçici bir baraka gibi. Fakat içeride her türlü konfor var. Ve de çok temiz. Her taraf pırıl pırıl. Yemeklere bakıyoruz. Neler yok ki? Pizza bile var. Eh, olsun o kadar. İtalyanlar’ın olduğu yerde, Pizza olmaz mı hiç. Mühendislerin masasında oturuyoruz. (İşçilerin masasında oturacak değiliz herhalde.) Yanımızda Elektrik, Elektronik, Makine, İnşaat ve Jeoloji Mühendisleri var. İTܒlü ve DMMA’lar. ODTܒlü ve Endüstri Mühendisi yok içlerinde. Yemekte, eğitim konusunda nasıl sınavdan geçirildiğimi "On Yıldır Amaçsız Yaşamak" ta anlattığım için, burada tekrarlamaya gerek görmüyorum. Çayları içtikten sonra, ilk araba ile Sitelere hareket ediyoruz. Arabada, bir yandan, dağ başlarında kendilerini çevrelerinden tamamen soyutlamış, lüks içinde yaşayan mühendisleri, diğer yanda, dağ başlarında kaderleriyle başbaşa bırakılan gariban İlkokul Öğretmenlerimizi düşünüyorum. (İki sene daha okuyup Ormancı olsalardı, demek gelmiyor içimden.) Arabadan inince tekrar okula gidiyorum. Müdür yardımcısının odasında otururken, başım ağrımaya başlıyor. Soğuk almıştır ya da olağan bir baş ağrısıdır, diyerek bir ağrı dindirici içiyorum. Başım biraz hafifledi gibi oluyorsa da, tekrar ağrımaya başlıyor. Ağrı giderek artıyor. Güçlükle dayanıyorum. Öğretmen arkadaşlar durumu fark etmişler ki, yüksekliktendir, diyorlar. Nefes almakta zorlanmaya başlıyorum. Artık gitmekten başka bir şey düşünemiyorum. Araba tepelerden aşağıya doğru indikçe, daha rahat nefes alıyorum. Başımın ağrısı da giderek azalıyor. Onbeş yirmi dakika sonra tamamen rahatlıyorum. Başınızın ağrısı -l700 m- yüksekliktendir, diyenlerin bir bildiği varmış demek ki.

Şehre vardığımda saat 20.00 civarıydı. Bizim dişçi, "Haber vermeden nasıl kaybolursun, seni her tarafta aradım, tüm arkadaşlarına sordum", diyerek, kızgınlığını dile getiriyor. (Kendimi ne kadar savunmaya çalıştıysam da, o haklıydı.)

Bu sitede oturan insanlar, hiç kimseyle ilişki kurmadan, hizmet (servis) otolarıyla veya yürüyerek işine gidip gelebilir. Çocukları lisede okuyorsa, öğrenci servisleriyle ilçeye gönderip akşam karşılayabilir. Yemeklerini restorantta, işçiyse işçi yemekhanesinde yiyebilir, işçi yatakhanesinde yatabilir. Salonda spor yapabilir, hastalanınca Sağlık Ocağına, doktora gidebilir. İhtiyaçlarını kooperatiften karşılayabilir, camide ibadetini yapabilir. Hafta sonlarında servis otolarıyla gezmek için Diyarbakır ve Elazığ’a gidip gelebilir. Hatta bağlı olduğu Çüngüş İlçesi ile hiç ilişki kurmadan yaşayabilir. Başka bir deyimle, kendini çevresinden soyutlayabilir. Soyutlamışlar zaten. Burada sadece insanlar değil, Siteler de soyutlamış kendini çevresinden.

Karakaya Sitesi işte böyle bir yer.

 

 

ON YILDIR AMAÇSIZ YAŞAMAK

 

Türk Dili Dergisi’nin Nisan l98l (352.) sayısında Cemil Yener, Behcet Necatigil üzerine yazdığı yazıda şöyle diyor: "Bir gün pencereden sokağa bakıyorduk. Bir köpek, başını öne eğmiş, tin tin gidiyordu. ‘Bu köpek gibi yürüdüğün olur mu hiç?’ dedim. Yüzü bulandı: Ne demek o? Güldüm. ‘Bu köpek bir yere gitmiyor. Niçin, nereye gittiğini de bilmiyor. Belki de içinde bir umut var. Benim bu duruma düştüğüm olur’ dedim. Yüzü açıldı. ‘Çoook’ dedi."

Birileri karşısında mesleksel yaşamımın ikinci zor sınavını veriyordum. İlkini Karakaya Baraj Gölü aşevinde mühendislerle yemekte vermiştim. (Üniversite Öğretim Üyelerinin iki kez yaptığı gerçek (formal) sınavda bile, sözünü ettiğim sınavlar kadar zorlandığımı sanmıyorum.) Jeoloji Mühendisi "İlköğretim Müfettişliği" kurumunun gereksizliğini savunuyordu. Ortaya sürdüğü fikirler, İlköğretim Müfettişlerine duygusal yönden karşı olan ilkokul öğretmenleriyle, "İlköğretim Müfettişleri öğretmenler üzerinde tahakküm kuruyor" diyen siyasal parti taraftarlarıyla aynı doğrultudaydı. Öğretmenlerin dışında karşımızda ne çok insanın olduğunu bir kez daha görmüştüm. Pencerenin yanında oturan mühendis de; "Bizim çocuklarımızın TV, video, para, spor salonu, giyecek, beslenme...vb. her şeyleri var. Köylerden, mezralardan gelenlerin ise yok. Yağmurda, karda yaya gelip gidiyorlar. Çoğu kez şemsiyeleri olmuyor. İnsafa gelerek bazen arabalarımıza alıyoruz. Öğleyin sadece ekmek yiyorlar. Ama, teşekkür’ü, takdir’i hep onlar alıyorlar, neden?" demişti. Arkasından, "Bizim çocuklarımızın teşekkür, takdir almaları için ne yapmalıyız?" diye eklemişti. "İlköğretim Müfettişliğinin gereğini anlatma konusunda başarılı olamamışsam da; teşekkür, takdir konusunda başarı kazanmıştım. Diğer mühendisler, de "Bizim çocuklarımızın her şeyi var, başarısızlıklarında en büyük etkenlerden biri budur" demişlerdi. Nelerin yapılması gerektiği konusunda ise, "Düzenli çalışma alışkanlığı kazandırılması", yanıtıyla ortak karara varmışlardı. Örneğin, "Benim başarımdaki temel etken, düzenli çalışma alışkanlığıdır", diyordu mühendisin biri.

İkinci zor sınavımı ise, kente dönemeyip zorunlu olarak kaldığım öğretmenlerin evinde veriyordum. Dördü karı-koca olmak üzere beş öğretmen bir araya gelmişlerdi. Plan Defterlerini, -her noktasıyla eleştirdiğim halde- önüme uzatıp tümüyle incelettikleri yetmiyormuş gibi, bir de durmadan soruyorlardı: Öğretmenlik Yeterlik Sınavından, öğretmen iken aldığım raporlara kadar... Çocuklar ağlamasa, başım ağrımasa, sigara dumanı rahatsız etmese, sınav mutlaka daha rahat geçerdi. (Bu arada, şimdiye kadar birçok yaşlı-başlı ve genç müfettişle birada oturduklarını fakat kendilerine Planlar konusunda hiç Rehberlik yapılmadığını, dile getirdiler.) Öğretmenlerin planlarını incelerken, "amaç, konu, davranışlar, işleyiş, değerlendirme" konularında öğretmenleri az da olsa bilgilendirmiş, bilgi eksiklerini bir derecede gidermiş, özellikle amaç veya hedef’in ne olduğunu, konuların nasıl belirlenmesi gerektiğini kavratabilmiştim. Sınav bittikten sonra, geçen yıl teftiş edip rehberlik de yaptığım öğretmen, "Biz on yıldır amaçsız yaşamışız, amaçsız öğretmenlik yapmışız da, haberimiz yokmuş hocam" diyerek sonucu açıklamıştı. Diğer öğretmenler de onaylamışlardı bu yargıyı. Sözü edilen öğretmenler, gerçekte başarılı ve "iyi", "çok iyi" rapor alan öğretmenlerdi.

Amaç, varılmak istenen nokta, olarak tanımlanıyor. Başarılı gördüğümüz öğretmenler, varacakları noktadan habersiz iseler, acaba nereye varabilirler? Varılacak nokta bilinmezse, hangi yol bizi oraya götürür?

Eğitim, diğer bir deyimle "davranış kazandırma" olayı, "Niçin, nereye gittiğini bilmektir, içinde bir umut olmasa bile (!)"

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YOLUN SONU VE ÖĞRENCİ KÜTÜK DEFTERİ

 

Millî Eğitim Müdürlüğünde, -ilçenin eğitim haritasına bakarak- gideceğimiz köyleri üç hatta ayırıp paylaşıyoruz. Ben Baraj Gölü civarındaki köyleri dolaşacağım; başkan dağ, diğer arkadaş Fırat kıyısındaki köyleri dolaşacak. Hem bölgede, hem meslekte yeniyim henüz. Arkadaşların ikinci senesi. Bilmediğim yerlere, bilmediğim kişilerle, nasıl gideceğimi, nerelerde konaklayacağımı düşünürken, Millî Eğitim Müdürü telefonu kaldırıyor ve Şube Müdürüyle konuşmaya başlıyor. (Şube Müdürünün odası koridorun diğer yanında, müdür odasının tam karşısında bulunuyor. Aralarındaki uzaklık en fazla beş metre. Kapılar açıksa, rahatça konuşulabilir. Üstelik telefon dahilî değil haricî. Başka bir deyimle, Şube Müdürüyle yapılan telefon görüşmesinin parasal bir yükü var. Oysa aynı görüşme, zile basılarak, odaya çağırılarak da yapılabilir. Biz müfettişler, arabasız, kılavuzsuz, köylerdeki, obalardaki, mezralardaki, komlardaki okullara gidecek, birilerinin yanında zorunlu konuk kalacak, müdürler ise odadan odaya dış telefonla -ücretli- görüşecek... Bu durum karşısında müfettişlik daha da zorlaşıyor.) Çayları yudumladıktan sonra, hafta sonunda burada buluşmak üzere ayrılıyoruz. Köy arabalarının durduğu yere gelince, şoförler beni apar topar bir taksiye bindiriyorlar ve diğer yolcuları aramaya gidiyorlar. Eksik tek yolcu tamamlanmış da. Birkaç dakika sonra, kahverengi Renault ile hareket edip, yılan gibi yollardan dağlara tırmanarak bilinmeyenlere doğru gidiyoruz.

Arabada ben, teftişe gideceğim köylerden birinin İmamı ve iki köylü vatandaş olmak üzere dört kişiyiz.İmam, hemen hemen tüm yol boyunca Devlet’i eleştiriyor. (Eleştirilerini herhalde bana duyurmak istiyor. Çünkü köylülerle sürekli iç içe ve birlikte yaşıyor.) Sabrım tükeniyor. Sanki ben devletmişim, ben hiç sıkıntı çekmiyormuşum gibi. "Sadece devleti eleştirmekle bu sorunlar çözülemez. Oysa, bu sorunların birçoğunu siz çözebilir ve böylece birçok sıkıntıdan kurtulabilirsiniz!" diyorum, sertçe. Konuşmalar birden kesiliyor. Sessizce yolculuk yapıyoruz bir süre. Benim yolum bitiyor ve köyün durağında iniyorum. Yol, köyün üzerinden geçiyor. En yüksekteki ev bile yola yetişememiş. Köyün altından, ortasından geçen birçok yola rastladım da, üstünden geçene ilk defa rastlıyorum. "Dağ ne kadar yüksekse, yol üzerinden geçer", atasözü burada, "Köy ne kadar yüksekse, yol üzerinden geçer", olmuş. Elimde çantayla, hareketsiz, kuşbakışı seyrediyorum köyü bir süre. Köy, Fırat’a akan susuz bir derenin kenarında kurulmuş. Ağaçlık. Hemen hemen hiç düzlük yok. Dar bir V gibi, araziye oturmuş. Yağmurlu ve karlı havalarda, ayağınızın kayması durumunda önce dereye, sonra Fırat’a akmak mümkün. Okul binalarıyla mezarlık sınır. Mezarlık, arazisinden verilen yere okul yapılmış. (Toprak sıkıntısı olan başka köylerde de mezarlığın bir bölümüne okul yapıldığını ve çocukların mezarlığı oyun alanı olarak kullandığını gördük.) Elimde çantayla okula doğru yürüyorum. Bahçenin kenarı tel file ile çevrilmiş. Bahçede galvanizli sacdan yapılmış bir su deposu var. (Bu depo ne işler açmıştı başımıza.) Okula girip kısa bir dinlenmeden sonra teftişe başlıyorum. Başarı, yorgunluğumu gideriyor. Teftişi bitirip lojmana giriyoruz. Öğretmen arkadaş, tel fileyi ve su deposunu barajda iş yapan bir şirketten sağladığını söylüyor. Evde iki TV var. Biri çok, diğeri iki renkli. Köyün konumundan dolayı, TV yayınlarını net izleyebilmek, başka bir deyimle, sesle görüntüyü bir arada istenilen düzeyde bulabilmek mümkün değil. Bunun da çaresini bulmuş bizim öğretmen arkadaş. Renkli TV’yi görüntüye, renksizi sese ayarlamış. Çok da güzel eylemiş. Bu iş için fazladan biraz kablo, biraz da fiş kullanmış, o kadar. İşte pratik zekâ diye buna derler. Geç saatlere kadar oturup, TV izliyoruz. Biraz da, kitaplarımı, notlarımı çıkarıp Program Geliştirme anlatıyorum. (Birileri Program Geliştirme anlattığımı görse, kim bilir ne kadar mutlu olurdu.) (Öğretmenlerimiz karı-koca. Gayretliler, başarılılar. Galiba böyle olduğu için bizleri çok rahatsız ettiler. Bir soruşturma konusu, sözünü ettiğim su deposuydu. Öğretmenlerin okulda olmadığı bir gün, muhtar su deposunu alıp evine götürür. Öğretmen, depoyu geri getirmesini, deponun okulun olduğunu söyler ve muhtarla tartışırlar. Bunun üzerine öğretmen arkadaş, sudan bahanelerle şikâyet edilir, Kaymakamlığa. Öğretmen, mühendislerle iyi ilişkiler kurup, okula bir su deposu kazandırmanın ve binbir güçlükle okula getirmenin ödülünü alır böylece(!) Yaptıkları bununla da kalmaz bizim öğretmen arkadaşın. Elektrikten anlamaktadır. Köyün sık sık arıza yapan elektrik trafosunu onarmakta, köylüleri karanlıktan kurtarmaktadır. Bu da iyiliğe geçmez. Yine şikâyet edilmektedir bizim öğretmen arkadaş sudan bahanelerle. Elektrik arızası ile öğretmeni şikâyet etme arasında ilişki kurmak tabi ki zor. Durum şöyle: Elektrik trafosu arızalandığı zaman, muhtar kendi arabasıyla ilçeye gidip TEK’ten eleman getirmekte, arıza giderildikten sonra onu geri götürmekte, böylece köy bütçesinden para almaktadır. Bizim öğretmen arızayı giderince, köy bütçesinden para alamaz duruma gelmiştir. Bunun için yine sudan bahanelerle şikâyet eder öğretmen arkadaşı. Ayrıca, öğretmen arkadaşın bir suçu daha vardır. İlçeye kendi arabasıyla gidip gelirken, köylüleri almaktadır. Böylece muhtarın yolcuları, dolayısıyla geliri azalmaktadır. Bundan dolayı şikâyet dilekçesinde, "Öğretmenin dolmuşçuluk yaptığını, devlet memurlarının esas görevlerinin dışında bir iş yapamayacaklarını" belirterek, gereğinin yapılmasını ister.)

Sabah çıkıyoruz öğretmen arkadaşla. Bir süre arabayla gidiyorsak da, yağmur sularının yolda yaptığı tahribatlar ve yolun kısa bir süre sonra bitecek olması nedeniyle, yürümekte karar kılıyoruz. Görüş alanımızda dağ sıraları ve dağ sıralarının hemen altında Karakaya Baraj Gölü var. Ölü deniz gibi son derece hareketsiz. (Canlar yakan, evler yıkan Fırat bu değil sanki. Atatürk Orman Çiftliğindeki uyuşturulmuş aslanlar gibi, dağın kıyısında uyuyor.) Yürüdükçe, yoruldukça bir daha, bir daha seyrediyoruz bu yeşil mavi denizi. Tüm yorgunluklarımızı alıp götürüyor. (Kameramanlar, özel TV’ciler, TRT’ciler, fotoğrafçılar, ressamlar neredesiniz? Bu güzelim görüntülerden mahrum bırakmayın insanları!) Yürürken dut ağaçları ve futbol sahası dikkatimi çekiyor hemen. Dut ağaçlarının çok yaşlı olduğunu ve burada geçmişte ipek böcekçiliği yapıldığını anlatıyor öğretmen arkadaş. Futbol sahasına gelince, aslında buralarda fazla bir düzlük yok. Belki de olan tek yerde Futbol Sahası kurulmuş. Kaleler, öyle uydurma ağaç ya da demir direklerle değil, demir boruların birbirlerine kaynak edilmesiyle yapılmış. Fileleri de var üstelik. Yalnız bu fileler ipten değil teldendi. (Aslında tel fileler yok. Tel fileleri, okul bahçesinin önünden getirip ben yerleştirdim, zihnimde.) Saha dümdüzdü. Barajda çalışan personel, dinlenme saatleriyle, iş saatlerinin dışında hep burada olurmuş. İşçi ve teknik elemanların, iş dışındaki tek ortak yaşantı alanları burası olsa gerek. (Çünkü, yatakhaneleri, hatta yemekhaneleri bile ayrı da.) Haydi gel de küçümse oyunun gücünü artık!

Bir saat kadar yürüdükten sonra, birkaç dakika oturup dinleniyoruz. Karşıda Baraj Gölünde biten bir yol görünüyor. Öğretmen arkadaş, orada, Barajdan önce bir köy bulunduğunu, köyün kamulaştırıldığını ve köylülerin göçürüldüğünü, barajın kapaklarının indirilmesiyle de köyün sular altında kaldığını anlatıyor. Bunun üzerine bir daha, bir daha bakıyorum "yolun sonu"na. Sudan başka hiçbir şey görülmüyor. Yürümeye devam ediyoruz inişli çıkışlı dağ yollarından. Bir dere kesiyor önümüzü. Bu dere susuz derelerden değil. Çok hızlı ve sesli akıyor. (Acelesi var. Fırat’a su yetiştirmeye çalışıyor. Sanki kocaman Fırat’ın kendisine ihtiyacı varmış gibi.) Karşıya geçeceğiz de, nasıl? Kısa bir araştırmadan sonra, doğal köprüyü buluyoruz. Köprü, çınar ağacından oluşuyor. Çınar, dereyi enlemesine kesecek şekilde eğilmiş. Yanında ve karşısında diğer ağaçlar var. Bu ağaçlar korkuluk görevi görüyor. Derenin orta yerine kadar -çünkü çınar burada bitiyor- yandaki ve üstteki ağaçlardan tutunarak yürüyor, sonra karşıya atlıyoruz. Bu işi önce, kılavuzluk yapan öğretmen arkadaş yapıyor. O karşıya geçtikten sonra, çantamı atıyorum. Yakalayıp bir kenara bırakıyor. Sonra ben çıkıyorum çınara, yani köprüye. Diğer ağaçları tutarak, köprünün kaldırıp kaldıramayacağını kontrol ettikten sonra yürüyüp atlıyorum. Karşıda öğretmen arkadaş, ellerini uzatmış bekliyor. (Çınar Köprülerle ilk kez, ilk görev yerim olan Yeşilderede, bir bahar sabahı balığa gittiğimizde karşılaşmıştım. Çobanlar, Çayırğan Dere üzerinde bulunan çınarları karşılıklı keserek yapmışlardı Çınar Köprüleri. Yalnız bu köprülerin bir de özelliği vardı. Örneğin, bu köprüleri yapabilmek için, sadece karşılıklı iki çınarın olması yetmiyordu. Ayrıca bunların derenin ortasına doğru eğimli olmaları gerekiyordu. Bundan sonra, çınarlar köklerine yakın bir yerden, bedenleri-gövdeleri eğilene kadar balta ile kesiliyor ve öyle bırakılıyordu. Daha fazla kesilmesi durumunda, köprü hem çobanları taşıyamazdı, hem de derenin sularıyla birlikte -köprü- gidebilirdi. Karşılıklı olarak iki ağacın aranma gerekçesi ise, hem karşıya geçmek, hem de karşıdan geçmek içindi. Ah bu çobanlar, az köprü yapmamış, az çınarın canına okumamışlardı. Ormancı İbrahim Çavuş –rahmetli-görse, affetmezdi ama, buralara gelemezdi ki.) Bir saatten fazla -son yarım saati de oldukça dik olmak üzere- yol yürüdükten sonra ilk köyümüze varıyoruz. Okulda iki derslik, bir dersliğin yarısını dolduramayacak kadar öğrenci var. Köylüler genellikle İstanbul’a göçmüşler. Ders teftişinden sonra Yönetim Defterlerini istiyorum. Defterler arasında iki tane Öğrenci Kütük Defteri geliyor. Neden iki defter olduğunu soruyorum. Öğretmen, Defterin birinin yolun sonunda, görülmeyen, sular altında kalan köyün ilkokuluna ait olduğunu söylüyor. Köy sular altında kalmaya başlayınca, köylüler Öğrenci Kütük Defteri’ni getirip bu okula bırakmışlar. İşte bir ilkokuldan kalan tek belge bu Defter.

(Bir gün de Trafik Denetleme Müdürlüğünün önünde bekliyorum. Polislere, gideceğim köyü ve nasıl gidileceğini soruyorum. Memurun biri, "Hocam ben sizi şimdi gönderirim", diyerek bir taksi durduruyor ve gideceğim yeri söylüyor. Arabaya binince, şoförün ilk sözü, "Memleketiniz nere hocam?" oluyor. Söyleyince hemşehri çıkıyoruz. Bizim ilçeden, un değirmenini satın aldığımız Celil Usta’nın akrabasıymış. "Hatay nire, Diyarbakır nire", böyle tesadüf olur mu, demeyin. Oluyor işte. Hemşehrim, kısa bir süre sonra, "İşte burası hocam", diyerek okulun önünde indiriyor beni.

Okula girip müdür odasına geçince, masanın üzerinde küçük bir daktilo görüyorum. Hayrola öğretmenim, bu daktilo ne geziyor burada, deyince, öğretmen; "Hocam burada bir kooperatif varmış. Köylülerin çoğu Mersin’e göçünce, kooperatif dağılmış. Kalanlar da, daktiloyu getirip okula teslim etmişler", diyor. Köyde çok az ev kalmıştı. Bunlar da yakında göçeceklermiş, akrabalarının yanına. Köy, ağa köyüydü ve evlerin yeri dahi ağanındı. Terk edilen evlerin hiçbirinin çökmedik damı kalmamıştı. Kerpiç (toprak) duvarlarının bir kısmı çökmüş, kalanı da çökmek üzereydi. Muhtemelen bir-iki yıl içinde, kalan köylüler de göçecek ve toprak evler yıkılıp, toprağa karışacaktı. İşte, köyden kalan tek kanıt ise, belki de bu sarı daktilo olacaktı.)

(Bir teftiş gezisinde de, Seyit Öğretmenin okulunda bir ilaç dolabı ile karşılaşıyorum. Bu dolabı nereden ele geçirdiniz, deyince, Seyit Öğretmen; "Hocam buraya bir Sağlık Ocağı açılmış. Fakat, köy uzak diye, ne ebe, ne de hemşire durdurmak mümkün olabilmiş. Gelen gitmiş, giden gelmemiş bir daha. Derken, kadroyu ilçe merkezine almışlar. Bu Dolabı da okula vermişler" diyor. İşte bir Sağlık Ocağından kalan tek Demirbaş’tı bu ilaç dolabı. Şimdi, kitaplık olarak hizmet veriyor çocuklara.)

Teftişi bitirip diğer köye geçiyoruz. Köy, dağın zirvesine yakın. Nisan sonları olmasına rağmen, güneş görmeyen yerlerde hâlâ kar var. Öğretmen sıkıntılar içinde. Öğrenci sayısı oldukça az. Teftiş uzun sürmüyor. Kısa bir dinlenmeden sonra tekrar yola düşüyoruz. Gidişimiz, buraya gelişimiz kadar zor olmuyor. Hep aşağılara iniyoruz. Gelirken dengesi bozulan ayaklarımız düzeliyor. Düzeliyor da, bizde yürüyebilecek derman kalmamış. Kısa aralıklarla sık sık nefesleniyoruz. Doğal Köprünün yanına gelince, karşıki dağda kayadan fışkıran bir su görünüyor. Su zerrecikler halinde, metrelerce uzaklara fırlıyor da, Göle ulaşamıyor. (Ey TV’ciler, gazeteciler, fotoğrafçılar, bu görüntüleri de insanlardan esirgemeyin, ne olur! Hem sizin işiniz de bu ya. Dört saat yürümeye değer doğrusu. Ayrıca, su zerrecikleri prizma görevi yaptığından, çok renkli, çok doğal, çok güzel görüntüler elde edersiniz. İnanın yorgunluğunuz boşa gitmez, zahmetinize değer.)

(Safinaz, Sen böyle doğal güzellikleri göremezsin. Çünkü Müfettişlik yapmıyorsun. Sahi şimdi ne yapıyorsun?)

Araba yoluna yaklaştığımızda, öğretmen arkadaş ayaklarına ve vücuduna olan hakimiyetini kaybediyor. Ayaklarını nereye atıyorsa, vücudu oraya devriliyor. Benimse, terden kuru ipliğim kalmamış. Tam dört saatin üzerinde yürümüşüz. Arabada hiç konuşmuyoruz. Sadece yürümeye değil, konuşmaya da halimiz kalmamış. Yol boyunca, sadece Yolun Sonunu ve Öğrenci Kütük Defteri’ni düşünüyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAVUN ACISI NE Kİ ! …

 

Doğuya doğru yürüyoruz hep. Güneş ışıkları ok gibi giriyor gözlerimize. Basık bir hava var üzerimizde. Neyse ki bu yolculuk kısa sürüyor. Bugün teftiş edeceğimiz ilk okula varıyoruz. Okul düzenli ve temiz. Arkadaş Ders Teftişi yapıyor, ben Yönetim. Tabi bu arada biraz da Günlük Planlar üzerinde konuşuyorum. Teftiş, üç saat kadar sürüyor. Öğretmeni başarılı bulunca güne rahat başlıyoruz. Gideceğimiz yerlerin planını yapıp okuldan çıkıyoruz.

Okulun önünde iki insan duruyor. Biri orta yaşın üzerinde bay, diğeri genç bir bayan. Okulun kapısı kuzey tarafta olduğundan, binadan çıktığımızı fark edemiyorlar. Şalvarlı, şapkalı, yeni sakal traşı olmuş amca, sırtını, duvara dayalı bulunan merdivene yaslamış. Güneşleniyor olmalı. Ellerinde bal sarısı –renginde- bir tespih var. Fakat çekmiyor. Gözlerini bir noktaya dikmiş, hareketsiz bakıyor. Kendisi buralarda, aklı kim bilir nerelerde. Ocağın lojman kapısı yanında, bana dört beş metre kadar uzakta genç bir bayan duruyor. Başını arkadan bağlamış, bir oturakta oturuyor. Sırtında kolsuz bir hırka var. Yüzü benden yana, gözleri yere bakıyor. Başı elleri arasında, derin düşünüyor. Arkadaşların yürüdüğünü görünce, hareket ediyorum yerimden. Yanına gelene kadar, konumunu değiştirmiyor, bayan. Derken, birden ayağa kalkıyor. 0 derin düşünceler içindeki bayan, yerini aniden canlı, güler yüzlü birine bırakıveriyor. Bana doğru yaklaşıyor. "Hoş geldiniz hocam" deyip hal-hatır soruyor. Kısa bir sohbetten sonra, "Bugün misafirimiz olun", diyor. Bu arada kendisinin köyün ebesi, amcanın da babası olduğunu öğreniyorum. Amca da yanımıza geliyor. Amca ile de hoş-beş ediyoruz. Memleketimi soruyor, memleketini soruyorum. "Nasıl buldunuz buraları amca?" diyorum. Usulen, "iyi" diyor. Arkasından, "Biz de köylüyüz ama, buralar bizim köylere hiç benzemiyor", diyor. "Bugün misafirimiz olun", diyor amca da. Aynı öneriyi amca da yapınca, Ebe Hanım’ın gözleri ışılıyor. Arkadaşımla ayrı hatlara gideceğimizi, daha teftiş edecek altı öğretmenimin bulunduğunu ve bunların hafta sonuna kadar bitirilmesi gerektiğini belirtiyorum. Ebe Hanım, söylediklerimi dikkatlice dinledikten sonra, başını hafifçe kaldırıyor. Gözleriyle geniş bir açı çiziyor. Bakışlarını bir noktada toplamıyor. Yumuşak, sevecen bir sesle tekrar, "Ne olursunuz hocam, bu akşam gitmeyin, yemek yer sohbet ederiz", diyor. Bakışları dalıyor, kaybolup gidiyor. Bense tekrar, ziyaret edilmesi gerekli çok öğretmenimin bulunduğunu belirterek izin istiyorum. Kaybolan gözler birden aşağı düşüyor. Arkasından alnı. Titrek, hafif bir sesle, "peki" diyor. Bu arada diğer arkadaşlar da ulaşıyorlar. Vedalaşıp, yolumuza devam ediyoruz. 0 gün Salı’ydı ve hakkımız olan lojmandan vazgeçmediğimiz için Millî Eğitim Müdüründen azar işiteli henüz yirmi dört saati geçmemişti. Buna rağmen, biz vatan kurtarmaya kararlı olduğumuzdan, hafta sonuna kadar kararlaştırdığımız köyleri bitirecek ve birilerinin ya da ikilerinin üst görevlere yükselebilmeleri için merdiven olacaktık. Bir buçuk saat kadar yürüyüp üçüncü, oradan iki buçuk saat kadar, toplam beş saat yürüyüp dördüncü köyümüze ulaşıyoruz. Akşam lojmanda dört öğretmen arkadaş var. Birisi, sadece buralardan kurtulup gitmek için memleketinden memur bir bayan bulup resmî nikâh yaptığını ve atama kararnamesini beklediğini; bir diğeri yine resmî nikâh yaptırdığını ve kararnamesini beklediğini; üçüncüsü ise, Valinin koruması olan bir hemşehrisinin tayinini şehre yakın bir köye yaptıracağını söylüyor. Başka bir deyimle, tayin yaptıramayanların oranı dörtte bir. Şimdi Egeli Ebe Hanım’ın buralarda konuşabilecek, dertleşebilecek bir arkadaşı da yoksa, -ki yok- ne yapsın? Ebe Hanım’ın "Ne olursunuz hocam. Bu akşam gitmeyin, yemek yer sohbet ederiz", demesi, "ayrılık"gibi sonradan etkilemeye başlıyor. Bu olayı uzunca bir süre düşünüyorum ve uzunca bir süre etkisinden kurtulamıyorum. Neydi beni bu kadar düşündüren, neydi beni bu kadar etkileyen olay?

Köy yollarında hem yürüyor, hem düşünüyorum. Beni etkileyen, Ebe Hanım’ın güzelliği mi, kaybolan bakışları mı, bir-iki cümlelik konuşması mı, yoksa bunların gerisindeki bir şey mi? Güzellik dersek, değil. Çünkü, olağanüstü bir güzelliği yoktu. Bakışları mı, hiç değil. Çünkü ne anlamlı anlamlı bakmış, ne de bakışlarıyla bir şeyler söylemişti. (Bir kez manalı bir bakışla, bir nikâhta karşılaşmış da, bağları çözülen dizlerimle, oturaklara kadar zorlukla gidebilmiştim. Bu durumu bir arkadaşım fark etmiş ve aramızda şöyle bir konuşma geçmişti: "Bu bayanın sana ne söylediğini biliyorum./Hayır, bir şey söylemedi./Biliyorum, çünkü aynı şeyleri bana da söyledi./Nikâhta böyle şeyleri söyleyecek fırsatı yok ki?/Her şey dille söylenmez ya./Peki ne söyledi? /O’nun, yani beyim olacak kişinin mevkisi sizlerden yüksek ama, ben sizleri tercih ederdim." Konuyu değiştirdim. Zaten kısa sayılmayacak bir süre bankta oturduktan sonra, arkadaşların yanına gelebilmiştim.) Hatta bakışlarımız çakışmamıştı bile. Konuşmasına gelince, hepsi iki kez yinelenmiş, bir cümlelik konuşma: "Ne olursunuz hocam, bu akşam gitmeyin, yemek yer sohbet ederiz." Yemek yiyip, sohbet etmek için böyle ısrar edilmezdi herhalde. Peki neden bu kadar ısrarlı davranmıştı, Ebe Hanım? Önceden herhangi bir tanışıklığımız da yoktu. Hakkımızda bildiği tek şey, köy ya da okula iki üç saat önce iki müfettiş geldiği idi. Teneffüste kimse ile de görüşmemiştik. Çocukları dışarı çıkarmış, fakat öğretmenle konuşarak ”yönetim” teftişine devam etmiştik. Bu ısranın nedeni, dağlar arasındaki ilk görev yerimde karşılaştığım sorunlar olabilirdi. Mesleğimin ikinci yılında -köylülerle konuşabilecek konuları birinci yılda bitirdiğimiz için- değişik konuları konuşabilecek, daha doğrusu sıkıntılarımı paylaşabilecek birilerini aramaya başlamıştım. Sırf bu nedenle, akşamları çay demledikten, yanına da bir tabak bisküvi koyduktan sonra, birileriyle birlikte içebilmek için, okulun toprak damına çıkıp, yoldan geçecek, hiç bilmediğim, yabancı birilerini beklediğim anlar olurdu. Başka bir deyimle, "Gönül ne çay isterdi, ne çayhane; gönül bir dost isterdi, gerisi bahane." Böyle zamanlarda gelebilecek herhangi bir Sıtma Savaş Memuru, bir Orman Korucusu, bir hayvan tüccarı, askerden yeni gelen bir genç ya da bir öğretmen arkadaş, dünyanın en mutlu kişisi ederdi beni. Bazen bunlardan birinin geldiği de olurdu hani, çoğunlukla gelmeseler de.

Hafta başında yürüyerek başladığımız seyahat (ya da teftiş), hafta sonunda yürüyerek bitiyor. Arabanın denk geldiği bir köyde, ayrılıyorum öğretmen arkadaştan. Şehre yorgun, bitkin varıyorum. Köylere çıkan müfettişler, gözlerinden ve yüzlerinden belli oluyor. Öğretmen evine uğrayıp kısa bir yorgunluk atıyorum. Salonda, kolonun yanında oturan bir öğretmen arkadaşı hatırlıyorum. Tayininin çıktığını, fakat yerine atanacak bir öğretmen bulunamadığı için görevinden ayrılamadığını söylemişti. Görevden ve köyde çalışmaktan değil de, artık köylülerle paylaşabilecek bir şeyi kalmadığından yakınmıştı. Cumartesi Pazar günleriyle, yağmurlu, karlı havaları hiç sevmediğini söylemişti. "Neden?" deyince, "Haftaiçi günleri, sınıfta ders yaparak, teneffüste çocuklarla oynayarak, farkında olmadan geçiriyorum da, akşamları ve hafta sonları ‘yalnızlıktan’ çıldırıyorum", demişti. "Peki, köylülerle konuşmuyor musun?" dediğimde, "Konuşacaklarım bitti", demişti. Yağmurlu, karlı havaları ise, ilçedeki ve diğer köylerdeki arkadaşlarına ulaşmasını engellediği için sevmediğini, belirtmişti. TV henüz elektrik gelmediği için yoktu. Radyo ise, yetmiyor, demişti. Kendini değil de, sanki beni, benim ikinci yılımı anlatıyordu. (İlk görev yerimde dersi, sabahları saatinde başlatır fakat, akşamları hava kararmak üzereyken bitirirdim. Çocukları gönderdikten sonra, lambanın camını yıkayıp sobayı tutuşturana kadar ortalık tamamen kararırdı. Yemeği sobanın üzerine oturttuktan sonra, soba geçinceye kadar yatağa uzanır, biraz uyuyup dinlenirdim. Yemeği yedikten sonra l9.00 haberleri gelirdi. Haberleri tüm ayrıntılarına kadar dinler, bu arada hiçbir şeyle ilgilenmezdim. Çünkü, dünyaya açılan tek pencerem, Standart marka el radyomdu. Haberler, Spor ve Hava Durumu bitene kadar saat 20.00’ye yaklaşırdı. İşte bundan sonra, YAY-KUR (Yaygın Yüksek Öğretim Kurumu; Bugünkü Açıköğretim Fakültesi) başlayana, saat 22.00’ye kadar geçmek bilmeyen iki saatlik bir zaman dilimi vardı. Özellikle sevmediğim ev işlerini bu saatlerde yapmaya çalışırdım. Biraz da defter ve kitaplarla oyalanır, zihnimden geçenleri yazmayı denerdim. Saat 22.00’de YAY-KUR müziği başladığında, dünyalar benim olurdu. 23.00’e kadar Ankara, 24.00’e kadar Erzurum Radyosunda aynı dersleri büyük bir zevkle dinlerdim. İlk istasyondaki seslerin cızırtılı olması, güç anlaşılması, dersleri dinlememe engel olamazdı. Hafta içi günler, 20.00-22.00 saatleri dışında, kolay geçerdi de, hafta sonları sorun olurdu. Çünkü, YAY-KUR dersleri yoktu radyoda. Kar indi mi, ne şehre, ne de diğer köylere gidebilirdik. Zaten köyleri gezmeyi geçen yıldan bitirmiştik. Kar yağmadığı zamanlar, yağmur olurdu. Hiçbir yağış olmadığı günler ise, şehre gidiş-geliş resmen bir eziyetti. Çünkü, 04.00-04.30’da kalkacak otobüse yetişebilmek için, ya akşamdan, ya da 02.00’den kalkıp yola düşmek ve yaklaşık iki saat yürümek gerekliydi. Akşam yola çıksak, kalacak yer, gece yola çıksak karanlık sorun olurdu. Otobüse bindikten sonra ise, soğuktan donarak, her durakta yolcu alarak, beş saatlik bir yolculuktan sonra, 09.00’da şehre varır, l3.00’de geri dönerdik. Dönüşte, aynı sıkıntıları, aynı sorunları -sil baştan, tekrar- yeniden yaşardık. Yine de o bölgedeki en şanslı öğretmen bendim. Çünkü sadece iki saatlik yaya yolum vardı. Otobüslerin niçin bizim köye gelmediğini anlatmaya gerek var mı? Sırf bu sıkıntılar nedeniyle, birinci yarıyıl üç ay boyunca şehre inmemiştim. Hafta sonlarındaki sıkıntılı gün sayısını, Cumartesileri ders yaparak bire indirmiştim. Böylece, epey de rahatlamıştım.)

İlçenin köyleri, iki müfettişle bir haftada bitmez herhalde. Ertesi hafta, diğer bir arkadaşla, kuzeydeki köyleri geziyoruz. Önce şehirlerarası bir yolculuk yapıyoruz. Sonra geçen yıl bu bölgeye bakan arkadaşlardan aldığımız adres üzerine köy arabalarının durduğu garaja gidiyoruz. (Yolumuz üzerinde bulunan Postane ve postanenin girişinde asılı bulunan jetonlu telefon birkaç yıl öncesine götürüyor beni. Çabuk topluyorum kendimi. Hızla uzaklaşıyorum oradan. Arkadaşım "Niye hızlandın?" diyor. Sevgilinin sesini, bu telefondan duymak istemiştim bir kez, diyemezdim ya.) Necati Ustanın arabasına binip, son durakta, daha doğrusu arabanın gidebildiği son yerde iniyoruz. Komşu ilin öğretmenleriyle, kısa bir söyleşiden sonra, illerinin sınırı olan dereye kadar birlikte geliyoruz. Bize okulu gösterip geri dönüyorlar. Derede bir köprüyle karşılaşıyoruz. Köprü, derenin en dar iki yakası arasına yapılmış. Yanında küçük, dikenli bir ağaç var. Köprünün ayakları, derenin iki yakasına yaslanan bir metre kadar uzunlukta iki küçük duvardan oluşuyor. Ayakların üzerine, balta ile ikiye yarılmış, ağaç gövdeleri uzatılarak yerleştirilmiş. Üzerinden geçerken, ağaçlar yerinden oynuyor. Onbeş-yirmi dakika sonra ilk köye uğrayıp, "müdür yetkili öğretmen"le birlikte, dağın eteğindeki köye tırmanıyoruz. Az öğrencisi, tek öğretmeni bulunan bu okulu bugün teftiş edebilmek amacındayız. Çocuklar dağılmak üzereyken okula ulaşıyoruz. Okulun önünde, dama tutturulmuş, bayrak direği görevini yapan kuru bir kavak duruyor. Kavağın gönder görevini yaptığını, ucundaki iplik makarasından ve buraya kadar uzanan ipten anlıyoruz. Okulun üç duvarı, bir kapısı, iki penceresi var. Taştan yapılmış, sıvasız, toprak damlı, yerden yüksekliği ancak iki buçuk metre olan binanın okul olduğunu, okul yazan levhayla, çocuk sesleri anlatıyor. Basamak görevi yapan bir taşa basarak okula, yani dersliğe giriyoruz. (Çünkü okul dediğimiz yer, bir derslikten ibaretti.) Tavanın yüksekliği boyum kadar. Yürürken sürekli başımı eğiyorum. Dersliğin alanı yirmi metre kare kadar. Arkadaşımın boyu kısa olduğu için, Ders Teftişini ona veriyorum. Ben Yönetim Teftişi yapıyorum. Ders Planları üzerinde konuşuyorum. Okulun üç duvarlı olma gerekçesini teftiş sırasında anlıyoruz. Dördüncü duvar, dağın oyulmasıyla meydana gelmiş. Böylece hem duvara gerek kalmamış, hem de okul yeri sağlanmış. Abartmasız, 80, değilse 70 derecelik eğime sahip bir yerde, dağlar oyulmadan okul yeri nasıl sağlanabilir ki? Diğer evler de aynı. Bir tarafları dağ. Okulun tabanı da, damı gibi toprak. Sıralar, derme çatma. Derslikten bir kapı açılıyor yan tarafa. Burası öğretmenin evi. İçeriden gelen seslerden öğretmenin eşinin ve çocuğunun evde olduğu anlaşılıyor. Öğretmeni başarılı buluyoruz. Öğretmen bir şey için dışarı çıktığında, müfettiş arkadaş,"Yeter mi?" diyor. Hayır, her zaman gelme olanağımız yok, tam bir teftiş yapalım, diyorum ve tam bir teftiş yapıyoruz. Müfettiş arkadaş, öğretmenle sohbet ederken, ben yine ilk görev yerime gidiyorum. (Aslında ilk görev yerime gitmeye gerek de yok. Çünkü bu okul, bayrak direği, bayrak direğindeki iplik makarası, sıvasız üç duvarı, toprak damı, toprak tabanı, derme çatma sıraları, küçücük odaları ile sanki benim ilk okulum. Aradan onbeş yıl geçmesine rağmen, garp cephesinde değişen bir şey yok galiba.) Anılardan ya da gerçeklerden sıyrılıp, kendimi toparlıyorum ve arkadaşlara katılıyorum. Aşağı köyde akşamlayacağımızı söylüyoruz öğretmen arkadaşa. Burada kalalım, diyemiyor. Nasıl desin ki? Kendilerinin kalacak yerleri yok ki! Yalnız bizimle gelmek ve aşağı köyde birlikte akşamlamak istediğini, söylüyor. Gideceğimiz köyün öğretmeni destekliyor bu isteği. Müfettiş arkadaş, "Senin eşin ve çocuğun var, sen gelme!" deyince, öğretmenin yüzündeki ifade birden değişiveriyor. Öğretmen, diğer köyün öğretmenini yalnız bırakmamak için genellikle onun yanında bulunmuştu. Dolayısıyla fazla görüşme şansım olmamıştı. Teftişin ağırlığı da diğer arkadaşın üzerindeydi. Bu nedenle ben "çekinser" kalıyorum. Yalnız öğretmenin birden değişen yüz ifadeleri karşısında, şaşırıyorum. Çünkü öğretmenler, müfettişlerle karşılaştıklarında ve teftiş sırasında genellikle heyecanlandıkları halde, bu öğretmenin gözleri sürekli parlıyor, yüzleri sürekli gülüyor. Ta ki müfettiş arkadaşın, "Sen gelme!" demesine kadar. Öğretmen; Eşinin yanında komşunun büyük kızının kalacağını, eşinin böyle durumlara alışık olduğunu, korkmadığını, ayrıca kendisinin saat 23.00-24.00’e doğru tekrar eve döneceğini, belirtiyor. Müfettiş arkadaş, hâlâ diretmeye devam ediyor. Öğretmen bu kez, "Bizimkilere göz kulak olmaları için komşunun hanımını tembihledim", diyor. Okulun önünde, fazla yüksek sesle olmamak kaydıyla, tartışma sürüyor. Ben "çekinser" kalınca, diğer öğretmen kendisine destek veriyor ve onlar kazanıyor. Öğretmenin yüzündeki gerginlik, yerini yumuşak bir ifadeye bırakıyor ve öğretmen birden eve fırlıyor. Bir iki dakika sonra, elinde bir Marllboro paketiyle geliyor. "Akşam içeriz, hocam", diyor. Yabancı sigara o günlerde bu kadar bol değildi. Anlaşılan, evinde sakladığı bu sigarayı bizlerle paylaşmak istiyor. Müfettiş arkadaş bu kez, "Eşine haber verdin mi, ne zaman döneceğini söyledin mi?" diyor. "Evet" karşılığını alınca, yürümeye başlıyoruz.

Öğretmen, bir kişilik dağ yollarını bize verebilmek ve yanımızda yürüyebilmek için, adeta taştan taşa sekiyor. Öğretmenin bu mutlu hali ile biraz önceki durumu arasındaki farkı görünce, iyi ki "çekinser" kalmışım, diyorum. Bu öğretmen, Ebe Hanımdan farklı olarak, "Ne olursunuz" diyemiyor. Çünkü ne de olsa, "Serde erkeklik var". Bunu anlamak için, böyle yerlerde, böyle okullarda, tek öğretmen olarak çalışmış olmak gerekiyor, sadece. Gece yarısına kadar birlikte oturuyoruz, konuşuyoruz. Öğretmenin mutlu olduğu her halinden belli oluyor.

Benzer, hatta aynı bir durumla, bir kez de Dicle boylarında bir köyde karşılaşıyoruz. Başkan müfettiş arkadaş aynı şeyleri söylüyor, öğretmen aynı savunmayı yapıyor. Ben yine "çekinser" kalıyorum. Öğretmen kazanıyor. Ayrıldığımız ana kadar da hep mutlu olduğunu hissettiriyor. Yalnız burada farklı bir durum da sözkonusuydu. Öğretmen arkadaşın yanında kız kardeşi de kalıyordu. Şubat tatili arefesi Öğretmenevinde karşılaşıyorum onlarla. Tatil dönüşü tekrar dönüp dönmeyeceğini soruyorum. "Burada çok yalnız kalıyorum, kesinlikle hayır!" diyor. Yalnızlık sıkıntısı çekenler, sadece öğretmenler ve kardeşleri değil şüphesiz. Bir de eşleri ve çocukları var. Eşleri yalnızlığı kabullenmişler herhalde. Fakat çocukları büyük bir sorun. Karakaya Barajı kıyısında, anne babası derste iken, oyuncaklarıyla oynamaya mahkûm edilmiş bir çocuğun akşam uzunca bir süre benimle sohbet ettiğini; Hani yolunda bir köyde Karadenizli bir öğretmenin iki çocuğunun, anne babalarının tüm ısrarlarına rağmen yatana kadar benden ayrılmadıklarını, çok yakın bir akraba gibi davrandıklarını hatırlıyorum.

Diyarbakır, yazları Şanlıurfa’dan bir iki derece serin olur. Eskiden insanların sıcaktan çatladığı, camilerin kurşunlarının eridiği olurmuş. Gündüzleri sokakta fazla insan görülmez. Hafta sonlarında günler, hava serinleyinceye kadar daha bir sıkıcı geçer. Uykuyla da akşam olmaz her Pazar. Birilerini görebilmek, sesini duyabilmek için TV’nin anahtarına dokunulur. (Ne o? TV kapandı mı? Sesler kesilince, görüntü kaybolunca açık olan TV’nin kapandığının farkına varılır. Oysa TV’nin anahtarına açmak için dokunulur.)

 

 

"Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana,
İnsan nasıl konuşur kendisiyle?
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler."

Veli’nin oğlu "yalnızlık"ı böyle anlatıyor. Sait Usta O’nu Kavun Acısı’na benzetiyor. Kavun Acısı ne ki Sait Usta, "Yalnızlık Acısı"nın yanında! …

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR SENARYO

Akşam üzeri, dere yatağındaki taşlar üzerinden kuşlar gibi sekerek köyden köye geçtik. Yerde hafif kar, havada sis vardı. Sis, görüş alanımızı daraltıyordu. Bu nedenle, köyü ve çevreyi bir bütün olarak görememiştik. Okula vardığımızda ders bitmek üzereydi. Okul, üç binadan oluşuyordu. Yeni binaya girip, müdür odasında beklemeye başladık. Bir-iki dakika sonra, öğretmenlerden biri gelip, hoş geldiniz hocam, dedi. İzin isteyip, çocuklara ödev vermeye gitti. Birkaç dakika sonra, çocuk sesleri arasında, öğrenciler dağıldı. Öğretmenle kısa bir sohbetten sonra, öğretmen konutuna (lojmana) gitmek üzere dışarı çıktığımızda, neredeyse ortalık kararmıştı. Cengiz Öğretmenin odası buz gibiydi. İlk işimiz, el yapımı fırınlı -kara- sobanın külünü alıp odun yerleştirmek oldu. Soba yanarken, çay suyu da ısınıyordu. Bir süre sonra, yemek getirdi diğer öğretmenler. Gelen yemeklerden yaprak dolması, bir lezzet harikasıydı bence. (Çünkü ben, böyle yemeklere hasrettim.)

Sabah teftiş için evden çıktığımızda ancak çevreyi görebildik. Köy, dere kenarına kurulmuştu. Sayısı az da olsa, yaşlı ağaçları bulunan dağınık bir yerleşim birimiydi. Evler, genellikle toprak damlıydı. Okula 150 metre kadar uzaklıkta, bahçe duvarları insanların atlayamayacağı kadar yüksek ve sıvalı, dış kapısı demir, iki katlı, kırmızı kiremitli, köyde bir benzeri olmayan ev dikkatimizi çekti. Bu evin kime ait olduğunu sorunca, "Ağa’ya", cevabını aldık. Eve doğru biraz yürüyünce, içeride bakımlı bir bahçenin, bahçe içinde küçük bir havuzun ve asmalı bir çardağın bulunduğunu ve bahçedeki yolların beton olduğunu gördük. (Daha sonra gittiğim birçok köyde, böyle tek, bunun gibi diğer evlere benzemeyen, etrafı yüksek duvarlı evlerle karşılaşıyorum. Fakat bunların kime ait olduğunu sormuyorum. Hem bana ne -lazım- canım? Kime ait olurlarsa olsunlar!)

Teftişi bitirip, dolmuşlarla dönüyoruz şehre. Bu kez köyden köye geçmeden, doğruca gidiyoruz. Oysa müfettişler gelirken de, giderken de, köyden köye sekerek geçmeyi severler.

Bu yıl merkez bölgesinde ikinci yılımdı. Başkanın deyimiyle bu yıl, bana bir şans tanımak için, verilmişti. (Bilmem, bu şansı kullanabilecek miydim?) Dolmuşta giderken, bir daha böyle yakın köylerimizin olamayacağını, en uzak ilçelerde görev yapacağımızı, düşünüyorum. Eylül başında görev yerlerimiz belli olduğunda, düşündüklerimiz gerçekleşmişti. Üç arkadaş, 420 öğretmeni bulunan iki uzak ilçede görevlendirilmiştik. Müfettiş başına 140 öğretmen düşüyordu ki, bu çok büyük bir rakamdı. Bu ilçelerden biri -olumlu yönde- oturmuş bir yapıya sahipti. Bina sorunu büyük ölçüde halledilmişti. Öğretmenler özverili, öğrenciler daha başarılıydı.

Dolmuş, tam okulun önünde duruyor. İnince, çevreye bir göz attıktan sonra, ayak sürüyerek okula doğru yürüyorum. Merdivenden çıkıp, açık bulunan dış kapıdan içeriye giriyorum. Bir-iki dakika dinlenip, kendime bir çeki düzen vermek amacıyla, müdür odasına doğru yürüyorum. Önümü ilikleyip, kapıyı tıklatıyorum. Ses gelmiyor. Biraz durup kapıyı açıyorum. İçeride bir divan, bir masa ve bir dolap görülüyor. Bir de duvarda, giysilerin asılı bulunduğu metal bir askı. Kapıyı çekip, diğer kapıya doğru yöneliyorum. Kapıyı çalıp bekliyorum. Öğretmen gelince içeri giriyorum ve çocuklara selam veriyorum. Bir süre sonra teftişe başlıyorum ve mesai bitmeden teftişi bitirebiliyorum. Öğretmen, müdür yetkili olduğu için, biraz da Yönetim Defterlerine bakıyorum. İşimiz bitince, kapıyı çekip, eve (lojmana) giriyoruz. (Bugün az iş yaptık sayılmaz. Hem ilçeye, hem köye geldik. Üstelik bir de teftiş yaptık.)

Divana oturduğumda, kapının sol üst yanında asılı bulunan kırmızı çizgili kara kilim ve üzerindekiler dikkatimi çekiyor. Daha yakından bakınca, kilimin ikiye katlandığını ve üzerinde kesici aletlerle, bunlara benzer demir işlerinin bulunduğunu görüyorum. Öğretmene, demir işlerini göstererek "Bunlar nedir?" deyince, "Koşum takımlarıdır, hocam" diyor ve ekliyor. "Bunlar, genç kızlar tarafından çeyiz olarak yapılır". Öğretmen Karadenizli fakat, konuşması hiç benzemiyor.

Tipik Karadenizli davranışları da göstermiyor. Öğretmen, sobanın külünü boşaltıp odun yerleştirirken, "kültür" denen şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Çünkü, Karadeniz nere, Diyarbakır nere?

Biraz sonra evdeki trafik artıyor. Öğretmenin eşi, bir bayan, bir de kısa boylu genç bir bay geliyor. Öğretmenin eşi tipik bir Karadenizli. Özellikle konuşmasıyla. Konuşması neredeyse hiç değişmemiş. Geç gelme nedeni olarak, "Bugün, köylü kadınlar dikiş öğretmenlerine yemek verdiler, biz de oradaydık", diyor. Bu arada, bayın komşu köyün, diğer bayanın da buranın öğretmeni olduğunu söylüyorlar. Öğretmen, eşinin de öğretmen olduğunu fakat, henüz ataması yapılmadığı için görev yapamadığını, belirtiyor. Çantamda kitaplarım, malzemelerim var. Hazırlıklıyım. Öğretmen sayısı da yeterli. Öğretmen de, hem saygılı, hem konuşkan. Dolayısıyla bu geceki ders çok verimli geçeceğe benzer. Komşu köyün öğretmeni, bölgemizde en sorunlu, hakkında en çok şikâyet bulunan öğretmenlerden biriydi. Öğretmen, sürekli olarak köyün Ağası ve yandaşları tarafından rahatsız edildiğini, aşağılandığını, hatta ilçeye ağanın arabasıyla gidiş-gelişlerinde, depoyu benzin doldurmak zorunda bırakıldığını, penceresinin, kapısının taşlandığını, gece evde kalmaktan korktuğunu, bu nedenle yer yer başka yerlerde kaldığını, bize söylemişti. Öğretmen, kısa boylu olduğu kadar korkaktı da. Fırsatını bulduğum bir an Öğretmene, Ağayla aralarının nasıl olduğunu, sordum. Aynı hocam, dedi. Daha önce, diğer müfettiş arkadaş bu konuda bir soruşturma yapmış, sonuçta herhangi bir suç unsuruna rastlayamamıştı. Başka bir deyimle, Öğretmene isnat edilen iddiaların hiçbiri kanıtlanamamıştı. Peki, Öğretmen niçin bir taraftan yazılı olarak şikâyet, diğer taraftan sözlü olarak rahatsız ediliyordu? Müfettiş arkadaşa, peki öğretmenin başarısı nasıl, deyince, "Fevkalede, çokiyi rapor verdim", demişti. "Üstelik, dediklerimizi ve planları çok iyi yapan, bölgemizde belki de tek öğretmendir", diye de eklemişti. Ev sahibi öğretmenle de bu konuyu konuşuyoruz. "Bilmiyorum hocam", diyor. Bu olay, içimde bir dert olarak kalıyor ve konuyu kapatıyorum.

Akşam, "klasik müfettiş yemeği" yedik, herhalde. Gerçekten hatırlamıyorum. Çünkü yemek, -benim için- hiç önemli olmadı meslek yaşamımda. Ama çay, önemliydi hep. Güzel çay demlediler. (Karadenizliler de güzel çay demlemesini bilsinlerdi artık, demeyin. Çay sohbetle güzeldir.) Bolca içtik. Yemek yenilip, çay da içildikten sonra, Plan Defterlerini getirmelerini söylüyorum. Başlıyoruz bir taraftan okumaya, diğer taraftan çizmeye. Böyle olmaz, diyorum. Nasıl olacak hocam, deyince, işte böyle olacak diyorum. Kızmıyorlar. Üstelik de, durmadan soruyorlar. İlgiyle dinliyorlar. Ev sahibi bayan da, "Ben henüz öğretmen değilim", demeden ilgi ile izliyor. Günlük Planlar ile Ünite, Ünite ile Yıllık Planlar arasındaki ilişkileri örnek göstererek anlatıyorum. Ev sahibi Öğretmen, "Hocam, babam da öğretmen ve bizleri kesinlikle öğretmen olarak görmüyor, haklıymış", diyor. Komşu köyün öğretmeni çok az konuşuyor. Genelde dinlemeyi tercih ediyor. Bayan öğretmen de hemen hemen hiç konuşmuyor. (O, zaten mahcup prenses. Müfettişin yanında bulunması bile, O’na, yeteri kadar heyecan veriyor. O, hep tedirgin, hep çekingen, hep uzakta. Kara gözlük takıyordu. Bu nedenle gözlerini hiç göremedim.) Ev sahibi bayan ise, bir taraftan çocukla, diğer taraftan konuklarla ilgileniyor. Bir taraftan da anlatılanları dinliyor. Bir koltukta üç karpuz taşıyor yani. Buna rağmen hiçbirini aksatmıyor. Kimsenin olmadığı bir ara ev sahibi öğretmen, "Hocam, arkadaş çok heyecanlı, çok çekingen biri. Bu durumu bilirseniz iyi olur", diyor. Hoca Hanım’ın teftişini yarın yapacaktım. Teftişten önce öğretmenler hakkında ön bilgi edinmek yararlı olurdu fakat, bu öğretmen hakkında ön bilgiye gerek yoktu ki. Herşey ortadaydı. Eğitimle ilgili konuşmalarımız gece yarısına dek sürdü. Öğretmenlerin çok mutlu olduklarını gördüm. (Aslında, mutlu olanlar, sadece öğretmenler değildi; bendim, aynı zamanda. Çünkü onlara, mesleki alanda yardımcı olabilmiştim.)

Yerim çok rahat olmasına rağmen, uyumakta güçlük çekiyorum yine. Sabah okulun önünde gezerken, bir evin damında çanak anten görüyorum. Köye tv henüz yeni giriyor. Öğretmen, "Hocam, kadınlar tandırda ekmek yaparken birbirlerine, ‘Zenginler de Ağlar’, dizisini anlatıyorlarmış", diyor. Kimden duydun deyince, bizim hanımdan, diyor. Peki kadınlar Türkçe biliyorlar mı, deyince, Türkçe seyredip kendi dillerince anlatıyorlarmış, diyor. (Anlaşılan tv dizileri, önemli bir tandır sohbeti oluyor kadınlar arasında, diyorum. Evet, diyor Öğretmen.) Okulun eklerini görmek istediğimi söyleyince, Öğretmen odunluğa doğru yürüyor ve kapıyı açarak, "Burası bayan arkadaşın mutfağı, müdür odası da -biliyorsunuz- yatak odası. Oturma odasına zaten gerek yok. Çünkü, yatana kadar birlikte oturuyoruz", diyor. (Ben de müdür odasında kalmıştım bir köyde. Vatandaşın evinde kalmaktan bir hayli rahattı.) Ve devam ediyor anlatmaya: "Hoca Hanım, annesiyle beraber dolmuştan iner inmez, daha okula uğramadan odunluğa gelerek, kapıyı açtı ve ‘İşte burayı mutfak olarak kullanacağım anne’, dedi. Oradan, merdiveni çıktı ve müdür odasının kapısını açarak, ‘Burayı da yatak ve oturma odası yapacağım’, dedi. Annesi, her ne kadar ‘Kızım ..., kızım ...’ dediyse de, arkasını getiremedi. Çünkü, kızı kararını çoktan vermişti. Annesi de yarın sabah vedalaşarak gitti", diyor. Biraz daha ayak sürüyoruz bahçede. Tekrar, “Hoca Hanım çok heyecanlı ve müfettişten çok korkuyor", diyor. Çocukların hazır olduğu düşüncesiyle, sınıfa giriyorum ve teftişe başlıyorum. Öğrenci sayısının az olması ve teftişin bir kısmını da akşam -otururken- yapmam nedeniyle, denetimi iki saatte bitirip, okuldan ayrılıyorum. Şehre vardığımda, komşu köyün öğretmeni hakkında soruşturma yapan müfettiş arkadaşla, tekrar durum değerlendirmesi yapıyoruz.

Müfettişin bir köyle ilişkisi, diğer köye ya da okula varana dek sürer. Diğer bir deyimle, bir sonraki köy (ya da okul), bir öncekini unutturur. (Bu olay, Psikologların "geriye ket vurma" dedikleri durum olsa gerek.) Bende de öyle oluyor. (Geçenleri karanlık dehlize atıyorum ve karanlık dehlizlere atılacak öğretmenlerin peşinde koşmaya, -işim gereği- devam ediyorum.)

Bu olaydan tam bir ay sonra, artık müfettişlikten ayrılacağım kesinleşiyor ve öğretim yılı bitmeden de yeni görevime başlıyorum. Her ne kadar meslekten ayrılsam da, eski meslektaşlarımla ve daireyle ilişkimi sürdürüyorum. Bir gün dairede otururken arkadaşlar, "Bir köy ağasının, kendilerinden, köyüne bir bayan öğretmen verilmesi isteğinde bulunduğunu" söylüyorlar. Hayret etmiyorum. Belki çocuklarının, "toplumsal yönden gelişmiş" olarak yetişmeleri için böyle düşünmüştür, diyorum kendi kendime. Sohbet koyulaşıyor. Bizim Ağa, isteğinin gerekçesini de anlatmış: "Bizim karılar çok cahil. Ne konuşmasını biliyorlar, ne de insanla ilgilenmesini. İnsan karısını yanına alarak bir meclise katılamıyor. Haydi biz durumu az çok idare ediyoruz da, onlar hiç beceremiyor", demiş. (Öyle ya, hanımları da az çok okumuş bürokratların bulunduğu toplantılarda, meclislerde, en fazla ilkokulu okumuş bir köylü kızı, -Ağa eşi de olsa- ne konuşabilirdi? Ortalığı nasıl idare edebilirdi? İşte bu nedenle, "okumuş" bir bayanla evlenmek istediğini, bildirmiş Ağa. Evlenmek istediği bayanın iş sahibi olması pek önemli değildi ama, "okumuş" bir bayanla evlenmek öyle kolay mıydı? Değildi şüphesiz. Çünkü evlenebilmek için önce, evlenilebilecek okumuş bir bayanı bulmak gerekiyordu. Okumuş bayanı bulmak da öyle kolay değildi, Ağa için. Bunun birçok nedeni vardı ama, en önemlisi, -ağa da olsa- okumuş bir bayan, üstelik resmi nikahsız olarak, bir zenginin kuması (ikinci hanımı) olmak ister miydi? Resmi nikah işi çözülürse, bu sorun kendiliğinden halledilebilirdi ama, ağanın bu yolu denemeye niyetinin olmadığı anlaşılıyordu. Hem niye niyeti olsun ki? Nasıl olsa toplum, ağalara çok evliliğe izin veriyordu.)

Bizim ağanın, Millî Eğitimdeki yöneticilerin birçoğuyla dostluğu vardı. Dolayısıyla, bu konuyu kolayca konuşabiliyordu. Daireye her uğrayışında, fırsat olursa bu konuyu açıyordu. Ağaların ekonomik güçleri yanında, siyasi güçlerinin de olduğu gözönüne alınırsa, yöneticilerle bu konunun konuşulması kolaydı. Yine bir gün bu konu gündeme getirilince yöneticiler; "Diyelim ki senin köyüne bir bayan öğretmen verdik. Peki bu bayan öğretmenin gönlünü, -üstelik de evli biri olarak- nasıl yapacaksın?" derler. Bunun üzerine Ağa; "Siz bir verin, gerisi kolay. Ben ona köyde her türlü hizmeti yaparak, gönlünü ederim. Daha olmazsa, çevrem geniş. Onlardan yararlanırım", demiş. Bu şu demekti: "İsteği ile olmazsa, isteğimle olur".

O zamanlar da Güneydoğuda öğretmen bolluğu yoktu. Fakat, hemen hemen öğretmensizlikten kapalı okulumuz da yoktu. Yöneticiler, Ağanın bu pratik zekası karşısında; "İlçe köylerine bayan öğretmen vermek zor. Köyün uzak olması, ulaşım sorunu, lojman sorunu, gibi birçok engel var. Hadi bu sorunları gözardı ettik. Fakat, elimizde verilecek bayan öğretmen nerede?" demişler. Ağa, rahat bir nefes alıp, koltuğuna yaslanmış. "Komşu köyde var, O’nu verin!" demiş. Olur mu Ağa, o köyün çocukları ne olacak, demiş yöneticiler. "O köyde başka bir öğretmen daha var, sınıfları birleştirirsiniz, böylece çocuklar boşta kalmaz", demiş. "Peki Ağa, diyelim bunu da yaptık, fakat sizin köyün öğretmenini sene ortasında başka bir köye, hangi gerekçeyle, nasıl göndeririz?" demiş yöneticiler. Onun da kolayını buldum, demiş Ağa. Nasıl, demiş yöneticiler. "Yazılı şikâyet ederim, köyde huzur vermem, adamlarıma sık sık rahatsız ettiririm. Hakkında soruşturma açtırırım. Soruşturmadan bir şey çıkmazsa, kendi isteği ile gitmeye zorlarım. Böylece öğretmen köyden gitmiş, okul da öğretmensiz kalmış olur. Siz de o bayan öğretmeni bizim köye verirsiniz", demiş, Ağa. Bu karşılığı duyunca, adeta beynim durmuştu. Hiçbir şey diyemedim. Arkadaşlar da diyemediler, benim gibi. Arkadaşlar, bu olayı -daireye girip çıkan olduğundan- parça parça anlattılar. Hiç isim vermediler. Çok dolaylı sorularla, olayın geçtiği yeri öğrendim. Bu olayı, benim yanımda konuşmaları doğaldı. Çünkü, meslekten ayrılmış eski bir müfettiştim ve ayrılalı bir hayli zaman olmuştu. Nereden bilsinlerdi, geçen yıl benim o bölgeye baktığımı, öğretmenin şikâyet edildiğini, öğretmen hakkında soruşturma açıldığını, fakat soruşturmadan bir şey çıkmadığını, öğretmene eziyet edildiğini ve bu olayların tümünden haberim olduğunu. (Bu olayın tamamından, benden başka kimsenin haberli olduğunu sanmıyorum. Benimki de bir raslantı işte.)

Ağanın, "Bizim köye bayan öğretmen verin!" isteği karşısında etmediğim hayreti şimdi ediyorum ve karmakarışık duygularla Öğretmenevine doğru yürürken, ya soruşturmayı yapan müfettiş arkadaş raporunun sonunda; "...Her ne kadar iddialar kanıtlanamamışsa da, öğretmenin köyde huzursuz olacağı gözönüne alınarak, öğretmenin de istemesi durumunda, görev yeri değişikliğinin uygun olacağı ..." şeklinde bir görüş bildirseydi, acaba senaryo nasıl biterdi, diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Derken, üçüncü görev yerim geliyor aklıma. Bir gün okuldan çıkmış, asfalta doğru yürüyordum. Yanımda açık mavi bir mercedes durdu. Buyrun hocam, şehre kadar alayım, dedi. Tanımıyordum. Olsun. O beni tanıyor ya, diyerek arabaya bindim. Başladık konuşmaya. İşte böyle tanıştık. Yeşil gözlüklü, lacivert, çizgili takım elbiseli, kravatlı, 35 yaşlarındaki beyefendi, bu köyün ağalarından biriydi. İki km kadar gidip, asfalta ulaştıktan sonra, "Hocam, acele işin yoksa şu bizim çiftliğe kadar uğrayalım" dedi. Sağa döndü ve bir km kadar gittikten sonra bir U dönüşü yapıp, karşımıza çıkan binanın bahçe kapısı önünde durduk. Bu bina da iki katlı ve çevresi adamboyu yükseklikte duvar örülü. Duvarların arasına beton direkler atılmış. Bahçe kapısı demir ve iki kanatlı. Arabaların rahatça girip çıkabileceği genişlikte. Ağa tez canlı. Kornaya bir kez bastı ve kapının açılmasını beklemeden dışarı çıktı. Başladı kapıyı yumruklamaya. Bir taraftan yumrukluyor, bir taraftan da bağırıyordu. Hızlı ayak sesleri arasında şalvarlı bir bay gelip kapıyı açtı. İçeri girdiğimde, ilk dikkatimi çeken, sağ taraftaki su dinamosu ve küçük havuz oldu. Havuzda su yoktu. Dinamonun yanına yaklaştık. Henüz elektrik bağlanmamıştı. Bağlantı yerlerine baktık. Elektrik bağlamasını bilir misin, hocam dedi Ağa. Hayır, deyince, dinamoyu yeni getirdik, elektriği de açtıramadık daha, dedi. "Elektrikçiler, çok para istiyorlar. Oysa yapacakları bir iş yok. Bu parayı şehirden buraya gelmek için istiyorlar", dedi. Ağa, tulumbayı dereden çıkarıp, dinamoya geçmek istiyordu. Birkaç dakika kadar bahçede dolaştık. İçeride tarım aletleri duruyordu. Binanın alt kat kepenkleri açıktı. İçeri girdik ve masanın yanına gidip, sandalyelere oturduk. "Fatma!" diye bağırdı, Ağa. Yirmibeş otuz yaşlarında bir bayan, terlik sesleri arasında, hızlı adımlarla yanımıza geldi ve "Buyur Ağa, hoş geldiniz", dedi. Bize iki kahve yap, dedi Ağa. Çok kısa bir süre sonra, kahveler geldi. Ağa, bir taraftan kahveyi yudumlarken, bir taraftan da talimatlar verdi, bay ve bayana. Birtakım sorular sordu. Kalkıp içeriyi dolaştı. Alt kat, kapalı garaj ve depo, üst kat da ev olarak kullanılıyordu. Ağanın işleri bittikten sonra ayrıldık ve şehre doğru yola çıktık. İlçemizden bir aileyi sordu. "Küçük yaşta ayrıldık, ben bilmiyorum", deyince, "Onlar benim kayınbaba olur", dedi. Ağır seyrediyor, önümüze çıkan çukurlardan, direksiyonu sağa sola kırarak, sakınmıyorduk. (Altımızdaki yerli araba değildi ki sakınalım. Tekerler çukura düştüğünde, tatlı bir esneme meydana geliyordu.) Bir süre daha ilerledikten sonra, "Benim hanım da sizin meslektaş, yani öğretmen", dedi. Hangi okulda görev yapıyor, dedim. "Evlendikten sonra, iki gün okuluna götürdüm. Hanım, ben seni hergün okula getirip götüremem. Bu işten ne kadar maaş alıyorsan ben veririm, dedim ve meslekten istifa ettirdim. Şimdi üç çocuğum var, onlara bakıyor", dedi.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra, bir gün okuldaki öğretmen arkadaşlar, "Bizim Ağanın öğretmen olan eşiyle ikinci evliliğini yaptığını, birinciden ayrılmadığını, dolayısıyla resmi nikahlarının olmadığını, çocukların ise birinci hanımın üzerine kayıtlı olduğunu, hanımlarının ayrı ayrı evlerde oturduğunu", söylediler. Bu karşılaşmadan sonra da bir kaç kez karşılaştık Ağayla. Kiminde selamlaştık, kiminde beraber geldik, gittik.

Bir hafta sonu Diyarbakır Öğretmenevinde, dere yatağındaki taşların üzerinden sekerek gittiğimiz köyün öğretmenlerinden biriyle, köylerindeki, diğer evlere benzemeyen iki katlı evin, kime ait olduğunu soruyorum. Ağaya, diyor ve başlıyor anlatmaya: "Ağa, şehirde oturur. Hanımı ebedir, fakat ebelik yapmıyormuş. Hafta sonlarında bazen çocuklarıyla beraber gelip bir-iki gece köyde kalırlar. Üç tane çocukları vardır", diyor. Tahmin ederim ki, Ağanın fazla bir tahsili yoktur. Peki Ebe Hanım ile nasıl evlenmiş, deyince, "Ebe Hanım, bizim köye atandığında, Ağa, Ebe Hanım ile tanışmış ve birbirlerini sevmişler. Sonra da evlenmişler. Ebe hanımın resmi nikahı yok, yani kumadır", diyor. Demek ki Ağaların, köylerine, "ebe" ya da "bayan öğretmen" istemelerinin bir gerekçesi varmış, diyorum kendi kendime.

(Bu arada Ağaların, köylerine verilecek öğretmenlerle ilgili bir isteklerini de belirtmeden geçemeyeceğim: 1996’da, ilkokul öğretmeni atanmak için, her türlü dört yıllık yüksekokul mezunlarının kabul edildiği günlerde, Ağanın biri sık sık Millî Eğitime uğrar ve köyüne Veterinerlik çıkışlı bir ilkokul öğretmeninin verilmesini ister. Ağanın, sık sık bu isteği dile getirmesi, Millî Eğitimdeki yöneticilerin dikkatini çeker ve bir gün, "Ağam, neden Veteriner öğretmeni bu kadar çok istiyorsun?" derler. Ağa gayet rahat bir şekilde, "Benim ineklerim var, köye her zaman veteriner getirip- götürmek sorun oluyor da ondan", der. (Öyle ya, Veterinerlik çıkışlı bir kişi, hem ilkokul öğretmenliği, hem de veterinerliği neden birlikte yapamasın?)

Öğretmenlerin ya da ebelerin, ikinci bir eş, -üstelik de resmi nikahsız- olarak evlenmeleri onların sorunuydu. Bizi ne ilgilendirir? Meslekte kaldıkça, öğretmenleri teftiş ettikçe, daha birçok öğretmenin farklı meslek gruplarına mensup kişilerle, üstelik de resmi nikahsız ve kuma olarak evlendiklerini duyacaktım. Ama bunlardan biri var ki, gerçekten hayretimi gizleyemedim. Bu olaya da Diyarbakır’da çalışırken tanık olmuştum. Kısaca, olay şöyleydi: "Ağa, köyünde çalışan bir bayan öğretmenle, eşini boşamadan evlenmişti. Dolayısıyla, soyadını, ikinci eşine vermesi mümkün değildi. Ama demokrasilerde çare tükenmezdi. Başka bir deyimle, insanlar "soyadlarını değiştirme" haklarına sahiptiler. Öğretmen hanım da öyle yapmış. Medeni Kanunun, kendisine verdiği hakkı kullanmış. Yeni soyad olarak da, eşinin soyadının "aynısını" almış. Böylece, soyadlardaki farklılık ortadan kaldırılıp, aynılık sağlanmış. Eh, ne diyelim.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KÖPRÜLER VE KÖPEKLER

 

"Erken kalkan çok yol alırdı." Herhalde bundan olacak, "Yarın erken gel, Eğil’e, Eğil’den de bir köye gideceğiz" dedi, grup başkanım. Erken gelmek, hatta çalışma saati başlamadan önce gelmek, İlköğretim Müfettişliğinde önemli bir ilkedir. Çünkü erken gelmek; ilçeye kalkan ilk arabayla gitmek ve işleri bitirip, son arabayla dönebilmek, demektir. Benim gibi, değişik yataklarda uyuma zorluğu çekenler için, eve dönebilmek, son derece önemlidir. Sırf bu nedenle, uygun kalacak yerler olduğu halde, Petrol işçilerinin vardiya değişimi yapan arabalarını, gece yarılarına kadar bekleyip şehre vardığımda, benim gibi zamansız gezenlerle, başıboş dolaşan, çöp kutuları çevresinde yiyecek arayan köpeklerle karşılaştığım ve onları rahatsız etmemek için yolumu değiştirdiğim olmuştur.

İlçe İlkokuluna uğrayıp, Okul Müdürünü kılavuzluk yapması için yanımıza alıyoruz. Müdür Bey, ilçe çıkışına kadar eşlik ediyor ve gideceğimiz yeri tarif ederek ayrılıyor. İlçe, Dicle Nehri ile son buluyor. Hemen burada, nehrin kıyısında bir kaynak suyu, bir köy çeşmesi, bir asma köprü ve birkaç evden oluşan küçük bir yerleşim birimi var.

"Nehir üzerine yapılmakta olan baraj, su kaynağını, köy çeşmesini ve köyü sular altına alacak, bu suyu barajdan nasıl kurtarırız?" diyordu, geçen gelişimizde bizleri gezdiren öğretmenimiz. Çözüm yolunu da söylüyordu. Eğer suyu motorla yukarıya çekip ilçeye ulaştırabilirsek, hem kaynak baraj altında kalmaz, hem de ilçede su sıkıntısı olmaz," diyordu. Eğitim işlerini bitirmiş, suyla ilgilenmeye başlamıştık. Oysa birkaç metre uzaklıkta duran köy çeşmesi önemliydi benim için. Köy Çeşmesi hep bir yerlere götürür insanı. (Hatta Köy Çeşmeleri üzerine yazı bile yazılabilir.) Köy Çeşmeleri Karacaoğlan’a "emmi" denilen yer olması bakımından da önemlidir. Bilirsiniz bu çeşmeler, insan ve hayvanların su gereksinimini gidermenin yanında, Köy Delikanlılarının, sevdikleri kızları beklemenin ve onlarla az da olsa konuşabilmenin yeridir. "Askere gitmeden bir iki gün önce, Sevdiğim kızı beklemeye başladım. Çeşmeye gelip tam suyu doldurduğu sırada, yanına varıp bileğinden sıkıca tuttum. Şaşırmıştı. Sesi titriyordu. ‘Bırak elimi bir gören olacak’ dedi. ‘Görsünler, ben askere gidiyorum, beni gelene kadar bekleyeceksin’ dedim. Şaşkınlığı devam ediyordu. ‘Evet, deyinceye kadar bırakmam, isterse dünya alem görsün’ dedim. Başını öne eğdi. Hafif bir sesle, ‘Benim ne çektiğimi sen biliyor musun?’ dedi. Bileğini bıraktım. İşte bu çeşme sular altında kalacak hocam" diyor, memur arkadaş. Oysa, sular altında kalacak olan sadece Çeşme ve Kaynak Suyu değil; camisi, minaresi, mezarlığı ve evleri ile küçük de olsa bir köy. Bunların yanında, bir de çelik halattan yapılmış Asma Köprüsü var, bizleri karşıya taşıyacak.

Köprü, nehrin iki yakası arasına çekilmiş iki çelik halat ve halatların üzerine yerleştirilmiş kalın tahtalardan oluşuyor. Uzunluğu l00 metre kadar. Halatlar, kenarlara dökülmüş beton bloklara bağlanmış. Halatların arası bir, köprünün eni birbuçuk metre kadar. Köprünün yanlarında ne bir korkuluk, ne de benzeri bir şey var. (Ya insanın ayağı kayarsa? Karda, buzda, yağmurda hem niye kaymasın ki? Hele bir de yüzmeyi bilmiyorsa insan. Safinaz, senin için sorun yok. Sorun başkaları için. Köprünün ortalarından, tahtaların ikisine, üçüne birden basarak, ağır ağır yürüyorum. İki, üç tahtaya ağırlığım dağılsın, diye basıyorum. Ne olur, ne olmaz, insan kendini sağlama almalı, değil mi? Olur ya, belki tahtalardan biri çürüktür, kırılır. Köprünün ortalarına doğru, halatlardaki esneme artıyor, köprü daha çok sallanıyor. Yüreğim de köprü gibi güp güp atıyor. Neyse ki bu macera uzun sürmüyor.) Umarım bu köprü sular altında kalmaz da, üzerinde olta atan balıkçılar, sigaralarını ayakları ile söndürebilirler, Karadenizliler gibi.

Çelik halatlı asma köprülerle tanışmamız l970’li yılların başında, I. Boğaz Köprüsü ile başlar. Boğaz Köprüsüne karşı çıkanların, "Boğaz Köprüsüne harcanacak para ile ülkenin ‘ilköğretim’ sorunu çözülebilir", dediklerini; Köprü ulaşıma açıldıktan sonra bir köşe yazarının, "Köprüye karşı çıkmanın ne büyük hata olduğunu şimdi anladım", diye sızlandığını; bir diğerinin, "Yaklaşık dört yılda yapılan Köprü, üç yılda masrafını çıkardı", diye övünerek yazdığını hatırlıyorum.

İlk görev yerimde de vardı bir çelik halat. Daha doğrusu bir Vargel. Yani Teleferik dediklerinden. Bence, Teleferik sözcüğü, kendi dilinde bile bizim Vargel kadar anlamlı olamaz. Vargel, Ceyhan Nehrinin iki yakasında yapılmakta olan derivasyon tünelleri arasındaki ulaşımı sağlıyor. Bizim tarafımızda olan sondajlarla, derivasyon tünellerini gezdikten sonra, vargele gelirken, bu kayaların başına sondaj makinesini nasıl çıkardınız, diyorum. Parçalara ayırıp, tekrar yerinde birleştirerek, diye yanıtlanıyor, sorum. Önümüzde yer yer akan ak renkli sulara bakıyoruz. Bu sular, tünelin yıkama suları. Kaya parçacıklarının tozları, suyun rengini ağartmış. "Hocam, tüm çabalarımıza rağmen bu tünellerde elmasla, günde ancak beş santim ilerleyebildiğimiz oldu, varın siz düşünün kayaların, granitlerin, guvarsitlerin ne derece sert olduğunu", diyor, teknisiyen arkadaş. Vargelin teknesi bir ipe bağlanmış olarak duruyor. Hemen yanında beton dökülmüş, bir iki metrekarelik bir alan ve üzerinde iki üç tane uçları bükülmüş demir çubuk. Halatın bir ucu bu demirlere bağlanmış ve civata somunlarla iyice sıkıştırılmış. Çelik halata paralel bir de ip halat bulunuyor. Halatın ucu ile demir çubuklarda pas, beton üzerinde ise pas ve yağ lekeleri var. Halatın üst kısmı parlıyor. Halatın tutturulduğu yerlere dikkatlice baktığımı gören arkadaşım, "Hocam derindir, ayrıca kayalar arasına sıkışmıştır, yerinden çıkmaz", diyor, gülümseyerek. Böyle espiriler olmasa, bu sert kayalarla, Ceyhan Nehrinin azgın suları arasında nasıl geçer günler? Bir basamak inerek, vargelin indirme-bindirme yerine geliyoruz. Vargel, bir makara ile çelik halata asılmış dört köşeli, tabanı gittikçe daralan bir tekneden ibaret. Teknenin içinde, koltuk görevini yapan, karşılıklı olarak yerleştirilmiş iki tahta var. Vargele önce ben biniyorum. Sırtım karşıya dönük. Karşılıklı oturuyoruz. Yanımızda bir kişilik, karşımızda bir kişilik boş yer var. (Safinaz, Senin çalıştığın köylerde böyle yerler var mıydı?) Vargel, sallanmaya başlıyor, hafiften. Arkadaşım, vargelin ipini çözüyor bağlı olduğu yerden. Hareket memurunun işaretini bekler gibiyiz. (Safinaz, "Bizim evin önünden tren yolu geçerdi, bana hareket memurunu mu anlatıyorsun?" dediğini, duyar gibiyim. Bilirsin, hani ben de az beklemedim o Sizin evin durağında. Üstelik geceleri.)

Arkadaşım önce sağ, sonra sol eliyle, ipi kendine doğru çekmeye başlıyor. Gittikçe hızlanıyoruz. Bu arada halatın esnemesi giderek artıyor. Hafiften bir rüzgâr var. Kalbimin gürültüsü, -belki de- başkaları tarafından duyuluyor. Tam nehrin ortalarında duruyoruz. Suya yüksekliğimiz l5-20 m kadar. Nehir, hızlı ve bulanık akıyor. Arkadaşım, "Kendini nasıl hissediyorsun?" diye soruyor. "İyi", derken, heceleyerek okuma çalışması yapar gibiyim. Azgın suların üzerinde tek bağımız çelik bir halat. Hani insan, halatın kopabileceğini, kırılabileceğini düşünmüyor değil. (Çünkü, yaşayabilmek için, yüzmeyi bilmek yetmiyor her zaman. Kabalcılar’ın oğlu burada yitirmemiş miydi yaşamını? Üstelik iyi bir yüzücü olduğu söylenirdi hep.) Karşıya varınca, karaya basmanın rahatlığını duyuyorum içimde. Yer sallanmıyor. Tekneye yine önce ben biniyorum yer değiştirerek. Vargel’i yine o kullanacak çünkü. Heyecanım geçiyor, rüzgârın hafif hafif üflemesine kaptırıyorum kendimi. Tatlı hayaller içinde bir tüy kadar hafifim. İnsan, Bursa Uludağ ya da İzmir Balçova’da değil, bu Vargel’de olmalı, diyorum arkadaşıma. Herşeyden önce burada doğallık var. Altınızda Ceyhan. Azgın akıyor. Henüz gem vurulmamış at gibi. Yamaçlarındaki kayalar tüm haşinliği ile ortada. Aralarındaki ağaçlar sertliklerini kıramamış. Suların sesi uğulduyor. (Bu sulara uzun süre alışamamıştım, ilk öğretmenlik günlerimde.) (İnsan bu Vargelin içindeyken, yanında birileri olmalı, Botanik Bahçesinde olduğu gibi, diyorum, kendi kendime.)

Çelik halatlı başka Asma Köprülerden de geçiyorum müfettişlik yaşamımda. Hatta Boğaz Köprüsünden bile. Yani İstanbul’a gittim, demek istiyorum Sevgili. Hani Sen, "İstanbul’a hiç gitmedim", dediğimde, hayret etmiştin ya, işte o İstanbul’a. Boğaz Köprüsünün herhangi bir doğallığı yok. İnsan üzerinden geçtiğini bile fark edemiyor. Oysa Anadoludakiler öyle mi? Hele Çermik’teki. Yapılışı diğerlerinden pek farklı değil. Yalnız yanlarında korkuluk görevi yapan ince halatlar var. Biraz da fazla esniyor. Kılavuzumuz Okul Müdürü, özür dileyerek, asma köprü korkusundan (fobi) dolayı bizlere eşlik edemeyeceğini söylüyor ve köprü girişinde bekliyor. Korkusunun ne derece güçlü olduğunu kanıtlamak için olsa gerek, karşı tarafta bulunan mezarlığa köprüden geçerek gitmek gerektiğinden, geçenlerde kaybettiği bir yakınının cenazesine katılamadığını ve yine burada beklediğini anlatıyor. Köprünün altından geçen derenin suyu yazın da kurumuyor. Balık da tutuluyor. Buraya kadar anormal bir durum yok. İlçe Ulusal Elektrik Şebekesine bağlanmadan önce burada, derenin suyu ile çalışan bir elektrik santralı varmış. İlçenin elektriği bu su ile üretilirmiş. İlçe Ulusal Şebekeye bağlanınca, santral terk edilerek kendi haline bırakılmış. Üstelik de tıkır tıkır çalışırken. Santral çalışmamaktan, bakımsızlıktan ve ilgisizlikten çökmüş. Yalnız duvarları ayakta duruyor yer yer. Motorları bir başka yere kaldırılmış. (Jenaratörler, kim bilir şimdi ne durumdadır? Belki hâlâ çürümemiştir depolarda.) Sanki bu santrala dokunulmadan, ilçe Ulusal Sisteme bağlanıp, santral elektrik üretmeye devam edemez miydi, diyorum. İşte anormallik burada. Böyle küçük ya da büyük derelerden elektrik elde etmek mümkünken, çalışır durumdaki santralları devreden çıkarmak, anlaşılır gibi değil. Yani elektrik üretmek için illa ki büyük barajlar mı yapmak gerek! Coğrafya ders kitapları, İtalya’da her akarsunun üzerinde bir elektrik santralı veya jenaratörünün olduğunu yazardı bizim öğrenciliğimizde. Hatta bunların bir kısmının sadece kışın çalışabildiğini, yazın ise susuzluktan kuruduğunu. Bizim kitaplarımız yakında, ülkemizde yaz-kış çalışırken, hiçbir arızası olmadığı halde devreden çıkarılan elektrik santrallarının olduğunu yazacak. Boşuna dememişler, "Az gelişmiş ülkeler, kaynaklarını akılcı kullanmayan devletlerdir", diye.

Üzerinden geçtiğim asma köprüler bunlar. Bir de gördüklerim var, Hakkari’de Zap Suyu üzerinde. Zap Suyu geçit veriyor artık. Hem de birçok yerinden. Sadece Hakkarililere değil, Irak’lı sığınmacılara da verdi. "Hakkari’den Ankara’ya ses gidiyo", artık. Üstelik sadece Hakkari’den değil, Çukurca’dan, Şemdinli’den ve daha başka yerlerden. Biliyorum aklınıza şöyle bir soru gelmiştir: "Zap Suyundan elektrik elde ediliyor mu?" diye. Ne yazık ki hayır. Üstelik de çok hızlı bir debisi var. Elektrik üretmek için santrala bile gerek yok. Bunun için, Zap Suyu’nun Hakkari’nin çöplerini taşımaktan başka bir işe yarayabileceğini düşünmek yeterli. Filmlerde görüldüğü gibi, su dolaplarını Zap Suyu’na indirin yeter. İşte size bedava denecek kadar ucuz ve bitip, tükenmez bir enerji kaynağı. Hem o zaman Zap Suyundan elde edilen enerji, Batıya, İstanbul’a gitmez. (Fırat’tan elde edilen enerji Batıya, İstanbul’a gidiyor, diyenlere duyurulur.) Haydi buyrun!

Sular, ah bu geçit vermeyen azgın sular, insanın Sevgili’ye ulaşmasını engeller; sular, ah bu azgın sular, insanın Sevgili’den uzaklaşmasını engeller. Köprüler, ah bu çelik, beton, ahşap köprüler, insanı Sevgili’ye ulaştırır; köprüler, ah bu taş köprüler, insanı Sevgili’den uzaklaştırır.

Eğil Köprüsünden geçtikten sonra, kestirme yolu kullanıp kullanmama konusunda tereddüt ediyoruz. Engeller bir yana, "Bilinen yol, en kısa yoldur", ilkesiyle, uzun yolu seçiyoruz. Nehre paralel yürüyoruz bir süre. Ben, yoldan ve gideceğimiz köylerden ziyade, kafamdakilerle meşgulüm. Arkadaşım, arada bir bana, arada bir nehre bakıyor. Sanki yolda iz sürüyor. Bu durum, önümüze ilk çıkan yokuşa kadar sürüyor. Yokuşun üzerinde bir yılan. Yolu kesecek şekilde boylu boyuna uzanmış. (Umarım yolumuzu kesmez.) Bir metre kadar. Hiç etkilenmiyor bizden. Biz de rahatsız etmiyoruz onu. Bu havada ne geziyor bu yılan? Yakmayan güneşte mi güneşleniyor, yoksa bizi mi bekliyor? İşte bu sıralarda dinlenirken Başkanım, "Sırtını rüzgâra verme, üşütürsün, yüzünü dön", diyor. Bu söz üzerine fazla dinlenemiyoruz. Çünkü terimiz soğuyor. Bir süre daha yürüyoruz vadide. Sağ tarafımızda dağ sıraları, sol tarafımızda Dicle var. Dicle’nin suları dışında, bir de ayak seslerimiz var ortalıkta. Bir saat kadar yürüyoruz. Toprak damlı, iki-üç ev görünüyor karşıda. Aradığımız yer burası değil ama, yine de bir sevinç kaplıyor içimi. Biraz daha yaklaşıyoruz. Şalvarlı, şapkalı bir adam öküzlerle çift sürüyor. Sait Faik’in Kara Mustafa’sı geliyor gözlerimin önüne bir an. Bu adam da taşlar arasında, toprağı işleme mücadelesi veriyor. Bu arada yer yer hayvanlara bağırıyor. Arkadaşım çiftçiye yaklaşarak, eliyle ve sesiyle selam veriyor. Çiftçi selamı alıyor belki ama, hiç oralı olmuyor. Çiftini sürmeye devam ediyor. Gideceğimiz köyü soruyoruz. "Bilmiyorum", diyor. Yılan tepkisiz, çiftçi tepkisiz. Keçi yolundan devam ediyoruz yürümeye. Bir süre sonra, koyunlarıyla birlikte bir çoban görünüyor. Gideceğimiz köyü soruyoruz. Biraz düşündükten sonra, "Bilmiyorum." diyor. Tekrar devam ediyoruz yürümeye. Yürürken, vadide, sözle anlatılamayacak derecede güzel, doğal güzellikler, manzaralar gördük. (Ne olurdu sanki, birazcık fotoğrafçılık bilgim, yanımda da bir fotoğraf makinem olsaydı.) Yarım saat kadar sonra bir köy görünüyor uzaklarda. Üstelik okulu da var. Bir sevinç kaplıyor içimi yine. Görünen köy uzak olamaz da. Yalnızlık, sessizlik Dicle Vadisinde kalacak çünkü. Adımlarımız hem hızlanıyor, hem de açılıyor. Köye varmak üzereyiz. Susuz bir derenin kenarına kurulmuş köy. Evler, dereye paralel bir şekilde sıralanmış. Toprak damlı, dışları sıvasız , bazıları ise balkonlu. Aralarında az bir boşluk var. Damdan dama atlayarak geçmek mümkün. Tam ikibuçuk saat yürüyerek köye ulaşıyoruz. Dere yatağından çıktıktan hemen sonra, birden köpek sesleri duyuluyor. Korkuyor ve şaşırıyoruz. Köpek seslerini duyana kadar, hiçbir köpek görmüyoruz. Köpek sesleriyle birlikte, köpek sürüsüyle sarılıyor çevremiz. Arkadaşım önde. Aramızda bir-iki metre kadar açıklık var. Yerlere bakıyorum hemen. Yakınımda taş yok, alıp köpeklere atabileceğim. Elimizde sadece küçük bir çanta var. Bu çantalarla korunamayız ki. Her ne kadar el, kol, ayak hareketleri yaparak ve bağırıp çağırarak köpekleri kovalamaya çalışıyorsak da, başarılı olamıyoruz. Bu arada arkadaşım bir fırsatını bularak, birkaç metre kadar ileri fırlıyor ve çalı yığınından bir odun geçiriyor eline. Artık üzerine gelen köpeklere karşı kendini koruyabiliyor, fakat ben daha da zorda kalıyorum. Ondan kaçan köpekler de bana geliyor. Arkadaşım her ne kadar kendini güvenceye alıyorsa da, yol arkadaşını bırakıp gidemez ki. Tekrar yanıma geliyor. Köpekler saldırılarını daha da arttırıyor. Durmadan da havlıyorlar. Adım dahi atamaz oluyoruz. Etrafımızdaki çember bu denli daralıyor. Kafamı kaldırıp çevreme baktığımda, bütün köylüleri, rengarenk giysiler içinde kadın ve çocukları, karşı damların üzerinde tek sıra halinde dizilmiş olarak bizi seyrederken görüyorum. Seviniyorum bir an. "Bizi kurtarın, köpekleri kovalayın!" diye bağırıyorum. Hiçbir tepki, hiçbir karşılık gelmiyor. Bir-iki kez daha yineliyorum. Duymamış olamazlar. Kızıyorum. "Görmüyor musunuz, köpekleriniz bizi ısıracak!" diye avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Arkadaşım da, "Köpeklerinizi kovalayın!" diye bir kez bağırıyor. Yüksek sesle birkaç kez daha bağırıyorum. Arkadaşım, köylülerden, bizi seyredenlerden bir daha yardım istemiyor. Elindeki odunla köpekleri uzaklaştırmaya çalışıyorsa da, bir adım dahi uzaklaştıramıyor. Yerimizden hiç kıpırdayamıyoruz. Birini kovalarken, diğerleri saldırıyor. Köpeklere kızmaktan vazgeçiyoruz. Çünkü onlar köpekliklerini yapıyorlar. Ya damdakiler ?... Sanki biz köpeklerle dans ediyoruz; onlar da seyrediyor. Bu manzara yaklaşık onbeş dakika sürüyor. Köylüler, çırpınışlarımız karşısında en ufak bir tepki dahi göstermiyorlar. Bizi yaralayan da bu, yoksa köpekler değil. Bugün yılan tepkisiz, çiftçi tepkisiz, köylüler tepkisiz. Köylülerden yardım gelmeyeceğini anlıyorum artık. Zaten arkadaşım yardım istemiyor ki. Bu arada, evin birinin penceresinden bir kişinin atladığını görüyorum. Koşarak geliyor ve köpekleri kovalıyor. Köpekler, hiç karşılık vermeden, güçlük çıkarmadan dağılıyorlar. Arkadaşım, damdakilerin duyabileceği bir sesle, sert ve hızlı bir şekilde, "Neden gelip bizi kurtarıyorsun!" diyor. İşte biz, bizi köpeklerden kurtarana böyle teşekkür ediyoruz. Ben yine şaşırıyorum. Nedeni şu: Arkadaşım hem damdakilerden yardım istemiyor, hem de bizi kurtarana kızıyor. Adam, gayet yumuşak bir sesle, "Ben Devlet Demir Yollarından emekliyim", diyor. Bir süre hiç konuşmuyoruz, sadece yürüyoruz. Müfettiş olduğumuzu, okulu görmek istediğimizi, söylüyoruz. Biz okula doğru yürürken O, anahtarı getiriyor. Derslikle lojmanı geziyoruz. Lojman küçük bir yangın geçirmiş. Az bir hasar var. Binalar dökülmeye başlamış. Okulun önünde bir de sarnıç var. (Kışın yağmur yağacak, sular sarnıçta toplanacak, öğretmen de içecek.) Okul, öğretmen yokluğundan öğretime kapalı. Önceki yıllarda burada görev yapan öğretmenlerden biri, okul bahçesinin çevresine köşeli demir dikip betonlamış. Bu işi de özenle yapmış. Çok gayretli bir öğretmenmiş. Şimdilerde bırakın gayretli öğretmenleri, gayretsizleri bile yok birçok okulda.

Demiryolcu köylü, okuldan sonra evine götürüyor bizi. Köyde elektrik hatları çekiliyor. Evde bir radyo asılı. Girişte, çantalı ve aküye bağlı. Pencereye yakın oturuyoruz. Altımızda minderler var. Yere hemen sofra seriliyor. Hazır, kolayca hazırlanan yiyecekler ve çay konuyor siniye. Bir de ekmekler. Ekmekler, küçük birer tabak büyüklüğünde. Biraz kalın. Sarı renkli ve üzerinde hava kabarcıklarının yaptığı şişkinlikler var. Ağızda kendi kendine dağılıyor. Yumuşak ve tatlı. (Bunlar bizim köydeyken, yediğimiz ekmeklere benziyor. Henüz köydeyken, çok ortaklı da olsa, bir değirmenimiz vardı. Un öğütme bedeli olarak, parası olmayanlardan bir miktar - arpa, buğday, mısır, nohut gibi- tahıl alırdık. Bunları, Vargel Teknesine benzer tahtadan yapılmış, tabana doğru gittikçe daralan bir sandıkta toplardık. Daha sonra un yapar, eve götürürdük. Dolayısıyla, bizim ekmeğimizde tüm tahıllar bulunurdu. Tadı, diğer ekmeklerden farklı olup, ağızda hemen dağılıverirdi.) Ekmeğin tatlı olması, içinde nohut bulunmasındandı. Bu ekmeği her zerresine kadar tatmak, her zerresine kadar çiğnemek istiyorum. Yer yer yirmi, yirmibeş yıl öncesindeki değirmenimize gidip, anılarımın arasında kayboluyorum. Arkadaşım, düzenleyeceğimiz tutanak ve hazırlayacağımız raporla meşgul. Çantayı açıp, karbonlarla, dosya kâğıtlarını çıkarıyor ve karbonları yerleştiriyor. Tutanağı ben yazıyorum, O söylüyor. Başka bir deyimle, kâtiplik yapıyorum. Tutanağı düzenledikten sonra vedalaşarak ayrılıyoruz. Demiryolcu köylü, köyün çıkışına kadar geçiriyor bizi. (Olur ya, belki yine kuşatırlar, Köpekler çevremizi.) Arkadaşım, bundan birkaç yıl önce köyde, iki aile arasında silâhlı bir kavga olduğunu ve birkaç kişinin öldüğünü, Demiryolcu Köylünün ailesini kavgadan uzak tutmayı başardığını, köydeki yıkılmaya yüz tutmuş evlerin, kavga nedeniyle başka yerlere göçenlere ait olduğunu söylüyor. Yolculuğumuz sırasında, Köpeklerle ilgili olarak hiç konuşmuyoruz.

Bir sonraki köye ulaşabilmek için, bir saat kadar yürüyoruz. Saat öğleden sonra iki-üç arası olmalı. Okul çocukları evlere dağılıyor. Okula doğru ilerliyoruz. Öğretmen, birkaç öğrenciyle birlikte odunları yerleştiriyor. Selam verip, "Kolay gelsin, öğretmenim", diyoruz. Öğretmen sevincini gizleyemiyor. Nasıl gizlesin ki? Böyle yerlerde çalışmayanlar bilemezler, bir meslektaşa kavuşmanın ne demek olduğunu. Arkadaşım Öğretmenle konuşurken, göz ucumla lojmana bakıyorum. Lojman yeni ve bizi konuk alabilecek olanaklar var. Gidemezsek, burada kalırız, diye düşünürken, köyde küçük bir gezinti yapalım, diyoruz. Yol yeni onarılmış, Köy Hizmetleri dozerlerince. Ak taşlar yolların kenarında. Tam bu sırada bir taksi geliyor. Dönüşte bizi almasını söylüyoruz. Bu durum, öğretmenin hiç hoşuna gitmiyor. "Niçin gidiyorsunuz hocam, bu gece burada kalırdık" diyor. Karşılaştığımız olaydan sonra, özellikle gitmek istiyoruz. Gitmek istiyoruz da, nereye gideceğimiz belli değil. Sadece buradan gidelim de, neresi olursa, diyoruz. Akşama yakın Dicle’ye varıyoruz. Kalacak yer sorunu var. Bizi getiren şoföre ve garaja haber bırakıp, lokantada beklediğimizi söylüyoruz. Yemek yerken, lokantacı da sağa sola haber gönderiyor. Uzun bir süre bekliyoruz., Ergani’ye araba çıkacak da, bizleri alacak, diye. Ergani’de yolumuz bitse iyi. Geç saatlerde bir araba geliyor. Belirsizlik bu kez Ergani’de başlıyor. İstanbul-Ankara yolundan gelecek arabalar bizleri alacak da, Diyarbakır’a varacağız, diye. Saat 23.00’e doğru gelen otobüs alıyor bizi. İçeri sıcak. Yorgun bedenim ısınınca, hemen yumuluyor gözlerim. Yol kenarında beklerken, ne kadar üşüdüğümüzün farkına bile varmamışız. Otobüs yeni, sıcak, kaloriferler yanıyor, koltuklar rahat. Biz hem yorgun, hem üşümüş. Uyumamak olası mı? Gel de uyuma. Kaptan şehir merkezine götürüyor arabayı. Ne de çabuk bitiyor şu yol. Biraz daha sürse de, biraz daha uyusak olmaz mı sanki? Dağkapıda iniyoruz ve yarın buluşacağımız saati kararlaştırıp ayrılıyoruz. Yaklaşık onsekiz saat sonra tekrar şehirdeyiz. Dışarı soğuk ve dolmuş yok. Kültür Sitesine doğru yürüyorum. Yolun üzerinde insan yok fakat, yine onlar var.

Bu Köpeklerden neler çekmiyorum ki? Gittiğim hemen her köyde beni, havlayarak ve koşarak karşılıyorlar. Beritan Aşireti’nin yerleştirildiği köylerden birindeyim. Tandırda ekmek yapan genç bir kızın, hamuru bırakarak eline çalı alıp hızla bana doğru koşmasına bir anlam veremiyorum önceleri. (Yoksa beni mi dövecek?) "Oşt" diye bağırdığında, köpeğin sağ ayağıma yetişmesine bir adım kalmamıştı. Bu köpek havlamıyor ve kurbanına arkadan saldırıyor. Genç kız köpeği benden uzaklaştırıyor ve tandıra dönüyor. Göz ucuyla köpeğin arkamdan gelip gelmediğini kontrol ediyorum ve okula doğru yürümeye başlıyorum.

Yine bir gün Çınar yolu üzerinde, dönüş için araba beklerken, kocaman bir köpeğin bana doğru havlayarak koştuğunu görüyorum. İki üç yüz metre kadar ileride bir ev var. Köpek bu evin olmalı. Gözlerim hemen taş arıyorsa da bulamıyor. Aramızdaki açıklık otuz-kırk metre kadar. Ne yapabilirim, diye düşünebilecek fazla zamanım yok. Tam bu sırada yoldan, koyu renkli bir taksi geliyor. Bu araba beni kurtarabilir. Ben yolun sağındayım, köpek solunda. Eğer koşarak, köpeğin bana ulaşmasını birkaç saniye geciktirebilirsem, yaklaşmakta olan araba yetişir ve köpeğe çarpar, ben de kurtulurum, diye düşünüyorum. Ve hızlıca şehre doğru koşmaya başlıyorum. Çanta sağ elimde koşarken, bir taraftan soluma, yaklaşmakta olan köpeğe ve arabaya bakıyorum. Bir taraftan da sol elimle işaret veriyorum. Bu koşmaca beş on saniye kadar sürüyor. Sanki ipi göğüslemek üzereyiz. Köpekle aynı hizaya geliyoruz. Köpek yönünü bana dönüp, tam karşıya geçeceği sırada, taksi aramıza giriyor. Köpek, tıpkı filmlerdeki gibi, çok ani ve atik bir hareketle geriye dönüyor. Havvv, diyor ve geldiği yöne doğru yavaşça koşmaya başlıyor. Düşüncem kısmen gerçekleşiyor. Her ne kadar köpek arabaya çarpılmıyorsa da, ben ısırılmaktan kurtuluyorum ya. Amacım da buydu zaten, yoksa köpeğin çarpılması değil. Köpek, beni ısırma yerine, kendi canını tercih ediyor. Artık peşimi de bırakıyor. Üstelik havlamıyor da. Sadece geldiği yöne doğru devam ediyor. İşaret vermeme rağmen araba beni almıyor. Varsın almasın, köpekten kurtarıyor ya.

Bir gün de, hem de aynı bölgede, Körfez Savaşı sırasında, Patriot Füzesinin patlatıldığı yerde, iki köpeğin saldırısına uğruyorum. Belki inanamayacaksınız ama, bu kez dört, belki de üç yaşlarında bir çocuk kurtarıyor beni. (Bu arada köpeklere çok fazla haksızlık etmeyelim. Hepsi havlayıp üzerime koşmadılar. Örneğin Deve Geçidi Barajı civarında gördüğümüz köpekler, abartmasız, bir buzağı kadar olmalarına rağmen, ne havladılar, ne de bizi karşıladılar.)

İlköğretim Müfettişliğinde "köpekler" önemli bir kavramdır. Müfettiş adaylarına, Çevre Sorunları Dersi -sanki müfettişler çıkarıyorlarmış gibi- okutulacağına, "Köpeklerden Korunma" diye bir ders okutulursa, daha iyi olur, diyorum, kendi kendime.

Eğil’de Köpekler tarafından kuşatılışımızı hiç kimseye söylemiyoruz uzunca bir süre. Dairede toplu halde olduğumuz bir gün, o bölgeye bakan arkadaşlar, üstelik de anayol üzerinde bulunan bir köyde, "Köpeklerin saldırısına uğradıklarını, köpekler karşısında çırpınışlarını köylülerin topluca seyrettiğini, bu manzaranın onbeş dakika kadar sürdüğünü ve köpek havlamalarının uzun sürmesi üzerine öğretmenin durumdan şüphelenerek, dersten gelip köpekleri kovaladığını", anlatıyorlar. Sonra ne yaptınız, diye soruyorum. Öğretmene kızdık, diyorlar. Arkadaşlar da bizim gibi, kendilerini kurtarana kızıyorlar. Seyredenlere kızacak değiller ya(!) Biraz sonra biz de başımızdan geçenleri anlatıyoruz. Ne de olsa, elle gelen düğün bayram. Bu arada Başkanıma, "Neden Sen köylülerden yardım istemiyordun?" diye soruyorum. "İsteyemezdim, çünkü tam dereye indiğimiz sırada, köpekleri üzerimize onlar saldı", diyor. "Hani sağ başta, iri yarı, bıyıklı olan vardı ya, işte O", diyor.

Şimdi daha ağır geliyor Köpeklerin saldırısı...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ELMALI PASTA

Müfettişler odası bomboştu girdiğimizde. Büyük olasılıkla hafta içi bir gündü. Hafta içi gün demek, pazartesi ve cumanın dışındaki günler demekti, müfettişlik kavramında. Çünkü diğer günler, genellikle kimse bulunmazdı müfettişler odasında. Bulunanlar da, özel ya da beklenmeyen işleri nedeniyle daireye uğrardı. Bugün bizim Dairede bulunma gerekçemiz, bu iki nedene de dayanmıyordu. Sanırım, elimizdeki işlerimizi bitirmiş, boş kalmamak için Daireye uğramıştık.

Grup Başkanım, kara bond çantasını, masaları boylamasına dizerek oluşturduğumuz kocaman T masanın üzerine koydu ve kapağını açtı. İçerisinden il haritasını çıkardı. Başparmağını harita üzerinde gezdirdikten sonra, "Yarın şu köye gideceğiz" dedi. Haritayı dikkatlice inceledikten sonra, otobüsten nerede inip ne kadar yürüyeceğimizi kestirmeye çalıştık. Gideceğimiz köyün yolu vardı fakat arabası yoktu. Asfalta yaklaşık bir saat uzaklıktaydı. Bu nedenle, yarın Lice’ye gidecek ilk otobüse binecek ve akşama tekrar eve dönebilecektik. Yarın buluşma saatimizi kararlaştırarak Daireden ayrıldık. Mevsim kıştı fakat, hava güneşliydi.

Ertesi gün garajda buluşup ilk otobüse bindiğimizde hava soğumuştu, fakat yağış yoktu. Fazla kapalı da sayılmazdı. Yaklaşık iki saat yolculuktan sonra, gideceğimiz köyün yakınlarına geldiğimizde, hava tamamen kapanmıştı. Hatta, otobüsün camlarına tek tük yağmur taneleri düşüyordu. Köyün durağına geldiğimizde, yağmurdan ıslanacağımızı bile bile otobüsten indik. Ovanın yüzünde, ne bir bekleme ne de bir dinlenme yeri vardı. Kamyoncular için bir dinlenme yeri vardı ama, o da çok gerilerde kalmıştı. Otobüsle bir gidecek yerimiz de olmadığına göre, çaresiz ıslanacaktık. Çünkü şemsiyemiz yoktu. Hem olsa bile bu fırtınalı havada ne yazardı. Her ne kadar şemsiyemiz yoksa da, kalın pardösülerimiz var, diye teselli ediyorduk kendimizi. Üşümüyorduk fakat ıslanıyorduk. Daha da ıslanacaktık. O halde acele etmemize ne gerek vardı. Biz de öyle yapıyorduk zaten. Nasıl olsa ıslanacaktık.

Elimizde çantalar, rüzgâra karşı yürüyorduk. Rüzgâra karşı yürümek, yağmur tanelerinin yüzümüze çarpması demekti. Bu nedenle, gözlerimizi korumak için, sağ elimizi siper ediyorduk. Bir süre yağmur altında, çamurlu yollarda yürüdükten sonra, yolun kenarında iki üç ev görüyoruz. Köyün burası olmadığını hemen anlıyoruz. Çünkü okul binası görülmüyor da. Evlerin yanına ulaştığımızda, merdivende bizi seyreden köylü amca, "Eve buyrun, bir çay içelim hocam" diyor. Zamanımızın olmadığını söyleyince, "Peki size şemsiyemi vereyim, dönüşte bırakırsınız" diyor. Alıp teşekkür ettikten sonra, yürümeye devam ediyoruz, iki kişi bir küçük şemsiyeyle. Üstelik şemsiye sağlam da değil. Bu rüzgârlı havada, ancak beş dakika yürüyebiliyoruz şemsiyeyle. Derken çıkan fırtına ters çeviriyor şemsiyemizi. Şemsiyeyi düzeltip kapatıyorum ve Başkanıma, "Şemsiye bizi yağmurdan korumak bir yana, ancak yük oluyor, üstelik de önümüzü kapatıyor" diyorum. Evet, karşılığını alınca, hiç acele etmeden yürümeye devam ediyoruz. "Pardösümüz ıslanana kadar, nasıl olsa köye varırız", diyorum.

Ayaklarımızda çamurdan ikinci bir ayakkabı, sırtımızda üzerine düşen her damlayı içmiş bir pardösü ve uçlarından sular damlayan saçlarımızla varıyoruz okula. Öğrenciler derste. Bu halde öğrencilerin karşısına çıkmak olmaz. Biraz dinlenip, ayakkabılarımızın çamurunu, saçlarımızın suyunu siliyoruz. Ellerimizle saçlarımızı da düzelttikten sonra giriyoruz dış kapıdan içeri. İlk dikkatimizi çeken durum, yerlerin temizliği oluyor. Bahçe çamur içinde olmasına rağmen, salonda hiçbir çamur parçası yok. Bir dakika kadar salonda bekliyoruz, belki öğretmen geldiğimizi fark eder, diye.

Öğretmenin geldiğimizi duymadığını anlayınca, kapıya vurup bekliyoruz. Öğretmen kapıyı açıyor ve "Hoş geldiniz" diyerek içeri alıyor bizi. Çocukları selamladıktan sonra, geçiyoruz öğretmen masasına. Çantalarımızı bırakıp, hemen pardösülerimizi çıkarıyoruz ve sobanın yanına dikiliyoruz. Çocuklar şaşkın değiller. Çalışmalarına devam ediyorlar. Bu arada ilk dikkatimizi çeken, sınıfın temizliği oluyor. Yerlerde hiçbir çamur parçacığı yok, bizim ayakkabılarımızda getirdiğimizden başka. Camlar da tertemiz, camların önü de. Yazı tahtasının yanı da. Paçalarımızı birazcık kuruttuktan sonra, başlıyoruz teftişe. Ben yine "rehberlik" yapıyorum, Başkanım "durum tespiti". Öğretmenimiz planlarına özen göstermiş. Özen göstermesi yetmiyor tabii ki. Biraz da yeniliklerden haberdar olması gerek. Programlardan örnek planları göstererek, "Böyle yapacaksınız" diyorum. Öğretmenimiz, eleştirilerden rahatsız olmak bir yana, memnun oluyor. O rahatsız olmadıkça, ben devam ediyorum rehberliğe. Günlük Planlar üzerinde konuşmalarımız bitince, Ünite ve Yıllık Planlar üzerinde incelemelere geçiyoruz. Günlük, Ünite ve Yıllık Planlar arasındaki ilişkileri açıklıyorum, özellikle. Daha sonra, derslikteki levhalar ile mevsim ve tarih şeridine geliyor sıra. Birlikte inceliyoruz, birlikte değerlendiriyoruz. Başkanım, teftişe devam ediyor bu arada.

İçeride ne kadar kaldığımızı bilemiyorum. Dinlenme ihtiyacı hissetmiş olmalıyız ki, "Teneffüse çıkalım" diyorum ve çıkıyoruz okulun önüne. Daha dışarı çıkar çıkmaz, öğretmenin eşi, üzerinde çelik bir çaydanlık bulunan tepsiyle yanımıza geliyor ve tepsiyi kaldırıma bırakarak ayrılıyor. Öğretmenimiz, "Buyrun, çay içelim" diyor. Bizi ıslatan yağmur yağmıyor artık. Çocukların getirdiği sandalyelere oturup tepsiye göz attığımda, çaydanlık ve bardakların yanında "elmalı pasta"yı görüyorum. Çaya şaşırmıyorum. Çünkü gittiğimiz her okulda bolca içebiliyoruz. Peki elmalı pasta ne geziyordu bu yazının (ovanın) yüzünde! Üstelik, üzerine pudra şekeri serpilmiş olarak. Yorgunduk, üşümüş ve acıkmıştık. Tabii ki sıcak çay, çok güzel gelecekti bize. Peki elmalı pastaya ne demeli? Bu kadar kısa sürede nasıl hazırlandı, pişirildi ve daha buharı tüterken önümüze konuldu? Ya tadına ne demeli? Bir taraftan bunları düşünürken, diğer taraftan pastayla birlikte çayı yudumluyordum. Dünyanın en lezzetli elmalı pastasını yerken, öğretmenimize, "Nerelisiniz?" diyorum. Doğu illerinden birini söylüyor. "Sizin memlekette gelen konuklara, elmalı pasta yaparlar mı?" deyince, "Bizim hanım Ankara’lı diyor. Bunun üzerine fazla bir şey konuşmaya gerek duymuyoruz. Sadece dünyanın en güzel pastasını değil, yiyeceğini yemeye devam ediyoruz çayla birlikte. Hiçbir yiyecek, bu kadar nefis olamazdı bu ovanın üzerinde. Elmalı pastanın lezzeti, açık havada yağmurdan sonra yenmesinden kaynaklanıyordu, belki de. Son çayı da içtikten sonra, hem açlığımızı gidermiş hem de dinlenmiş oluyoruz. Teşekkür ederek, tekrar sınıfa giriyoruz.

Çocukların çalışmalarına göz atarken, her öğrencinin masasının içinde mendil büyüklüğünde bir bez görüyorum. Sık sık buharlanan camlar, hemen bu bezle siliniyor. Kaşla göz arasında, pencerenin önü ve masanın üzeri de hemen siliniyor ve bez katlanarak tekrar masanın içine yerleştiriliyor. Bu işler, küçük aralarda yapılıyor ve herkes birilerinin yapmasını beklemeden kendi yapıyor. Defter ve kitaplar da çok temiz ve sayfaların köşeleri kırışmamış. İçeri girerken de, hiçbir denetime tabi tutulmadan bütün öğrenciler ayakkabılarını temizleyerek içeri girdiler. Herhalde sınıfın, okulun temizliği de böyle yapılıyordu ki her taraf tertemizdi. Böyle temiz bir okulu, değil köyde, şehirde bile görmedim.

Gelirken ve giderken, çektiğimiz sıkıntılar bir yana, ikimiz de mutlu ayrılıyoruz okuldan. Yine geldiğimiz çamurlu yolda yürürken Başkanıma, "Ben, ilk kez böyle bir öğretmen, böyle bir okulla karşılaşıyorum" deyince O, "Benim ikinci oluyor, birinci de filan köydeki karı koca öğretmenlerdi" diyor. Yağmur yağmıyor bu kez. Geldiğimizden de rahat yürüyoruz. "Bana birinci köyde karşılaştığın öğretmenleri anlat" diyorum, Başkanıma. Anlatırken, farklılıkları da söylüyor. "İlk fırsatta o köyü ve öğretmenleri görmeliyim" diyorum. Yol, çok kısa geliyor bu kez. Kırık şemsiyeyi sahibine teslim edip, otobüs beklemeye başlıyoruz. Yol boyunca, sözü edilen öğretmenleri konuşuyoruz hep. Şu yol da ne çabuk bitiyor. Şehre vardığımızda, ne yorgunluktan, ne de sıkıntıdan eser vardı bende.

Başarısızlık karşısında savunma mekanizmaları geliştiren öğretmenlerime, uzunca bir süre, Doğulu Öğretmeni ve okulunu örnek gösteriyorum

 

 

 

BABACAN ÖĞRETMENLER (!)

 

1989 Yılında, Bayram tatili için ailemin yanına gidiyordum. Çok fazla yolcu olduğundan, otobüslerde yer bulmak hayli güçtü. Bizim otobüs yolun tamamını gece gideceğinden –trafik polisi kaygısı olmasa gerek-arayı da yolcularla doldurmuştu. Yolcular, hallerinden şikayetçi olmak bir yana, memnundular. Çünkü otobüse binebilmişler ve sevdiklerine doğru hareket edebilmişlerdi.

Sabaha kadar sürecek yol, konuşmadan gidilemez ki. Yanımdaki arada oturan genç, "İlkokul öğretmeni olduğunu, Atatürk barajı çevresinde bir köyde görev yaptığını" söyleyince, bir yakınlık başladı aramızda. Koltuğumu yana çektim ve öğretmen arkadaşı aramıza aldık. Ne de olsa, meslekdaş değil miydi? İlköğretim Müfettişi olduğumu söyleyince, hemen bir sorununu dile getirdi öğretmenimiz. Beş sınıfı birleştirilmiş bir ilkokulda görev yaptığını, birleştirilmiş sınıfların yıllık, ünite ve özellikle günlük planlarının nasıl yapılacağını bilmediğini, çünkü okulda kendilerine birleştirilmiş sınıf öğretim planlarının nasıl yapılacağının öğretilmediğini, bu nedenle planları istenilen şekilde yapamadığını ve öğretim yılı ortasına doğru gelen müfettişin planları yeterli bulmayıp hakkında soruşturma açtığını, söyledi. Bu arada, hangi cezaya çarptırılacağını ve adaylığının (stajierliğinin) kaldırılıp kaldırılamayacağını sordu. Yol arkadaşımı her ne kadar teselli etmeye çalıştıysam da, O mutlaka bir ceza alacağının bilincindeydi. Esas korkusu ise, adaylığının kaldırılmamasında düğümleniyordu.

Konuşma sırası tekrar kendisine geldiğinde; "Hatay Eğitim Yüksek Okulu mezunuyum. Otobüs okulun önünden geçerken (Çünkü otobüs okulun önünden geçiyordu.) ineceğim ve Meslek Dersleri öğretmenlerimi bulup –onlardan- hesap soracağım. Bizlere hiçbir şey öğretmeden mezun etmişsiniz, özellikle ‘köy okulları’ ve ‘birleştirilmiş sınıflar’ konusunda, diyeceğim" dedi. Sahi bunu yapar mısın, dediğimde; "Evet yapacağım, çünkü alacağım ceza onların yüzündendir" diye ekledi. Sesi fazla yüksek değildi ama titriyordu. Çok değilse bile, kızgındı. Havadan sudan konuşarak dikkatini dağıtmaya çalıştım. Biraz rahatladıktan sonra, hangi okullarda uygulama yaptıklarını, sordum. Şehir okullarında, dedi. Adlarını söyledi. Bu okulları ben de biliyordum. Şehrin en kökleşmiş okullarıydı. Yani siz hiç köy okulu görmediniz mi, diye sorduğumda, ne gezer hocam, dedi. Karşılık veremedim. Bir süre durakladık. Öğretmenimiz, yerden göğe kadar haklıydı. Çünkü, öğretmenler, normal sınıflara göre, şehir okullarında uygulama yaparak yetiştiriliyor, ama her ne hikmetse birleştirilmiş sınıflı köy ilkokullarında görevlendiriliyordu. Bunları düşünürken, aklımdan büyük ozan C.A. Kansu’nun dizeleri geçti.

" Ah ben bir gün tepelerden, tepelerden
Varıp önünüze önünüze dikilip duracağım
Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden;
Bir gün soracağım bu çocukları soracağım
."

Artık sadece Çocuk Hekimi Kansu değil, öğretmenler de hesap soruyordu öğretmenlerinden. Dünya değişiyor galiba.

Öğretmenin bu konuşmasından sonra, olaylar bir film şeridi gibi, zihnimden akmaya başladı: Bir bahar günü Elazığ-Maden civarında, bir dağ köyünün yeni yapılmış ilkokulunda, üç öğretmenle birlikte soba başında ısınıyorduk. Baharda ısınılır mı, demeyin. Buralarda hala kar vardı. Öğretmenlerimiz köyden, köyde yaşamaktan, yalnızlıktan, ilçeye uzaklıktan ve elektriğin olmamasından bir hayli yakınıyorlardı. Elektrik hatları bitmek üzereydi. (İlk çalıştığım görev yerini hatırladım bir an. Okul, köylünün yaptığı dört duvarlı bir toprak damdan oluşuyordu. Biraz fazla yağmur yağdığı zamanlar, suyun tamamı damdan içeri aktığı için, ders yapamazdık. Öğretmen arkadaşlarla biraraya geldiğimizde, köylerimizde devlet yapısı okullarla, araba yolu olup olmadığını konuşurduk. Yine bu günlerde, ilk görev yerimde çalışan öğretmenle karşılaştım. Köyde hala devlet yapısı okulun olmadığını söyledi. Bunları, elektriksizlikten sızlanan öğretmenlere anlatacak değildim herhalde.)

İlk konuşmalar bitmiş, sıra kişisel konuşmalara gelmişti. Hocam, hangi Fakülteden mezun oldunuz, dediler. Gazi Eğitim, deyince, hemen ortak yaşantı alanı oluşturmaya başladı köyüne geldiğimiz öğretmen. Hocam, ... Beyi tanıyor musunuz, dedi. Evet, dersimize girdi, deyince, öğretmenin gözleri ışıldadı. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Sevinçle konuşmaya başladı. "... Bey bizi hiç sıkmazdı. Dersleri çok şen şakrak geçerdi. Derslerde çok az not tuttururdu. O da birkaç sayfayı geçmezdi. Sürekli gençlik duygularımıza hitap ederdi. Hatta bazı arkadaşlarımızın dünürü olup nişanlanmalarına yardım etti" dedi. Buraya kadar, bir buçuk saati sürekli yokuş olmak üzere, yaklaşık üç saat yürümüştük. Uykusuz ve yorgunduk. Daha iki saat kadar da yürüyecektik. Buna rağmen, oluşturduğumuz ortak yaşantı alanından dolayı öğretmeni mutlu görmek, beni de mutlu etmişti. Susuyor ve dinlemeye devam ediyordum. Oysa müfettişler, dinlemeyi sevmez. Öğretmenimiz anlatmaya devam ediyordu. İfade alır gibi değil de, Psikolojik Danışma yapar gibi öğretmeni dinliyordum. ... Bey, müfettişleri, toz, poz ve kıl olmak üzere üçe ayırırdı, deyince, tüm mutluluğum kayboldu bir anda ve yorgunluğumu hissetmeye başladım. Kalp artışlarımız hızlandı. Bir süre konuşulanları hiç duymadım. Ben, bu dağ başında görev yapan aday öğretmenlere nasıl yardımcı olabilirim, diye düşünürken, şimdilerde akademik basamağa gelmiş kişinin müfettişler hakkındaki ‘inci dizileri’ alt üst etmişti tüm sinir sistemimi. Müfettişler hakkında başka inciler de döküldü ortaya. Hiç sesimi çıkarmadım. Öğretmen de, konuştuklarından rahatsız olmalı ki, bir süre sonra konuyu değiştirdi ve "Hocam, bayram dönüşü göreve dokuz gün geç geldim. İlçe Milli Eğitim müdürü hakkımda soruşturma açtı ve savunmamı aldı. Sonuç ne olur, ne kadar ceza alırım?" diye sordu. Doğrusu bu soru karşısında şaşırmıştım. Nasıl olur da, memurların alacakları cezalar hakkında öğretmen adaylarına bilgi verilmezdi? Bilmem, belki 222 sayılı kanun hakkında da bilgi verilmemiştir! Göreve dokuz gün gelmeme konusunda, kayda değer bir özrünün olup olmadığını, sordum. Yok, dedi. O zaman, bir-üç yıl arasında değişen kıdem durdurma (terfi edememe) cezası alacağını söyleyince, yüzündeki ifade birden değişti. Alacağı cezanın ne denli ağır olduğunu anlamıştı. Bir süre daha sustuktan sonra, öğrencileri arasında çok sevilen, köyüne geldiğimiz öğretmenin de çok sevdiği, bizim de dersimize gelmiş olan Öğretim Elemanının hangi derslere geldiğini sordum. Eğitim Dersleri, dedi. Bu kadarını ben de biliyorum, geldiği derslerin adını soruyorum, dedim. İki-üç tane Eğitim dersinin adını söyledi. Bu kadar mı, başka dersleriniz de olmalı, başka dersinize gelmedi mi, deyince, iki-üç dersin adını daha saydı. Saydığı derslerin arasında Eğitim Yönetimi ile ilgili bir ders yoktu. Eğitim Yönetimi ile ilgili bir ders okumadınız mı, deyince, öğretmen, birden durakladı. Gözgöze geldik. Bakışlarımız dondu. Öğretmenin rengi değişti. Bir dakika kadar sessiz kaldık. Bu durum diğer öğretmenlerin de dikkatini çekmiş ve gözlerini üzerimize dikmişlerdi. Ben olduğum gibi durmaya devam ediyordum. Sessizliği bozan öğretmen oldu. Üzüntülü bir sesle, "Şimdi herşeyi anladım hocam" dedi. Durumu kavramıştım. Anladığı şey, memurlarla ilgili yasaların-mevzuatın bu ders içinde ve bu dersi okutan öğretmen tarafından verilmesi gerektiği, idi. Neyi anladın, dedim. "Göreve dokuz gün gelmemenin cezasının ne olduğunu bilmiyordum. Bize öğretilmedi. Eğer bu kadar ağır ceza alacağımı bilseydim, dokuz gün göreve gelmezlik etmezdim" dedi. Diğer öğretmenler, suskun gözlerle bakmaya devam ediyordu bize. Bilmem bir süre önce aramızda geçen suskunluğun nedenini anlayabildiler mi? Sanmam. Bir açıklama yapılmadıktan sonra nasıl anlasınlar ki? Öyle ya, müfettişleri üç gruba ayırmak, öğrencilerin gençlik duygularına hitap etmek, ders yapmamak, öğrencilerin hoşlanacağı notları vermek, birilerine dünür olmak, verilecek kıdem durdurma cezalarını önleyemiyordu. Müfettişlerle ilgili konuşulanlar hakkında kızgınlığımı gizleyebilmiş, soğukkanlılığımı koruyabilmiştim. Artık mesajımı rahatça verebilirdim. Görüyorsunuz ya, insan hiç müfettişle karşılaşmadan da ceza alabiliyor, dedim. Diğer öğretmenler de onayladılar bu yargıyı. Çünkü müfettişler, ne soruşturma açtırmışlar, ne de soruşturma yapmışlardı. Acaba alacağınız cezada, sizlere mevzuatı öğretmeyen hocalarınızın payı yok mu, deyince, gözleriyle, diliyle ve başıyla ‘evet’ dedi öğretmenimiz. Artık diğer öğretmenler de kavramışlardı olayı. Tekrar, Eğitim Yönetimi ile ilgili dersi hangi hocanın okuttuğunu sordum. ... Bey hocam, dedi. Arkasından, "Öğrenciyken çok sevdiğim hocalara karşı artık yargım değişti" diye ilave etti. Bir-iki saat kadar daha kaldık okulda. İlk geldiğimizde güler yüzlü, şen şakrak öğretmenimizin yerini, durgun, düşünceli biri alıverdi. Öğretmenin bu durgun hali hiç değişmedi. Biz ayrılana kadar da hiç konuşmadı. O’nun yerine de, kendi yerlerine de diğer öğretmenler konuştu.

Müfettişleri üç gruba ayıran Öğretim Elemanı bizlerle de ders, hayır hayır sohbet yaptığında, müfettişleri böyle sınıflandıramazdı. Hem nasıl sınıflandırsın ki? Üç saatlik dersin birincisine gelmez, üçüncüsünde "Hava erken kararıyor" diyerek ders yapmadan bizleri bırakır, ikinci derste ise dersle ilgili olmayan şeylerden konuşurdu. Bir yarıyılda üç kredilik dersten tutturduğu not toplam dokuz sayfa olup, bunun bir sayfası şekil çizimiydi. Birazı da başlıklardan oluşuyordu. Bunları da ilk altı haftada, geldiği saatlerde yaptırmıştı. Başka bir deyimle, bir dönemin yarısından fazlasını ders yapmayarak -boş- geçirmişti.

İlk müfettişliğe başladığımdan on yıl sonra, Adana’da bir öğretmeni teftiş ediyordum. Öğretmen yeni mezundu, ama planlarında-uygulamalarında yenilikten eser yoktu. "Milli Eğitim Bakanlığının plan anlayışı değişti ve değişeli yıllar oldu. Sizin bunları bilmeniz ve uygulamanız gerekir" deyince, "Hocalarımdan hesap soracağım, bize hiçbir şey öğretmemişler" cevabını verdi.

Bir gün Dairede birkaç arkadaşla birlikte otururken, bu konuyu açtım ve "Hesap soran öğretmenler"den bahsettim. Arkadaşlar, bizler de "Hesap soran birçok öğretmenle karşılaştık" dediler.

Ey babacan Öğretim Elemanları! Babacanlık, öğretmenleri ne mutlu etmeye yetiyor, ne de başarılı kılmaya. Mezun ettiğiniz öğretmenleri sınıflarında ziyaret ettikten sonra, ‘babacan öğretmenliği’ nizi sürdürüp sürdüremeyeceğinize karar vermelisiniz.

Ne dersiniz?

 

HEPATİT-B

 

Müdür masasının üstüne Yönetim Defterlerini yaymış, bir taraftan not alıyor, bir taraftan yapılması gerekenlere işaret ediyorum. Çocuklar dağılmış. Ne sesleri geliyor, ne de kendileri. Öğretmenler de gitmişler evlerine. Müfettiş arkadaşım diğer odada çalışıyor, müdür de yanında bulunuyor. Ortam çok sessiz ve sakin. Akşam ulaşım sorunu da yok. Dolaysıyla, gönlümce teftiş yapabilirim. Öyle yapıyorum zaten.

Birden açık kapı tıklıyor. Masadan kafamı kaldırmadan “buyrun” diyorum ve kapıya bakıyorum. Kapının sağ yanında, ak giysili, ak benizli, uzun boylu genç bir bayan duruyor. Başım gözleri hizasını gelince birden duruveriyor. Göz göze mi geldik, bilmiyorum. “Affedersiniz ben, ben ... ” diyor, titrek bir sesle. Ve omuzu kapıya yaslanmış bir halde kalakalıyor. Bu durum bir iki dakika kadar sürmüş olmalı. Bu sürede, ne ben bir söz söyleyebiliyorum, ne de O. (Ne olur öyle B bloğun önündeki gibi bakma Safinaz!) Sonra gülümseyerek, “Ben Doktor Ayşe. Sağlık Taraması yapıyoruz, reçete yazacak kağıdım kalmadı da” diyor. Ayağa kalkıyorum ve yer göstererek oturmasını söylüyorum. Sandalyeye oturduğunda, çekingen hali geçmiş, yüzündeki gerilim güler yüzlü bir ifadeye dönüşmüştü.

Hal hatır sorduktan sonra, “Anne ve çocuk sağlığına yönelik çalışmalar yaptıklarını ve bu arada ilkokul çocuklarını da aşıladıklarını” söylüyor. Böylece, çocukların erken dağılma gerekçeleri teyit edilmiş oluyor. Gelirken gördüğümüz minibüs sizin olmalı, deyince, “evet, bizim” diyor. Sonra Güney Doğuda çalışmanın verdiği sıkıntılardan söz ediyor biraz.

Doktor Hanım, bugünlerde bir “sarılık” furyası geziyor alabildiğine, doğru mu, deyince, “evet” diyor. Peki ne yapacağız, soruma ise, “İlk olarak sebze ve meyvelerinizi, bir kova su içerisine dökeceğiniz yarım çay kaşığı hipolu su içinde bir süre beklettikten sonra yıkamalısınız, sonra, aşısı var, aşı olup korunabilirsiniz” diyor. Aşısını reçeteye yazabildiklerini ve belli aralıklarla üç kez yapılması gerektiğini, de belirtiyor.

Yine bugünlerde, Ankara’dan gelen bir Hocamızı havaalanında karşılayıp, bir aşevine yemeğe gidiyoruz. Aşevi lüks olmasına rağmen, Hoca yemeğin yanında getirilen yeşilliklere el sürmüyor. Niçin yemiyorsunuz Hocam, deyince, “Yıkamazlar, tifo, sarılık olmak istemiyorum” diyor. Hastalıklar konusunda pek evhamlı değilim ama, galiba bu kez durum ciddi.

Yine hafta bitiyor, ve görev hatlarımız ile görev arkadaşlarımız değişiyor. Hafta başı toplantısından sonra, Grup Başkanı arkadaşımla yollara düşüyoruz bu kez. İlk köydeki öğretmeni ben, ikinci köydeki öğretmeni kendisi teftiş edecek ve akşam üçüncü köyde buluşarak, orada konaklayacağız. Kısa bir yolculuktan sonra, arabadan inerek okula çıkıyorum. Arkadaşım ise yola devam ediyor. Okulda tek öğretmen ile az bir öğrenci var. Rahat bir şekilde teftişi bitiriyorum ve öğretmen ile yola iniyoruz. Öğretmen şehre gidiyor, bense bir köyden diğer bir köye. Bu hafta pek araba sıkıntımız olmaz. Çünkü köylerimiz işlek bir yol üzerinde bulunuyor. Kısa bir yolculuktan sonra Başkanımın bulunduğu köye varıyorum. Teftiş bitmek üzere. Öğretmenle kısa bir hal hatır sohbeti yaptıktan sonra, gideceğimiz köy uzak değil, yürüyerek de gidebiliriz, araba gelmese de olur, diyerek telaş etmeden başlıyoruz yürümeye. Fazla üşütmese de, sert bir rüzgar esiyor yüzümüze doğru. Sağımızda Dicle. Bulanık ve dolu dolu akıyor. Başkanım, gece evinde konaklayacağımız öğretmene haber yolladığını söylüyor ve arkasından, “Biliyorsun bugünlerde ‘sarılık’ salgını var. Onun için, yiyeceklerimize ve içeceklerimize dikkat edelim ve şehre dönene kadar su içmeyelim” diyor. Peki bir hafta boyunca ne içeceğiz, deyince, “Çay” diyor. “Su yerine de çay, çay yerine de çay, içeceğiz” diyor. Eh, ne yapalım. Peki, diyorum. Dicle boylarında, Dicleye baka baka, “Dicle Boylarında” türküsünü söylemeden, -çünkü bilmiyoruz- asfalt mı şose mi olduğu belli olmayan yollardan yürüyoruz. Güneş batmak üzere köye varıyoruz. Gölgeli yerlerden geçerken üşüdüğümüzü hissediyoruz yer yer. Topraklar çok verimli. Buna rağmen sebzecilikten ve meyvecilikten eser yok. Üstelik sulama imkanı da var.

Yol boyunca Türkiye’nin eğitim sorunlarını konuşuyoruz ve “Köylerin toplulaştırılması gerektiği; köyler toplulaştırılamasa bile, her köye bir okul açma yerine okulların toplulaştırılması gerektiği, başka bir deyimle yatılı ya da pansiyonlu okullara geçilmesinin zorunlu olduğu ve eğitimle ilgili alınacak kararlarda mutlaka İlköğretim Müfettişlerinin bulunması gerektiği, çünkü eğitimin öğeleri olan öğrenci, öğretmen, yönetici, eğitim programı, bina, araç-gereç, ve çevre konularında hiç kimsenin müfettişler kadar bilgi-görgü sahibi olmadığı” konusunda hem fikir oluyoruz, Başkanımla.

Köye ulaşıp okulun lojmanına girdiğimizde, havanın tamamen soğuduğunu hissediyoruz. Öğretmen arkadaşa, terli olduğumuzu söyleyip, sobaya hemen iki odun atmasını rica ediyoruz. Az bir dinlenip, elimizi yüzümüzü yıkayana kadar hava tamamen kararıyor ve lambaları yakıyoruz. Bu arada sofranın hazırlandığını görüyoruz.

Klasik müfettiş yemeği (pirinç pilavı ve tavuk) yiyoruz herhalde. Ne yemek sırasında su içiyoruz, ne de sonra. Başkanımla göz göze geliyoruz yer yer ve “su içmeyeceğimizi” hatırlatıyor hemen. Bolca çay içiyoruz yemekten sonra, sobanın üzerinde kaynayan çaydan. Çaydan sonra geçmiyor susuzluğum. Bu kez, su yerine geçmek üzere çok açık çay içiyorum. Susuzluğum her ne kadar geçmiyorsa da, eski şiddetini kaybediyor. Akşam fazla oturmayıp, yemekten kısa bir süre sonra yatıyoruz.

Sabahleyin, diğer köye geçip teftiş yapmak için, kahvaltıdan hemen sonra köyden ayrılıyorum. Başkanım yanında kaldığımız öğretmeni teftiş edip, yanıma gelecek. Oradan birlikte bir sonraki köye geçeceğiz ve orada konaklayacağız. Akşam oluyor ve biz kararlaştırdığımız köye hava kararmadan varıyoruz. Öğretmen lojmanına girer girmez bir telaş başlıyor. Başlayacak tabi (!) İki müfettiş geliyor ne de olsa. (İlk öğretmenlik yaptığım yılları hatırlıyorum ve ben de böyle telaşlanmıştım bir kez, diyorum. Bu arada o günlerdeki halime için için gülüyorum.)

Hava kararana kadar köyü dolaşalım biraz, deyip evden ayrılıyoruz. Köy dağlık bir arazi üzerine kurulmuş ve evler sanki elle serpiştirilmiş. Her birinin arası yüzlerce metre. Köyün çevresinde gezerken, kayalar arasından çıkan çok güzel kaynak suları görüyoruz da, bir yudum dahi içemiyoruz. Neymiş sarılık salgını varmış da. Başkanımı bilmiyorum ama ben çok susuzum. Gezi bitince, “Sulu dereden susuz dönüyoruz” eve. Müfettiş yemekleri hazırlanmış. Hemen kuruluyor sofra. Bir an önce milletin doymasını istiyorum. Çünkü arkasından çay gelecek ve ben de böylece susuzluğumu gidereceğim. Bir asır sürüyor sanki sofradakilerin doyması. Oysa hiç de uzun sürmüyor. Bana öyle geliyor işte. Ev sahibi öğretmen, hocam neden erken kalktınız yemekten, diyor. Fazla aç değildim, doydum, teşekkür ederim, diyorum. Sarılık tehlikesine karşı su yerine çay içiyorum, onun için erken kalktım, diyemezdim ya. Sofra toplanınca çaylar geliyor hemen. Su yerine çay, çay yerine yine çay içiyorum, bolca. Ama ne yazık ki, susuzluğum bir türlü geçmek bilmiyor. Biraz televizyona bakıp hoş sohbetler ediyoruz. Bu arada zaman ilerliyor ve tekrar çay demliyor ev sahiplerimiz. Birkaç bardak daha içiyorum ve biraz bekliyorum. Yine geçmiyor susuzluğum. Bu kez bir iki bardak da çay suyundan dolduruyorum içiyorum, belki susuzluğum geçer diye. Bu kez de suyun tadını alamıyorum ve su istiyorum. Başkan hemen göz ediyor. “Sarılık olursun, hani su içmeyecektik” diyorsa da ben, “Olursam olayım, sarılık olmak susuzluktan daha kötü değildir” diyorum ve kana kana iki bardak soğuk su içiyorum. Biraz sonra, dün akşam içemediğim suların yerine de su içiyorum ve rahatlıyorum. O, yine su içmiyor.

Sabah kalan bir öğretmeni birlikte teftiş edip, birlikte düşüyoruz yollara. Bu köyden sonra, arabalarla karşılaşmamız şans işi. Bu olasılığı gözönüne alarak erken çıkıyoruz okuldan. Yol boyunca kara kara petrol boruları ve petrol kuyuları ile karşılaşıyoruz. Yürürken, Başkanıma, “Bir Arap’ın sondajla petrol arayışını ve çölden petrol fışkırması üzerine, yine mi petrol”, diye sızlanışını anlatan bir karikatürü” anlatıyorum. Gülüyor ve “Aç adam, ekmek üzerine felsefe yapar” herhalde, diyor. Öğleye yakın ulaşıyoruz gideceğimiz köye. Daha köye girişte, sıra sıra dizilmiş bidonlar ve toplaşmış kadınlarla karşılaşıyoruz. Biraz daha yaklaşınca, kuyudan küçük bir kovayla su çekilip bidonlara doldurulduğunu görüyoruz ve doğruca okula çıkıyoruz. Çocukların dağılma saati yakın da. Öğretmen çocukları iki gruba ayırmış. Hem sabah hem öğleden sonra ders yaptığını söylüyor. Hemen teftişe başlıyoruz. Biraz öğle arasından alarak sabahçı grubu bitiriyoruz ve çocukları evlerine gönderiyoruz. Biz de eve geliyoruz. Yemek henüz hazır değil. Hazır olana kadar zaman öldürmek amacıyla, çevrede birazcık dolaşalım, diyoruz ve bidonların yanına doğru yürüyoruz. Bu arada öğleci grup oyunlarına devam ediyor bahçede. Kuyuya geldiğimizde, kadın ve çocuklar hemen çekiliveriyorlar önümüzden. Kuyu denilen yer, bir kayanın iki parçaya ayrılmasıyla meydana gelmiş bir boşluk. Derinliği iki metre var yok. Tabanın orta yerinde yanlardan gelen suların toplandığı küçük bir çukur bulunuyor. Çukur dolunca, kova iple aşağıya indiriliyor ve bir iki dakika sonra yukarıya çekilerek çıkan su bir bidona boşaltılıyor. Kova, dolu dolu çıkmıyor yukarıya. En fazla yarısı doluyor. Bir bidon su ancak birkaç dakikada doldurulabiliyor ve bu nedenle kuyuda sürekli bekleyenler bulunuyor. Kuyu önünde beklemek, tandırda beklemek, kadınlar için pek sıkıcı olmasa gerek. Çünkü onlar sohbet etmekle meşguller. Eğilip kuyuya baktıktan sonra, bir de çıkan suya göz atıyoruz bidonlarda. Bidondaki su, bulanık su gibi sapsarı. Sadece sarı olsa iyi. Bir de içinde kara kara tanecikler var. Suya daha yakından bakınca, kara taneciklerin hareket ettiğini görüyoruz ve bunun üzerine daha fazla eğlenmeyip hemen lojmana doğru yürüyoruz. Sofra hazırlanmış. Yemek yiyoruz ve ne su istiyoruz ne de içiyoruz. Başkanımın, “Suyu kaynatarak mı içiyorsunuz?” sorusuna öğretmen ve eşi, “Hayır hocam alıştık, ilk zamanlar kaynatarak içiyorduk, şimdi sadece tülbentle süzüyoruz” diyorlar. Çok susuz olduğum halde, ne su içme isteğim kalıyor ne de çay. Buna rağmen, su yerine geçer düşüncesiyle, verilen çaydan bir yudum alıyorum. Tadı ne çaya benziyor, ne de suya. Zoraki yutuyorum ve teşekkür ederek, bardağı tepsiye bırakıyorum. Başkanım bardağını bitiriyor. Yemek ve çaydan sonra, su üzerine fazla konuşmayıp, öğretmenin ve eşinin yüzüne bakıyorum. İkisinin benzi de sudan sarı. Öğretmen, “Öğrencileri ikiye bölerek, normal öğretim yerine ikili öğretim yapıyorum. Yalnız öğle arasında dinlenmek için bir saat tatil yapıyorum. Bunun bir sakıncası var mı, hocam” diyor. Bu davranışından ötürü teşekkür ediyoruz ve ilk defa rastladığımız bu davranışı gösteren öğretmeni defterimize not ediyoruz. (Öyle ya, bu öğretmenin koruma altına alınması gerek, diyoruz.)

Akarsuyu olan köylere bir an önce varmak düşüncesiyle hemencecik düşüyoruz yollara. Yol kenarlarında gelirken gördüğümüz kara borularla ve ilerledikçe Shell’in petrol pompalarıyla, petrol kuyularıyla karşılaşıyoruz. Pompalar araziye yayılmış, petrol çekiyor. Başlarında ne bekçi var, ne de çevrelerinde tel örgü. Kuyulardan çıkan petrol, borularla yolları izleyerek geliyor ve etrafı tel örgülerce çevrilmiş bir alanda toplanıyor. Burası rafineri gibi bir yer. Kapısında ve kulübelerinde eli tüfekli kişiler çevreyi gözetliyor. Petrol kuyularının birinin yanından geçerken Başkanım, “Bu pompalar, petrolün gazıyla kendi kendine çalışıyor. Türk Petrollerinin pompaları ise, elektrikle çalışıyor” diyor. (Böylece pompaların kendi kendilerine nasıl çalıştıkları konusundaki merakım giderilmiş oluyor.) Yol boyunca, her yeni pompayı gördükçe, “Yine mi petrol !” diye feryat eden Arap geliyor aklıma.

Gezici memurlar için, su önemli bir sorundur. Hele değişik sulara alışana kadar böbrekleri alt üst olur insanın. Susuzluk, daha da önemli bir sorundur. Üstad Reşat Nuri de, Müfettişlik yıllarında çok çekmiş sulardan. Hatta öylesine çekmiş ki , “Hayatta tek lüksüm, iyi ve temiz sudur. Şüpheli bir yere giderken, bavulumda daima birkaç şişe su bulundururum. Bazen bunlar birbirine çarpıp kırılır, eşyam ıslanır, şoförlere, hamallara rezil olurum. Bu tür kazalar beni yalnız suyun eksildiği için müteessir eder. Hasılı, herkesin bir deliliği vardır ya. Benimki de bu...” diyecek kadar.

Hafta sonunda dönüyoruz şehre. Yorgunluk, dinlenme ve rapor yazımı gibi nedenlerle görüşemiyoruz Başkanımla. Pazartesi de toplantıda göremiyorum Soruyorum, “Sevk aldı doktora gitti”, diyorlar. Ayrı kişilerle ayrı hatlara gidiyoruz, yine. Gelen Pazartesi de göremeyince, diğer arkadaşlara soruyorum. Sarılık olmuş, doktor iki ay rapor vermiş, diyorlar.

Bir gün, yanında Sağlık Ocağı bulunan bir okulumuza teftiş için giderken, Doktor Hanımla karşılaşıyorum yolda. Hal hatır sorduktan sonra, “Doktor Hanım, Sarılık konusundaki tüm önerilerinizi arkadaşım yerine getirdi. Hatta bir hafta su bile içmedi. Bense bir tek önerinizi dahi yerine getiremedim. Oysa, Sarılığı O oldu. Yoksa sizin Koruyucu Hekimliğiniz iflas mı etti?” diyorum. Gülümseyerek kapıdan içeri giriyor.

Birkaç hafta sonra Daireye geliyor Başkanım. “Geçmiş olsun Başkanım. Bu ne iştir. Suyu için ben, Sarılık olan sen” diyorum. Gülüyor ve “Seni gençliğin kurtardı” diyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜFETTİŞ BASKINI (!)

 

Gürül gürül yanıyordu teneke soba. Öylesine güçlü yanıyordu ki, odunların değdiği yerler nar gibi kızarmıştı. Toprak damlı, toprak tabanlı sınıfım, sıcacıktı. Odunların “çıt çıt” sesleri geliyordu yer yer. (Böyle güzel bir ortamda, sobanın üzerinde çayın buharı tütmüyordu işte!)

Öğrencilere sıra ile okuma çalışmaları yaptırıyor, yanlışları hemen düzeltiyordum. Oysa elimde ne bir kitap, ne bir metin vardı. Okuma parçalarını her öğrenciden dinleye dinleye ezberlemiştim. Saat onbire doğru, sıcağın da etkisiyle olsa gerek, bir uyuşukluk, bir uyku hali çöktü üzerime. Aynı durum çocuklarda sabahtan beri vardı. Ne yaptıysam yaptım, onları bir türlü uykularından uyandıramadım. Bu uykulu halimden kurtulmak için ayağa kalktım ve çocuklara, “Her gün bir dakikada bir parçayı bitirirdiniz, bugün okumaya karşı neden bu kadar isteksizsiniz!” dedim sertçe. Bu sert çıkıştan sonra benim uykum kaçtı fakat çocuklarda fazla bir kıpırdanma olmadı. İsteksizlik hali yine devam etti. Sırası gelen parçayı okuyor, ben de izliyordum. Sınıfta bir canlanmamanın olmaması üzerine, tekrar ayağa kalktım ve “Neden bugün ölü gibisiniz?” dedim, yine sertçe. Muzaffer ayağa kalktı ve “Öğretmenim, bugün müfettiş gelecek diye ölü gibiyiz herhalde” dedi. Ne müfettişiymiş o? Müfettiş gelecek olsa önce benim haberim olur, sizin değil”, dedim ve yerime oturdum. Ve ardından, “Müfettişten size ne, hem müfettiş size ne yapar ki?” dedim. Öğrenciler yine canlanmamışlardı ve isteksizce okumaya devam ediyorlardı. Oysa her gün, verdiğim okuma parçalarını yarışırcasına okurlardı.

Sobadan gelen çıt çıt sesleri arasında, çocukları dikkatle dinlerken, kapıdan güçlü bir “tak!” sesi duyuldu. Çocuklar birden ayağa kalktılar. Herhalde ben de kalktım. Doğrusu kalktım mı, -yoksa- fırladım mı, orasını ben de bilmiyorum. Yüzümü kapıya döndüm. Kapının sertçe duvara çarptığını ve kapı koluna yakın bir yerde sopanın ucunu gördüm. Başka bir şey görmedim. Anlaşılan kapı bu sopayla açılmıştı, taşla değil.Oysa ben, kapıya bir taş atıldığını sanmıştım.

Kapıya doğru yürürken, şapkalı adam kapıyı sopayla açık tutarak eşiğe doğru yürüdü. Sopa tutmayan elinde çanta, arkasında onüç, ondört yaşlarında önlüklü, yakalı iki öğrenci vardı. Durumu kavramıştım. Gelen müfettişti. Buyrun hocam, diyerek yol verdim. İçeri girdi ve ayağa kalkan öğrencileri selamladı. Hoş geldiniz hocam, deyip kendimi tanıttıktan ve hal hatır sorduktan sonra bana cevaben, “Yemek var mı, çocukları besleyip hemen gönderelim hoca” dedi.Var, dedim ve çocukları beslemek üzere derslikten çıkıp odama gittim. Yemeği ısıtıp, iki üç tane de yufka ıslatarak çocukların önüne koyduktan sonra sınıfa döndüm. Yaptığım çalışmaları sordu müfettiş bey. Tarih ve mevsim şeridini inceledi. Planlarıma baktı. Tebliğler Dergisini istedi ve okuduğuma dair imza ettirdi. Bu arada yer yer ellerimle midemin üzerine bastırıyordum. Bu durumum dikkatini çekmiş olmalı ki, “Ne o, miden mi sancılanıyor?” dedi. O zaman, midemin sancılandığını fark ettim. Evet, deyince, “Hemen odana git, sırt üstü yatağa uzan” ve “Süt varsa iç” dedi. Sancının fazla olmadığını söyleyince, yumuşak fakat kararlı bir sesle, “Hemen git ve yat” dedi. Derslikten çıkınca, şiddetli bir mide sancısı geçirdiğimi hissettim. Güçlükle yürüyordum. Sütü içer içmez, ceketi bile çıkarmadan yatağa uzandım hemen. Gerçekten sancı dayanılacak gibi değildi. Sancının bu denli şiddetli olmasında, midenin aç olmasının payı büyük olmalıydı. (Böyle bir sancıyı beş yıl sonra Ankara’da, müfettiş olmak için okurken çektim bir kez. O da heyecan kaynaklıydı.) Yirmi otuz dakika kadar, hiçbir şey düşünmeden hareketsiz yattım. Böyle bir sancıyı ilk kez yaşıyordum. Hareketsiz yatmaktan başka yapacak şeyim yoktu.(Ben de öyle yapıyordum zaten.) Sancı hafifleyince kalktım ve dersliğe gittim. Müfettiş Bey, “Sancın geçti mi?” dedi. Evet, deyince, çocuklarla ilgili birkaç soru da bana sordu ve Teftiş Defterini doldurmaya başladı. Böylece teftiş bitmiş oldu.

Teftiş sırasında müfettişin ne yaptığını pek görmedim. Çünkü teftişin sonlarına yetişmiştim. Benim gördüğüm, sadece tahtada bir aritmetik işlemi ile birinci sınıflara bir cümle yazdırmasıydı. Teftiş bittikten sonra, çocukları nasıl buldunuz hocam, dedim. Bizim bulunduğumuz yerdeki öğretmenleri saydıktan sonra, “Bu bölgedeki öğretmenlerin en iyisisiniz” dedi. Bu söz, sevinmek bir yana, geçmiş olan mide sancımı bir nebze bile serinletemedi.

Bu olayı, daha doğrusu çektiğim bu acıyı, alay konusu olmasın diye hiç kimseye anlatmadım. Çünkü ne dersem diyeyim, kendimi nasıl savunursam savunayım, “Müfettiş korkusundan miden sancılanmış”, diyeceklerdi, dinleyenler. Oysa tüm bunlar, müfettişten korkmak bir yana, müfettişi görene kadar olup bitmişti. Böyle bir korku, olsa olsa mesleğin ilk yılında yaşanırdı. Oysa, ben mesleğimin ikinci yılındaydım ve geçen yıl teftiş geçirmiştim. Stajiyerliğim de kalkmıştı üstelik. Bunlara kimi inandırabilirdim ki? İşte bu nedenle bir sır gibi sakladım bu olayı, bugüne kadar. Fakat, benimle birlikte gitsin de istemedim.

Bu olaydan onbir yıl sonra, müfettiş olarak atandığımda, ben, öğretmenlerin sınıfına böyle girmeyecektim. Önce okulun önünde gezecek, böylece öğretmenin görmesini sağlamaya çalışacaktım. Olmazsa, sınıfa girmek için kapıyı çalacak fakat içeri girmeyecek, kapıyı da açmayacak, öğretmenin gelmesini bekleyecektim. Öğretmen gelince kendimi tanıtacak, bir süre daha dışarıda bekleyecek ve öğretmenden birkaç dakika sonra sınıfa girecektim.

Mesleğimin ikinci yılında hafta başında bir gün, Devegecidi civarında bir köye gittik arabayla. Okulun önünde durduk ve daha arabadan inmeden öğretmen hanımı sınıfında, pencerenin önünde gördük. Dört müfettiş arkadaş, ellerimizde çantayla indik arabadan. Hiç de acele etmeden. Onbeş dakika kadar ayak sürüdük okulun önünde. Böylece, öğretmen hanım, bizi görsün de, okulda bizim görmemizi istemediği durumlar varsa düzeltsin diye zaman verdik. Ama o, ne dışarı çıktı, ne de gelip bizi karşıladı. Göz ucumdan, öğretmenin orada olup olmadığına baktım yer yer. Oradaydı ve sandalyesinde oturuyordu.

Bunun üzerine, öğretmenin artık bizi karşılamaya gelmeyeceğine inanarak, okulun kapısına doğru yürüdük ve ağır adımlarla açık kapıdan binaya girdik. Oradan da sınıfa. Çocuklar teneffüste olduğu için, sınıf boştu. Öğretmen ayaktaydı bu kez. Bize doğru bir iki adım atarak “Hoş geldiniz” dedi ve hal hatır sordu. Yer de gösterdi. Sene başıydı. Teftiş yapacak değildik zaten. Öğretmen hanım stajiyer olduğunu belirtince, “yönetim” konusunda neler yaması gerektiğini söyledi arkadaşlar. Plan program konusunda da, rehberlik yapmam için beni görevlendirdiler. Bir saat kadar, planlar konusunda ne yapacaklarını anlattıktan sonra, “Çok yararlı oldu hocam” diyerek teşekkür etti Öğretmen hanım. Sesi ve konuşmaları tamamen değişmişti. Yüzü gülüyordu. Yapılan rehberlikten çok memnun kalmıştı anlaşılan. “Ben müfettişleri böyle bilmezdim, bizi çok korkutmuşlar hocam” dedi. Hayrola, dedim. Öğretmen hanım, rehberlik sırasındaki davranışlarımdan da etkilenmiş olmalı ki, “Hocam, ben sizin geldiğini ve arabadan dört müfettişin indiğini görünce, çok korktum. (Dört uzun boylu müfettiş korkulmayacak gibi değildi hani. Biliyorum, Sen asla korkmazdın Safinaz.) Sandalyeye yığılı kaldım. Ve siz sınıfa girene kadar kendimi bir türlü toparlayıp ayağa kalkamadım. Sizi karşılayamadım, özür dilerim” dedi.

“Sandalyeye yığılmak da ne ki Öğretmen Hanım. Beterin beteri var, -mide sancısına yakalanmak gibi- biz ne durumlarla karşılaştık, bir bilseniz” deyip vedalaşarak ayrıldık okuldan. (İçin için gülüyordum bu trajedi karşısında.)

Bu kez el sallıyordu Öğretmen Hanım.

 

 

 

 

 

 

 

MÜFETTİŞLERİN MAKAM ARABALARI(!)

 

Ders bitmişti. Teneffüs için kapıyı açtığımda ilk gördüğüm, kahverengi bir boyunaltı bölgesi ile -Fikret Otyam’ın sergilerindeki atlar gibi- iki uzun ön ayak oldu. Böyle görmem doğaldı. Çünkü, okul eski bir harman yerinin altına yapılmıştı. Başka bir deyimle, okul binası aşağıda bulunuyor, ben de hafifçe gözlerimi (ya da başımı) kaldırarak yukarıya bakıyordum. Buna benzer görüntüleri çok gördüğüm için heyecanlanmadım. Heyecanlanmadım çünkü, okulun önü yük taşıyan hayvanlar için bir dinlenme, sahipleri için de sigara içme yeriydi.

Kapıyı sonuna kadar açıp dışarı çıktığımda, iki uzun ön ayağın iki yanında 13-14 yaşlarında, kara önlüklü, ak yakalı, yanık yüzlü iki delikanlı ile aralarında bir at ve atın üzerinde siyah foter şapkalı, lacivert ceketli, kravatlı, asık ve yorgun yüzlü bir bey gördüm. Nisan ayı, önlüklü iki erkek çocuğu ile at, gelen kişinin görevi hakkında yeterli bilgiyi veriyordu. Başka bir deyimle, gelen kişi "müfettiş"ti (İlköğretim Müfettişi). Ben müfettişe doğru yürürken, "Günaydın, Hoca!" dedi. Bu arada gençler de yerlerini aldılar. Sağ yandaki genç, atın yularını sağ eliyle müfettişin elinden aldıktan sonra, sol eliyle de atın çenesi altındaki ipin kökünü sıkıca tuttu. Yuları tutan sağ elini de, sol elin yanına getirerek, ipi sıkıca kavradı ve yavaşça "hüüşşşşş" demeye başladı. Soldaki genç, atın karnına değene kadar yaklaştı ve sıkıca durdu. Müfettiş, oturduğu yerden öne doğru, başını dik tutarak eğildi ve sağ ayağını çekip toplayarak, atın üzerinden geçirdi ve aşağıya bıraktı. Bu arada iki eliyle semeri tutuyordu. Sol yandaki gencin de yardımıyla, Müfettiş Bey attan inerek yere ayak bastı. Yüzünü okula döndü. Foter şapkasını, ceketini ve kemerini düzeltti. Gençlere atı çekmelerini söyledi. Gençler, sağa bir U dönüşü yaparak yürümeye başladılar. Tören bitmişti anlaşılan. Gördüğüm bu kahverengi at, müfettişleri köyden köye, okuldan okula taşıyan ilk ulaşım aracıydı. Daha doğrusu, ulaşım araçlarının canlısıydı.

(O zamana kadar, müfettişlerin atla geldiklerini ilk kez görüyordum. Çünkü müfettişler, bizim köylere, asfaltta, köylerin kavşağında inip yürüyerek gelir, yine yürüyerek diğer köylere giderlerdi. Belki de bizim köylerin yolu şose olduğundan, yürümek fazla sorun olmazdı.)

Müfettişin yanına yaklaştım. Terlemişti. Yüzü, gömleğinin yakası su içindeydi. Kendimi tanıttım. O da kendini tanıttı. "Beni tanıyor musun?" dedi. Sadece adınızı biliyorum, dedim. Çocuklar, büyük bir hayret ve sessizlik içinde bizi gözetliyordu. Sınıfa doğru yürüdük. Bu arada müfettiş, yol arkadaşlarına, "Bekleyin!" dedi.

Teftiş, iki saat kadar sürdü. Konuşmalarımız da bitince dışarı çıktık. Gençler atı yüksekçe bir yerin yanına çektiler. Biri, atın ipini, çenenin altından sıkıca tuttu yine. Müfettiş, yüksekçe bir yere çıkarak önce sol eliyle semerin kaşını tuttu ve sağ ayağını kırıp eğildikten sonra, ayağını semerin arkasından, atın sağ tarafına attı. Oturunca, tam yerleşebilmek için sol ayağını yerden çekti. İpi eline verdiler. Vedalaşarak, Ceyhan Nehri kıyısındaki köylere doğru hareket ettiler.

İkinci sene, müfettişin ne ile geldiğini görmedim. Herhalde köylülerle yürüyerek gelmişti. Zaten yürümenin dışında başka şansı yok, gibiydi. Çünkü, Ceyhan Nehri kıyısından at sırtında gelmek cesaret isterdi. Bu cesaret de ancak, o bölgede yaşayan insanlarda bulunurdu. Teftişten sonra, müfettişi üst köye kadar götürüp, öğretmene teslim ettikten sonra geri dönecektim. Müfettiş, fazla olmasa da yaşlıydı. Bir at ya da beygir bulmamı istedi. At için bir çocuk gönderdim. Biraz sonra gelen cevapta, atın diğer köye gittiği, bildirildi. Beygir de zaten yoktu. Çaresiz yürüyecektik. Okuldan çıkıp yirmi metre kadar yürüyünce, eşeğini otlatan bir köylü kadını gördük. Müfettiş erken davranıp kadına, "Yukarı köye kadar, eşeğini bize vermesini" söyledi. Köylü, eşeğini vermek istemediyse de, müfettişin ısrarı karşısında dayanamadı. İlkokul üçüncü sınıftaki oğlunu yanımıza katarak, eşeği verdi. Müfettiş, hemen eşeği bir taşın yanına çekti ve eşeğe bindi. Müfettiş uzun boylu ve göbekliydi. Ayakları neredeyse yere değiyordu. Sürekli dağlara tırmanıyorduk. Yollar dar ve taşlıydı. Müfettiş ayaklarını yere ve taşlara çarpmamak için sürekli yukarı çekiyordu. (Çünkü eşeğin semeri atın semerinden farklıydı ve semerin yanlarında ayakları koyacak ip yoktu.) Bir süre gittikten sonra, müfettiş ayaklarını sürekli yukarı çekmekten yorulmuş olacak ki, eşeği durdurdu ve aşağı indi. Eşeğin ipini çocuğa vererek, teşekkür etti ve köye dönmesini söyledi. Çocuk yanımızdan uzaklaşınca, bir tepenin üzerinde durduk ve geldiğimiz yerlere doğru baktık. Yolun -en fazla- üçte birini gelmiştik ve ikimiz de yorulmuştuk. Müfettiş Bey, derin bir nefes aldıktan sonra, "Buraya okul açılması uygundur" diye rapor veren meslektaşına okkalı bir küfür savurdu. Burnundan soluyordu. Cebinden çakısını çıkardı ve yanındaki ağaçtan bir dal kesti. Yonttu. Baston olarak kullanmaya başladı. O önde yürüyordu, bense arkada. Yol genişleyince yanında yürüyordum. Biraz yürüdükten sonra Müfettiş, cebinden bir ilaç kutusu ve kutudan bir sakız çıkarıp ağzına attı. Hemen hemen hiç konuşmadı yol boyunca. Bir elinde evrak çantası, bir elinde baston, başında şapka ve ağzında çiklet ile hedefine doğru yürüyordu.

Müfettiş Bey eşekten indikten sonra çok rahatlamıştım. Çünkü eşek, inişli çıkışlı, taşlı, daracık keçi yollarından giderken, Müfettiş Bey’in, ayaklarını sağa-sola çarpmamak ve dengesini sağlayabilmek için gösterdiği çaba karşısında gülmemek için kendimi sıkmaktan kurtulmuştum.

Bundan sonra, 12 Eylül dönemine kadar kayda değer bir durumla karşılaşmadım. Diğer bir deyimle, müfettişler teftişe kendi arabalarıyla geldiler ve gittiler. Askeri bir dönemde bir gün, askeri bir pikabı okula doğru gelirken gördüm. Arkadaşların sınıflarına girip, gelen müfettiş olabilir, dedim. Biraz sonra kapı çalındı ve gelen kişi müfettişti. Demek ki müfettişlerin ulaşım araçları, bölgeye ve döneme göre değişebiliyor, dedim kendi kendime. Çünkü araba yolu olmayan yerlerde ulaşım araçları at, eşek olurken, yolu olan bölgelerde taksi olabiliyor. Yine olağan dönemlerde ulaşım araçları sivil arabalar olurken, olağanüstü dönemlerde askeri arabalar oluyor.

Aradan yıllar geçti. Sınıf arkadaşlarımdan biri müfettiş olarak atanıp yanımıza gelmişti. Millî Eğitimden Dağkapı’ya doğru yürürken, köylere ne ile gidiyorsunuz, dedi. Araba ile, dedim. Peki, yolu olmayan köylere ne ile gidiyorsunuz, deyince, kaçamak cevaplar verdim. Yolluk yazıyor musunuz, sorusuna da kaçamak cevaplar verince, "Anladık birader, km’sini kaçtan yürüyorsunuz?" dedi. Güldüm ve konuyu değiştirdim. Doğrusu ya, yanımızda bulunan bir öğretmenin yanında, köyleri yer yer yaya dolaştığımızı söylemek ağırıma gitmişti.

Sahi müfettiş köylere nasıl gider, köylerdeki okulları nasıl dolaşır? Bu soruya verilebilecek kalıplaşmış bir cevap yok. Yalnız şöyle denilebilir: Her türlü ulaşım aracını kullanmak mümkündür. Ben de bu soruya cevap bulmak amacıyla, başladım bugüne kadar gittiğim köy, mezra ve oba okullarını dolaşmaya ve bindiğim ulaşım araçlarını gözden geçirmeye. (Yalnız önce, teftiş ya da inceleme-soruşturma yapmak için gidilecek köyleri, mezraları, obaları bilmek gerek. Eğer bilmiyorsanız, geçen yıl o bölgelere bakan arkadaşlarınızdan, nasıl, hangi arabayla, nereden gidebileceğiniz hakkında bilgi edinebilirsiniz. Diğer bir yol ise, il haritanızı açıp, hangi köylere, nasıl gidilebileceğini anlamaya çalışırsınız. Bu yolla da bilgi edinemezseniz, o yerleşim biriminin bağlı olduğu ilçeye gider, oradan bilgi toplarsınız. Bu arada konuyla ilgisi bakımından tanık olduğumuz bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim: Öğretmen olan oğlunu görmek için gelen bir baba, oğlunun çalıştığı köye nasıl gidilebileceğini bir polise sorar. Polis de, ilin bütün köylerini bilse bilse İlköğretim Müfettişleri bilir, çünkü onlar bütün köyleri geziyorlar, diyerek baba ile birlikte Öğretmenevine gelir. Öğretmenevinde, üç-dört müfettiş arkadaş bir masanın çevresinde oturuyorduk. Polis Bey yanımıza gelerek, köyü ve nasıl gidilebileceğini sordu. Niçin bize sorduğunu da söyledi. Hepimiz, polisin pratik zekasına hayran kalmıştık.) En uzak ilçemize gidecektik. Önce Elazığ’a gideceksiniz, dedi arkadaşlar. Elazığ’da ne işimiz olduğunu anlayamayınca, anlattılar: "Önce Elazığ’a gideceksiniz. Oradan da Hazar otobüsüne binip, otobüsün durduğu son köyde ineceksiniz. Oradan da yarım saat, kırkbeş dakika kadar yürüyüp, ilk köyünüze ulaşacaksınız. Öğretmenin adı Erol. Erol Beyi bulduktan sonra gerisi kolay. O, gerekeni yapar."dediler.

Hafta başı toplantısından sonra, dolmuşla garajlara geliyoruz. Otobüse binip, şehirlerarası seyahate başlıyoruz. Arkadaşım Güneydoğuda benden eski. Her ne kadar bilinmeyene doğru gidiyorsam da, buraları benden daha çok bilen biri var, yanımda. Az da olsa rahatım bu nedenle. Otobüs, il sınırını terk edene kadar, yer yer kestiriyor, yer yer konuşuyorum. Komşu ilin sınırlarına girdikten sonra, tüm dikkatimi çevredeki güzellikleri seyre veriyorum. Hazar Gölünü, çevresindeki ormanları, gölle ormanın, sularla ağaçların kucaklaşmasını görüyor, yine bir bahar günü bu gölün kenarından trenle geçişimizi, kendimizi suyun üzerinde yürür hissettiğimizi; hele bir kış günü bir Ankara yolculuğumda, gölün bembeyaz bir gümüşle dolduğunu, ayın bu güzelliği gökyüzünden sessizce seyrettiğini görüyor ve gölde kaybolduğumu, hatırlıyorum. (Bundan sonra, Ankara’ya her gidiş-gelişimde, biletimi göl taraftan almaya dikkat ediyorum.) Bu esriklik, bu güzelliğin verdiği sarhoşluk, sular bitene kadar sürüyor ve kendime geliyorum. Artık sadece çevreyi seyretmeyip, biraz da karşılaşacağımız belirsizlikleri düşünüyorum. Sonuçta huzurum kalmıyor tabii. Kalmayan huzurumla iniyoruz otobüsten ve doğruca Öğretmenevine gidiyoruz. İşte ilk şehirlerarası otobüsle seyahatimiz böyle gerçekleşti. Bir kez de soruşturma için geldim bu bölgeye şehirlerarası otobüsle. (Yine aynı heyecanı, aynı güzellikleri, aynı duyguları yaşadım yeniden. Bundan sonra birçok kez şehirlerarası otobüsle diğer ilçelerimize gidip geldim de, hiç birisinde bu havayı bulamadım.)

Şehirlerarası seyahat bitti, köylerarası seyahat başlıyor artık. Çünkü bu iş için geldik. Verilen adrese bakarak, Cumhuriyet Meydanını ve Vatan Garajını sorarak buluyor ve elimizde çantalarla yarım otobüse biniyoruz. Otobüsün küçük ve tekerlerinin çamur oluşu, ilk farklılık olarak dikkatimizi çekiyor. Çamur tekerlekler, köy arabalarının belirgin bir özelliği olsa gerek. Kaptanla konuşuyoruz. Bizim arkadaşları, her sene kendisinin götürdüğünü söylüyor. Yolcular rahatça söyleşiyor, rahatça şakalaşıyorlar. Sigara içiyorlar. Yerler, toz toprak içinde. Koltukların uzunca bir zamandır silinmediği, oturulamayan kısımlardaki tozların kalınlığından anlaşılıyor. Buna rağmen araba çok kirli sayılmaz, diyorum. Çünkü, Köy otobüslerinin ayırtedici özellikleri var. (Örneğin, büyük bir köye çalışan otobüsleri hatırlıyorum. Bu köyde, iki otobüsle birkaç taksi vardı. Dolayısıyla rekabet kıyasıyaydı. Rekabet ise sadece ücretteydi. Ayrıca, yolcuları kaçırmamak için, otobüsün içinde koyun, keçi, oğlak, kuzu vb. her canlının taşınmasına izin veriliyordu. Bunun için otobüslerde temizlikten eser yoktu. Koltukların da birçoğu yırtılmıştı. Şoförler yolcu alabilmek için, herkese hoş görünüyor, önlerine çıkan her yolcuyu kapmaya çalışıyorlardı. Eşya taşıma ücretlerinde zorlama yapmıyor, canınız sağ olsun, diyorlardı. Bizim, bu köyden dönüşümüz de aynı arabaya denk geldiği için, şoförle dost olmuştuk. Yol boyunca sohbet ettik. Sıra ücretleri toplamaya gelince, "Biz gelirken de sizinle geldik. Bize indirim yapmanız gerekir", deyince, hep beraber gülmüştük. "Bu kadar az parayla nasıl kurtarıyorsunuz?" deyince, "Ah hocam, ne yapalım, şoförler arasında amansız bir rekabet var", demişlerdi. Köylüler arasındaki bu amansız rekabet, belki de köylü olmanın bir özelliğiydi. Ne yapsın köylüler, farklı alanlara yatırım yapmaya yönlendirilmek istenildiler de, "hayır" mı dediler. Onların yaptığı, "Üzüm üzüme baka baka kararır" atasözünü uygulamaktı. Şoförle konuşa konuşa, motor ve sallantı sesleri arasında, yayı boşalmış koltuğumla, önce ilçeye, sonra ile ulaşmıştık. Yere basınca, hem bedenimiz, hem de kulaklarımız rahatlamıştı. Bağırmadan konuşarak yürümüştük arkadaşımla.) Necati Usta (şoför), bizi son duraktan biraz daha ileriye, yolun sonuna kadar götürüyor ve yolu tarif ederek geri dönüyor.

Şehirlerarası otobüs, köyler arası otobüs ve köy otobüsü derken, geldik "taban otobüsü"ne. "Gideceğiniz yer ne ki. Görünüyor, daha karşıda. Olsa olsa bir sigara içimi uzaklıkta." Sözleri arasında yürüyoruz köylere. Görünen köyler uzak gelmez müfettişlere. Bize de uzak gelmiyor işte. Yollar fena sayılmaz. Çantalarımız da ağır değil. Konuşarak, hızla yürüyoruz yolları. Acelemiz var da. Gün kararmadan ikinci köye çıkıp, gece konaklayacağımız birinci köye inebilmek için. Birinci köye varınca öğretmene, akşam tekrar döneceğimizi söyleyip, hemen ayrılıyoruz. Tepeye doğru tırmanıyoruz. Ayağımızda Sümerbank (Beykoz) ayakkabısı. Kalın tabanlı ve izli. Rahatça basıyorum taşlara, suya ve çamura. Düze çıkınca yıkıyorum. Ne şekli bozuluyor, ne de rengi. Ne de su alıyor. Kış şartlarında, yağmurda, karda, çamurda, hep bu ayakkabılarla gezdim dağ, ova köylerini, Diyarbakır’da.

(Müfettişler neden, çoğunlukla "taban otobüsleri"ni tercih eder, derseniz, bunun başta ekonomik olmak üzere, insana rahat çalışma ortamı sağlaması, öğretmenlerle yakınlaştırması, pratik olması, çevreyi tanımaya imkan vermesi, doğayla kaynaştırması, gibi birçok nedeni var, derim. Bir müfettiş günde kaç saat taban otobüsüyle seyahat edebilir, derseniz, ben sekiz saat ettim, derim. Taban otobüslerinin diğer bir tercih nedeni de, hava ve arazi şartlarından etkilenmemesidir. Örneğin dağda bayırda, eksi 25 derecede, üzerinizde kalın pardösünüz olmasına rağmen, kuru ipliğiniz kalmayıncaya dek gezebilir, şoförlere bağımlılıktan kurtulabilirsiniz. Daha önce de belirttiğim gibi, doğayla bütünleşebilir, doğal güzellikleri doya doya yaşayabilirsiniz. Hatta yürümeyi yaşam tarzı haline getirip, İzmir’de katıldığınız Hizmetiçi Eğitim Kursunda da uygulayabilir ve diğer illerden gelen müfettiş arkadaşlarınızca, "Siz yürüme müfettişisiniz", diye nitelendirilebilirsiniz. Taban otobüsleriyle yolculuk yapmanın bence tek olumsuz yanı, sizi köpeklerin karşılamasıdır. Olsun, bu kadarcık kusur, kadı kızında da bulunur.)

Yukarı köyde işimizi bitirip inerken, derenin yakınında bir traktör görüyoruz. Sürücüsü el sallıyor ve yanına çağırıyor bizi. Gelin, sizi traktörle karşıya geçireyim, yolunuz kısalır, diyor. Biz de öyle yapıyor, derenin kenarına geliyoruz. Traktör, suyun içinden geçerek yanımıza yaklaşıyor. Römorka binip, sıkıca tutunuyoruz. Karşıya geçince, kestirmeden okula doğru yürüyoruz. İki üç dakika kadar su üzerinde yaptığımız bu traktör yolculuğu, belki de tek örneğimiz olacak.

Traktörle başka hiç yolculuk yapmadınız mı, derseniz, tabi ki yaptık, derim. Dolayısıyla, onlardan da söz etmek gerekecek. Örneğin, okul incelemesine gidişimden. İlçe otobüsüyle, köyün bulunduğunu tahmin ettiğim bölgede iniyorum ve kısa bir soruşturmadan sonra, gideceğim yerin köy değil, mezra olduğunu öğreniyorum. Köyün öğretmeni de geliyor yanımıza bu arada. Hemşehriymişiz. Çay getiriyor köylüler. Otururken, hem içiyor, hem de sohbet ediyoruz. Köye nasıl gideceğimi sorunca, traktörü hazırladık, hele siz bir çayınızı için, diyor köylü amcalardan biri. Rahatlıyorum. Bu sorunu da çözdük, diyorum kendi kendime. Çaylar bitince, traktör, römorkuyla birlikte geliyor yanımıza. Köylü amca oğluna, beni traktörle götürüp getirmesini söylüyor. (Römorkta, üzeri hasır küçük oturaklar var. İlk kez römorkta oturak görüyorum.) Birkaç köylü ile birlikte hareket edip, işimi bitirince, yine aynı şekilde dönüyoruz. (Hasır oturaklarda, römork üzerinde fena olmuyor traktörle yolculuk. Römork üzerinde traktörle yolculuk, at ile otobüs arası bir yolculuk işte.)

Traktörle yolculuğun önemi, en iyi çamurlu arazide anlaşılır. Ova köylerinde teftişteydik. Yağmur dinmiş ama her taraf çamur içindeydi. Nasıl gideceğimizi kara kara düşünürken, öğretmen arkadaş traktörle gidebileceğimizi söyledi. Evet, traktör gider, çamura batmaz, diyor. Çantalarımızı elimize alıp, her birimiz bir çamurluğun üstüne oturuyoruz. Lastikler, çamura batıyor gittikçe. Ön tekerlekler sürekli sağa sola yalpalıyor. Arka lastiklere yapışan çamurlar, neredeyse bir lastik büyüklüğünde. Çamurlar, yer yer korkuluğa sürtünüyor. Direksiyon hakimiyeti zorlaşıyor. Sürücünün tüm dikkati yolda ve tekerlerde. Konuşmalarımıza hiç aldırış etmiyor. Tüm zihni enerjisini, direksiyon, fren, debriyaj, vites ve gaza harcıyor. Sanki traktör değil de, kendi -sırtında- taşıyor bizi. Düzlüğe çıkınca, tüm kasları gevşeyip, oturuşu değişiyor. Artık ne bedeninde, ne de yüzünde kasılma var. Fakat yine hiç konuşmuyor, yine hiç tepki vermiyor. Okula ulaşıp traktörü söndürünce, eski halinden eser kalmıyor. Sanki bu insan, biraz önceki sürücü değilmiş gibi. Dönüşte de aynı şekilde davranıyor. Yaşından büyük bir olgunluk gösteriyor. Okulun önüne ulaştığımızda, ciddiyetini traktörün üstünde bırakıp, güler yüzlü ifadesini takınıyor. İşini bu derece önemseyen, işine kendini bu derece veren sürücüye hem saygı duyuyorum, hem hayran oluyorum. Ben, bu örnek insanı tanımanızı isterdim.

Benim için traktörlü yolculukların en ilginçlerinden biri, "araç değiştirme", olayı olmuştur. Yine bir Pazartesi toplantısından sonra, Siverek arabalarıyla Pirinçlik tarafında bir köye gitmek üzere Amerikan Tesislerinin yanında iniyorum. Kısa bir süre yürüyüp okula, oradan öğretmen arkadaşı alıp diğer köye gidiyorum. Oradan da gideceğimiz köye gitmek üzere bir traktöre biniyorum. Akşam hava kararmak üzereyken, okula ulaşıyorum. Öğretmen sürekli, aldığı beyaz mallardan (renkli tv, video, çamaşır makinesi, vb.) bahsediyor. Biraz da yün döşek yaptığını anlatıyor. Elektronik eşyadan yana sıkıntısının kalmadığını, memlekete gittiğinde rahat edeceğini söylüyor da, eğitim-öğretim konularına hiç değinmiyor. Yemekten sonra, sıkıldıysanız tavla oynayalım hocam, diyor. Köylülerle birlikte renkli tv seyrediyoruz. Bir süre sonra köylüler kalkıyor. Eğitimle ilgili konularda konuşuyoruz. Planları inceliyorum ve nasıl yapılmasını gerektiğini gösteriyorum. (Yaptığım iş, öğretmenin hoşuna gitmese bile, ben mutluydum. Çünkü borcumu ödemiştim.) Bugün incelemeyi, yarın teftişi yaptıktan sonra nasıl gideceğimi düşünürken, "Hocam, otoyol yapımında çalışan kamyonlarla asfalta kadar gidip, oradan otobüslere binersiniz", diyor. Buna rağmen, henüz dönüş sorunumuz çözülebilmiş değil. Teftişten sonra, "Peki, otoyola kadar nasıl gideceğiz?", diye düşünürken öğretmen arkadaş, okulun yakınındaki bir eve uğrayarak, "Misafirimi otoyola kadar götürmek için arabanı ver amca", diyor. Amca, atını arabaya koşuyor ve yularla kırbacı öğretmene veriyor. Evden yola kadar yürüyoruz. Öğretmen arkadaş, arabanın şoför mahalline biniyor. Bense, arabanın sol tarafına oturuyor, ayaklarımı sarkıtıyorum. Çanta sağımda, sağ dirseğim çantanın üzerinde. Ufkumda uçsuz bir ova. Öğretmen önde, ben yanda. Düşüyoruz yola. Bir elimizde yular, bir elimizde kırbaç. Kırbaçla, "deh deh" sesleri arasında ilerliyoruz dörtnala. Onbeş dakika yolculuktan sonra, daha yola ulaşmadan, boş bir kamyon görünüyor yolda. İşaret ediyoruz. Hizamıza geldiğinde duruyor. Selamlaşıp, asfalta kadar alıp alamayacağını soruyoruz. Buyrun, deyince, öğretmen arkadaşla vedalaşıp, şoförün yanına çıkıyorum. Şoför bir bana, bir elimdeki çantaya, bir de at arabasına bakıyor, hissettirmeden. Ne, "Sizin dairenin arabası yok mu?"; ne, "Devlet sizi niye taşımıyor?"; ne de "Siz ne biçim müfettişsiniz?" türünde, ne bir soru soruyor, ne de bir yorum yapıyor. Kendisinin de burada yabancı olduğunu ve aylıkla çalıştığını söylüyor. (Akşam, nal ve "deh deh" sesleri arasında, Türkiye’nin eğitim sorunlarını düşünüyorum.)

Bir kez de, yapılmakta olan bir ilkokul binasını incelemek için gidiyorum bir mezraya. Köyden mezraya yürürken bir at arabası denk geliyor. Gel bin hocam, götüreyim seni, diyor amca. Biniyorum ve bir süre sonra, okul inşaatı görülüyor. İşçiler, henüz kalıp çakıyor. İnşaatın önüne geldiğinde inip teşekkür ediyorum. O yoluna devam ediyor. Elim çantalı da olsa, zoraki muhatap oluyor işçiler benimle. (Makam arabası, At Arabası olan bir memurla kim muhatap olmak ister ki?)

İnceleme-soruşturma, teftiş-rehberlik ve Sürücü Kurslarının Denetimi gibi görevlerimize, -Sürücü Kurslarının İlköğretim Müfettişleriyle ilişkisi tartışılabilir ya- bir de "yapılmakta olan ilkokul binalarını denetleme" görevi eklenmişti. Böylece görev eksiğimiz kalmamıştı(!) İlköğretim Müfettişleri yapılmakta olan okul binalarını nasıl denetleyebilirdi? Biz de bilmiyorduk ama, emir yüksek yerden gelmişti. (Bu fikrin hangi üstün yetenekliye ait olduğunu öğrenemediysem de, kutluyorum o kişiyi. Çünkü böyle pratik zeka, her kişide bulunmaz da.) Yapılmakta olan okul binalarını ile Sürücü Kurslarını denetleme görevi, hafta sonlarını da doldurmuştu. Böylece dinlenme (tatil) günümüz kalmamıştı. Cumartesileri okul binalarını denetlemeye gitmek sorun olmuyordu. Çünkü, köy arabaları çalışıyordu. Fakat Pazar günleri bir sorundu. Biz de bu nedenle, Pazar günleri köylere gidip gelmeye yönelik çözümler üretmeye başlamıştık. Örneğin, askeri araçlardan, belediye arabalarından ve TPAO hizmet (servis) arabalarından yararlanmak, gibi.

Hafta içinde teftiş yaparken, teftiş bölgemiz içinde bulunan askeri birliğe uğrayıp, "Hafta sonlarında köyleri dolaşmak için araba verip veremeyeceklerini" soruyorum. Anlayışla karşılıyor Komutan. Yarın oluyor ve askeri bir jeep, araç komutanı bir astsubayla birlikte geliyor önceden kararlaştırdığımız okula. Askeri araçla denetim, hem köylüleri, hem de köyüne gittiğimiz öğretmenleri meraklandırıyor. (Niye meraklanmasınlar ki? Kim bekler askeri araçtan müfettiş çıkacağını?) Rahat oluyor böyle müfettişlik. İnsanın ne bedeni, ne de zihni yoruluyor.

Bir kez de, yine görev bölgemizde bulunan askeri birliğe uğrayıp araba istiyorum. “Yarın olsun, barajın pikabını emrinize veririm” diyor Komutan. (Sağ olsun, diğer Komutan gibi bu Komutan da çok ilgileniyor bizimle.) Sabah, kurşunlanmış pikapla, kurşunlanmış virajlardan geçip gidiyoruz okullara. Çok sürüyor bu gezi. Çok okul geziyoruz çünkü. Kaptan, -daha önce sözünü ettiğimiz traktörün sürücüsü gibi- direksiyona geçince, yolun ve arabanın dışında, tümüyle dünyadan ilişkisini kesiyor. Gözleriyle karşıyı, sağı-solu izleyip, pür dikkat dinliyor gelen sesleri. (Bu sürücü de işiyle bütünleşmiş. Saygı duymamak elden gelmiyor.) Hava kararmak üzere ilçeye yetişiyoruz. Akşam, Komutan izin veriyor Kaptana. Biz de keyifle dönüyoruz şehre.

Her zaman emirlerine araba verilmez müfettişlerin. Bazen de bulduklarıyla yetinmek zorunda kalırlar. Onlar da, buldukları her araca dünden razı olurlar. (Yeter ki ayakları yerden kesilsin.) Bir gün de, işimi bitirmiş yolda araba beklerken, büyük bir (40 tonluk) petrol tankeri geliyor. El ediyorum, alıyor. Başlıyorum yaptığım işi anlatmaya. Kaptan neden Pazar günü gezdiğimi sormuyorsa da, kolay oluyor böyle sormadan anlatmak. (Çünkü nasıl olsa soracak.) Kaptan da anlatıyor petrol getirdiği ülkeleri ve bu ülkelerin zenginliği yanında düzensizliğini. "Hocam her şey bizde. Ne hukuk ne de Müslümanlık var onlarda." diyor. Bir ay kadar sonra şehirde, tekrar karşılaşıyoruz ayrıldığımız yerde. O, yine sefere gidiyor. Selamlaşıp hayırlı yolculuklar diliyorum.

Yine bir haftasonu, hemşehrim olan bir öğretmenle, yapılmakta olan okul binalarını incelemeye gidiyorum. Arabanın gittiği son köyde inip, hemşehrimin köyüne doğru yola çıkıyoruz. Hava erken kararıyor kış mevsiminde. Özellikle bu nedenle, yolumuzun üzerindeki okula uğrayıp öğretmeni ziyaret ediyoruz. (Akşam yemeği veriyorlar bize. Yolda karşılaşacağımız aç köpekleri de düşünerek(!), birkaç kuru ekmek alıyoruz yanımıza. Güya, ekmek atarak korunacağız köpeklerin saldırısından. Emeklerimiz boşa çıkıyor. Göz göze gelmemize rağmen, ne koşarak, ne de havlayarak rahatsız ediyorlar bizi. Herhalde toklar.) Okul incelemesini bitirip, zaman öldürmeye başlayınca, "planlar" konusunda uygulamalı ders anlatmak geliyor içimden. Ve üç öğretmenle başlıyoruz derse. Öğretmenlerin planlarındaki yetersizlikleri, yanlışları gösterip, nasıl yapılması gerektiğini anlatıyorum. Olumlu yanlarını pekiştiriyorum. Öğretmenler, söylediklerimle, yaptıkları arasında pek bir paralelliğin olmadığını görünce, "Bize böyle öğrettiler" diyor. (Bilmem ki, ne zaman haberli olacak bizim Öğretim Elemanları, yaptıkları işten!) Ders, protokol sohbetleri ve çay derken, -gece- vardiya değişim saati yaklaşıyor. Bugün, iki iş yapmanın verdiği huzurla, TPAO’nın (Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı) minibüsüne binip, Demir Otelin önünde iniyorum. Bu saatte, benim gibi zamansız gezen bir-iki kişinin dışında, sadece köpekler var çöp bidonları çevresinde. Eve vardığımda saat 01.00 civarıydı. (Kolay mıydı vatan kurtarmak!)

Motosikletle mi? Tabi, motosikletle de gezdim köyleri. Köyler arası yakın olup, yolculuk kısa sürdüğünden, inanın hiç zevk alamadım.

Tek ilginç yolculuğumuz bunlar değil. Başkaları da var tabi. Örneğin, Çüngüş’ten Çermik’e gelişimiz gibi. Kaymakam Bey, Öğretmen Lisesi çıkışlı olduğundan, aramızda hemen bir ortak yaşantı alanı oluşuyor. Sıcak sohbetler ediyoruz. Yarın, Ziraatın jeepi emrinizde, diyor. Sabah yola çıkıyoruz. Yol, sel sularından hasar gördüğü için, araba gidemez oluyor. Sevincimiz kısa sürüyor. Kalan yolu yaya gideceğiz. Biz de öyle yapıyoruz. Her türlü yeşilin arasından, ince bir çizgi gibi akan Fırat’ı seyrederek okula varıyoruz. Öğle yemeğini muhtarın evinde yiyoruz. Muhtar, yurt dışı izlenimlerini ve vatan hasretini anlatıyor. Yemeği yer yemez gözlerimiz ayakkabılarımıza takılıyor. Öğretmen, komşu köye Çermik’ten yol yapıldığını ve Köy Hizmetlerinin dozerle greyderinin çalıştığını söylüyor. Akşam servis arabalarının gelip gelmediğini soruyorum muhtara. Geliyor, cevabını alınca bir başka oluyor çayın tadı. Dağdan, bayırdan iş makinelerinin yanına kadar yürüyoruz. Bu arada, Fırat üzerindeki çelik halat asma yaya köprüleri çekiyor dikkatimizi. Yürürken, biraz da eşkıya hikayeleri dinliyoruz Öğretmenden. Operatörlerden, Servis arabalarının bizi ilçeye kadar alabileceğini öğrenince, bir nefes dinlenip, yukarı köye kadar yürümeye devam ediyoruz, kayaların üzerinden. Köye varınca, doğru okula yürüyoruz. Bu saatte çocuklar dağılmış olmalı. Doğruca lojmana giriyoruz. Öğretmen, karşısında iki müfettişi görünce, hafif bir telaş geçiriyor. (Telaşlanmakta haksız değil hani. Akşam üzeri, yabancı iki müfettiş niye gelsin ki?) Geliş nedenimizi söylüyoruz hemen. Köy Hizmetlerinin servis arabası gelince, haber vermesini istiyoruz. Mesainin bitmesine yakın, gelen sarı kamyonun sürücüsünden, dönüşte bizi almasını rica ediyoruz. Peki, diyor. Arabanın dönüşünü beklerken, sohbet gittikçe koyulaşıyor. Öğretmen, konuştukça açılıyor ve rahatlıyor. Biraz da okulu dolaşıp, bahçede bekliyoruz. Mesai bitiminde gelen kamyonun üzerine çıkıyoruz. (İçeride yer yok da.) Her ne kadar pardösülerimize sarınıp, şapkalarımızı kulaklarımıza doğru iyice indirsek de, yine üşüyoruz. Yaklaşık bir saat yolculuktan sonra, ilçeye varıyoruz. Yaptığımız ilk iş araba sormak oluyor. Yok, cevabını alınca, Yatılı İlköğretim Bölge Okulu’na (YİBO) doğru yatacak yer aramaya gidiyoruz.

Her yolculuk böyle zorlu geçmez tabi. Bazen de, işiniz rast gider. Örneğin, köpeklerin bol olduğu bir bölgeden nasıl geçeceğinizi düşünürken, DSİ’nin uzun aracı, üzerinde bir dozerle gelebilir. Kaptan, incelik gösterip, sizi yanına alabilir. İçeride, sesimizi duyabilmek için bağırarak konuşursunuz. Bir süre sonra, yollarınız ayrılır ve araçtan inersiniz. Böylece bir renk daha katılır yaşamınıza.

Bu kez gideceğimiz yerin ulaşımının çok kolay olduğunu söylüyor Başkanım. "Yarın sabah saat 07’de istasyonda ol. Batman Trenine bin, falan durakta in", diyor. Bilet alırken, bu trenin Batman Treni olup olmadığını soruyorum. (Öyle ya. İstasyon bu. Farklı yönlere gidecek birçok tren var burada.) (Safinaz, bu trenin rengi mavi. Kendisi de Sizin eski evin önünden geçen banliyo trenleri gibi.) Trene binip, hiç kimsenin olmadığı boş bir kompartımana gidip pencerenin yanına, gideceğim yöne doğru oturuyorum. Bir süre sonra başkaları da gelmeye başlıyor, birer birer. Oysa ben, buraya kimse gelmez, diyerek en uzak kompartımanı seçmiştim. (Buraya hiç kimse gelmesin. Birlikte seyahat edelim, Sevgili. Yanımda, karşımda ve kompartımanda sade Sen olmalısın. Sen her yeri doldurursun.) Yolcular selam verip, daha oturur oturmaz, başlıyorlar sormaya: "Memleketiniz nere, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz?" (Ben, sadece seni görmek, seninle konuşmak, Senin sesini duymak istiyorum, Sevgili.) Konuşmak istemediğimi hissedince, sormaktan vazgeçiyorlar. Rahatlıyorum ve pencereden uçsuz ovayı seyrediyorum. Benden başka kimse seyretmiyor dışarıyı. (Ben de, böyle istiyorum zaten. Yalnız seyredeyim bu uçsuz bucaksız düzlüğü. Seni hiç kimse görmesin. Dalıp dalıp gidiyorum ve küçücük bir nokta olup kayboluyorum.) Kısa bir yolculuktan sonra, tren yavaşlıyor ve duruyor. İniyorum aşağı. Üşümüşüm. Dışarı da soğuk. Derme çatma durakta, kendimi topluyor ve okula doğru yürüyorum. Öğretmen henüz uykuda. Ortalığı toplayana kadar derslikte bekliyorum.

İşim bitince, öğretmenle birlikte çıkıyoruz yukarı köye. Öğretmenleri ziyaret edip, kısa bir süre oturuyorum. Dolmuş beklemek için durağa giderken, BOTAŞ’ ın (Boru Hatlarıyla Petrol Taşıma Anonim Şirketi) kontrol arabası denk geliyor. Görevli memur, Ankara mezunu Teknik Öğretmenmiş. Ben de Gazi mezunu olduğum için, hemencecik ortak yaşantı alanı oluşturuyoruz. İncelik gösteriyor ve tüm ısrarıma rağmen, Millî Eğitim Müdürlüğünün önüne kadar getiriyor. Daireye girerken, "öğrenci, öğretmen, okul denetimi" yerine, "petrol taşıma denetimi" yapan memur olsaydım, trenle ve yaya yolculuk yapmazdım, herhalde, diyorum kendi kendime. Sadece bunlara değil, Veterinerlere, Ormancılara, Ziraatçılara, yani hayvan ve bitki görevlilerine Devlet araba veriyor da, nedense, "öğrencileri, öğretmenleri, okulları" denetleyenlere vermiyor, işte. Ne diyelim? (Belki de, hayvan ve bitkiler insanlardan daha önemli?)

Bir müfettiş, görevini yerine getirebilmek için hangi araçları kullanır, diye düşünürken, hangisini kullanmaz ki, diyorum. Kullanmadıkları, daha doğrusu benim kullanmadıklarım sadece uçak ve gemi. Bunların dışındakileri her müfettiş kullanmıştır. Ama biri var ki, eminim benden başka kimseye nasip olmamıştır. Diyarbakır ’ın yeni ilçe olmuş bir bölgesindeydik. İşimiz aceleydi ve araç gerekliydi. Araba almak için Belediyeye çıktık okul müdürü arkadaşla. Başkan yoktu. (Zaten ne zaman olurdu ki. Toplantıdan toplantıya gelirmiş.) Durumu anlattık memura. Başkan izin verirse olur, dedi. Müdür Bey, ben izin işini hallederim, deyince, memur Belediyeden aşağı indi. Arabayı çalıştırdı. Fakat, mazot yok, dedi. Arabadan aşağı indi. Yolun kenarındaki gençlerden birini çağırdı ve ödünç bir teneke mazot istedi. Birkaç dakika sonra gelen mazotu depoya koydu. Arabaya çıktık ve hareket ettik. Okul binası incelemesi yapmaya giderken ve gelirken bizi görenler hayretle bakıyorlardı. Durduğumuz köylerde neden bu araba ile gezdiğimizi, onlar sormadan açıklıyorduk. Böylece, halkın merakını gideriyorduk. Akşama doğru rahatlamıştım. Çünkü, şehre dönemesem de, artık işim bitmişti. Umarım siz de merak ettiniz bu arabayı. Bu araba, kırmızı boyalı, üzerinde " ........... Belediyesi" yazan bir su tankeri (arazöz, itfaiye aracı) idi ve yangın söndürmeye gitmiyordu.

(Safinaz, "Ben müfettişlik yapmadım. Dolayısıyla, arazözle "incelemeye" gidip gelmenin heyecanını yaşayamadım", diye üzülme, Sen. Çünkü böyle heyecanlar, benden başka bir müfettişe nasip olmaz ki...)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖĞRETMENLİK İLE MÜDÜRLÜK ARASINDA BİR MAKAM

 

Saat 05.00 sularıydı. Sabah olmuştu, kente ulaştığımızda. Çantamı bırakmak için Öğretmenevine uğruyorum. Galiba burada ilk kez kullanıyorum mesleki ünvanımı (İlköğretim Müfettişliğimi). Esmer benizli, kapkara saçlı, orta boylu memur yakınlık gösteriyor. Hatta daireler açılana kadar dinlenebileceğimi söylüyor ve alt kattaki odalardan birine götürerek, boş bir yatak gösteriyor. Uyandırıldığımda saat dokuza geliyordu. Kimse kalmamıştı yatağında. Hocam, temizlik yapacağız, diyorlar. Giyiniyorum ve Millî Eğitimi soruyorum hemen. Çok yakın. Sola dönüp beş dakika yürüdükten sonra, soldaki iki katlı taş bina, diyorlar. Binaya girip üst kata çıktığımda, şimdilerde rahmetli olan bir arkadaşı görüyorum. Hal hatır sormalardan sonra, Müfettişler Odasına iniyorum. İçeride henüz kimseler yok. Ortada büyük bir masa, basanın üzerinde bir daktilo ve bir kaç tane de kahverengi pandizot kaplı, eski, geniş koltuk var. Soğuk bir hava hakim odaya. Oturuyorum ve kimi beklediğimi bilmeksizin, birilerini bekliyorum. Biraz sonra orta yaşlı bir bay geliyor. Sağına soluna bakıyor ve oturuyor. Anlaşılan birilerini arıyor. Fakat, aradıklarından hiçbiri yok. İlk tepkiyi benden bekliyor. Bulamayınca susup beklemeye başlıyor. Biraz sonra, orta yaşlı bir bay daha geliyor. Kravatlı ve düzgün giyimli. Müfettiş olmalı. Bekleyen kişi başlıyor konuşmaya: "Sen beni nasıl görevden alırsın!" Müfettiş Bey, ani bir çıkışla, "Sen kim oluyorsun da bana hesap soruyorsun!" diyor ve arkasından ağzına geleni söylüyor. Sözlerini bitirdikten sonra, odadan çıkıyor. İki farklı kişinin girip, selamlaşmanın hiç olmadığı bir ortamda, neye uğradığımı anlayamıyorum. Çok şaşırıyorum. Birkaç dakika sonra kendime geldiğimde, birinci kişinin okul müdürü, diğerinin müfettiş olduğunu ve soruşturma sonucu müdürün görevinden alındığını, soruşturmayı yapan kişinin de bu müfettiş olduğunu ve soruşturma sonucunda, "yöneticilik görevinden alınması" yönünde teklif getirdiğini, anlıyorum. O soğuk odada, sanki ben azarlanıyorum. İşte, uğrunda yıllarca mücadele ettiğimiz müfettişlik mesleğiyle böyle tanışıyorum ve "Bir insan başkasının önünde böyle azarlanır mı?"diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Kimse gelmeyince, diğer odaya, başkanın odasına geçiyorum, biraz sonra. Başkanla ve odada bekleyen diğer arkadaşlarla tanışıyoruz. Orta yaşlı bir meslektaşımız göreve başlama yazımı yazıyor. Şimdi rahmetli olan bir diğeri Evrak Kayıt Defteri veriyor. Başkan, "Müdür beyin yanına çıkalım, Müdür beyle sizi tanıştırayım", diyor. Müdürün sekreteri bekletmeden içeri alıyor bizi. Sıcak karşılıyor Müdür Bey. Ayağa kalkarak, "Hoş geldiniz, hayırlı olsun", diyor ve öperek tebrik ediyor. Pahalı çikolatalardan ikram ediyor ve hemen çay söylüyor. (Teftiş Kurulu Başkanı ve Millî Eğitim Müdürü tarafından gösterilen bu ilgi karşısında şaşırmadığımı söyleyemem. Makam odasında göz uçlarımla, ilgi gösterilen kişiyi arıyordum yer yer. Çünkü, meslekte onüçüncü yılımdı ve böylesi bir ilgiyi, ne okul müdür ve yardımcılarından, ne ilköğretim müdür ve yardımcılarından, ne de millî eğitim müdür ve yardımcılarından görmüştüm. Böyle bir şeyi Bakanlık merkez örgütündekilerden zaten bekleyemezdik. Çünkü onlar bizim gözümüzde çok büyük insanlardı.)

Hal hatır konuşmasından sonra Müdür Beyin ilk sorusu, "Danıştay kararıyla mı atandınız?" oluyor. (Sene, üstelik de kış ortasında gelen bir kişi nasıl gelirdi ki? Ya Danıştay kararıyla, ya da sürgün. Bunların her ikisi de geçerliydi bizim için. Çünkü Danıştay ya da İdare Mahkemeleri kararıyla yapılan atamalar, özellikle Doğu ve Güneydoğuya yapılıyordu. Oysa, başka bölgelerde de müfettiş açığı vardı.) İkinci soru, "Yüksek lisansınız var mı?" oluyor. Danıştay kararını anladık da -atama kararnamesinde yazıyordu- yüksek lisans yaptığımı nereden biliyordu? (Henüz dört kişi ile tanışmış, kimseye de yüksek lisans yaptığımı söylememiştim.) Bir süre daha oturup, -Bakanlıktan geldiğim için- Bakanlıkla olan, ortak yaşantı alanımızdan konuşuyoruz. Ayrılırken de, güzel bir şekilde uğurlanıyorum. (Gösterilen bu ilgi karşısında, müfettiş olabilmek için verdiğimiz mücadele değecek galiba, diyorum. Hele ben müfettiş olabilmek için, birçok arkadaştan farklı ne mücadeleler vermiştim. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisini (Sevk ve İdarecilik Yüksek Okulu) bırakmış, Gazi Eğitime baştan başlamıştım.)

Gazi Eğitim’de dört yıl öğrencilik yaptıktan sonra -öncekiler hariç- tekrar eski görevimize, yani "ilkokul öğretmenliği"ne geri dönmüştük. Bir sene sürekli olarak, MEB yetkililerini ziyaret etmiş, müfettişlik istemiştik. Çünkü, Eğitim Bölümünü bitirenler ya -İlköğretmen Okullarına- Meslek Dersleri Öğretmeni ya da İlköğretim Müfettişi olarak atanırdı. İlköğretmen Okulları kapatılıp, Öğretmen yetiştiren kurumlar da YÖK’e devredildiğinden, müfettişlikten başka seçeneğimiz kalmamıştı. Müfettişlik isteğimiz karşısında Bakanlık yetkilileri, "Müfettişlikte yeni düzenlemeler yapacağız." diyerek bizleri, sürekli oyalıyorlardı. Biz de, "Mademki müfettişlikte yeni düzenlemeler yapacaksınız; öyleyse bize, o zamana kadar başka görev veriniz", diyorduk. Çünkü verilecek çok görev vardı. Örneğin İlçe Millî Eğitim Müdürlüklerine o günlerde atama yapılıyordu. Dolayısıyla bütün kadrolar boştu. Beşevlerde Öğretmenevinin önünde biraraya geliyor, sürekli bunları konuşuyorduk. Bu arada yüksek lisans sınavları başlamıştı. Hacettepe Üniversitesine, yüksek lisans sınavlarına girdiğimiz sırada söylediğimiz farz edilen bazı sözler İlköğretim Genel Müdürünü rahatsız etmiş ve de, "Eğitim Bölümü mezunlarının ataması hızla eski görev yerlerine yapılsın", emri verilmişti. Verilen emir de hızla yerine getirilmiş ve bizler de eski görevlerimize dönmüştük. (Vektörel bakımdan yaptığımız iş sıfırdı. Çünkü dört yıl önceki noktaya, bir sürü emekten sonra tekrar gelmiştik.)

Okullar Şubat tatiline gireceği günlerde, "ilkokul öğretmenliği" görevimize tekrar başlamıştık. Dört yıl Eğitim Bölümünde öğrencilikten sonra, tekrar "ilkokul öğretmeni" olmuştuk. Çektiğimiz sıkıntıların etkisiyle olsa gerek, Bakanlığa başvurularımız çoğalmıştı. Bir gün, MEB’nda asansörün önünde İlköğretim Genel Müdürü Bölüm Başkanımıza, "Bizim durumumuzun ne olacağını" soruyorum. Haziran’a kadar bekleyin, diyor. (İki senedir beklemekten başka bir şey yapamıyorduk zaten. Böyle sözleri o kadar çok duymuştuk ki, artık etki yapmıyordu.) Ankara’da arkadaşlarla biraraya geldiğimizde, yine bu konuyu konuşuyorduk. Aradan bir süre daha geçti. Bir gün henüz evden çıkmamıştım. Telefon çalıyor. Arayan ağabeyimdi. "Hemen gel, müjdeli bir haberim var", diyor. Dükkâna girer girmez, gazeteyi uzatıyor. "İlkokul öğretmenleri sıkı denetlenecek, 525 İlköğretim Müfettişi alınacak", diyor, gazete. Bir çırpıda okuyorum haberi. O güne kadar ataması yapılmayan İlköğretim Müfettişi adayı, 700 kişi civarındaydı. Bazı adayların görev istememesini, bazı adayların da çeşitli nedenler dolayısıyla atanmayacaklarını gözönüne alarak, başvuruda bulunan herkesin müfettişliğe atanabileceğini sanıyoruz; iyi niyetli olarak. Temmuz ortalarına doğru, müfettişlik mülakatı bitmesine rağmen, sonuçlar Ağustosun son günü asılıyor. Oysa sonuçlar hemen, ya da ertesi gün, olmazsa en geç bir hafta sonra asılabilirdi. Mülakat sonucu 525 kişinin alınacağının belirtilmesine rağmen, 300 kişi "başarılı" görülmüş. Biz bu sonuçları yine iyi niyetli olarak yorumluyoruz. Çünkü sınavdı bu ne de olsa. Demek ki, ancak 300 kişi "yeterli" görülmüştü. (Mülakatta başarısız görülenlerden, Hacettepe Üniversitesinin "yüksek lisans" sınavına katılanlardan sadece üçü, -bir kişi de sınavı tamamlamadan kendi isteği ile çıktığı için- "başarılı" görülmemişti. Diğerlerinin tümü, sınav sonuç listelerinin ilk sıralarında yer almıştı. Başarı oranı yüzde doksandı. Sınav kâğıtlarını okuyan hocalar bu sonuç karşısında şaşırarak, "Sizin yeterli sayıda hocanız yok, bu başarıyı nasıl gösterdiniz?" dediler. Ama bu sınavda başarılı olanların hiçbiri, "müfettişlik mülakatı"nda başarılı olamamıştı. Mülakat komisyonunda "eğitim bilimleri" alanında kariyerli bir görevli de vardı ve bu kişi komisyonun başkanıydı. Mülakata katılan adayların bir sınavda başarılarından dolayı hocalara hayret ettirirken, diğer bir sınavda başarısız görülmelerini biz anlayamıyorduk. Yine anlayamadığız bir durum da, mülakatta başarılı görülenlerin hiçbirinin yüksek lisans sınavına girmemiş olması idi.) Sınav değil, mülakat sonuçlarını, birbuçuk ay bekletmenin nedenini biz yine iyi niyetli olarak değerlendiriyoruz da, mülakata hiç girmeyen, girmediği için de, ne başarılı, ne de başarısız olan, bu nedenle listede dahi ismi olmayan bir adayın, müfettiş olarak atamasının nasıl yapıldığını hâlâ anlayabilmiş değiliz. İşte bu olaydan sonra, "iyi niyet" konusunda bazı tereddütlerimiz başlıyor.

Anlaşılan, Bakanlık bizimle olan köprüleri atmıştı. Bu kadar iyi niyetli mücadeleden sonra ne yapabilirdik? Artık kamuoyu ile hukuka sığınacaktık. Başka çaremiz kalmamıştı. Biz de öyle yapıyoruz. Bakanlık Hukuk Müşavirlerinin, İdare Mahkemesine gönderdiği savunma yazısı, gerçekten bir komediden farksızdı. Örneğin, "Biz onları müfettiş yapmak için okutmadık" diyarlardı, da, ne için okuttuklarını söylemiyorlardı. Herhalde devlet, bizi tekrar "ilkokul öğretmeni" yapmak için, dört yıl ücretli izinli olarak okutmamıştı(!). (Çünkü biz, Gazi Eğitim’de okumadan önce zaten ilkokul öğretmeniydik ve görevdeydik.) İdare Mahkemelerinde dava yaklaşık birbuçuk yıl sürdü. Nasıl sürmesin ki? İdare yaptığı her iki savunmada da, altmışar günlük bekleme süresini kullanmakla yetinmemiş, ayrıca, mahkeme kararını uygulamak için verilen altmış günlük süreyi de -bir iki gün de geçirerek- kullanmakta herhangi bir sakınca görmemişti. Başka bir deyimle İdare, tüm "geciktirme" haklarını sonuna kadar kullanmıştı. Daha başka birtakım olumsuzluklarla birlikte, nihayet atamalarımız müfettiş açığı olan yerlere değil de, Doğu ve Güneydoğuya yapılıyor. (Zaten biz de farklı birşey beklemiyorduk.) Bu kadar mücadeleden sonra, ettiğimiz emeklerin değip değmeyeceği konusunda birçok tereddütün yanında, acaba nelerle karşılaşacağız, gibi bazı düşüncelerimiz de yok değildi. İşte karşılaştığım olaylardan bazıları:

Göreve yeni başlayan bir memur ilk iş olarak, kalacak yer sorununu çözmeye çalışır. Ben de bu amaçla, lojman olup solmadığını soruyorum. Çok yakında, 50 lojmanın bitmek üzere olduğu, 21 müfettişin bulunduğu, bir müfettişin lojman istemediği, müfettişlere lojmanların yüzde kırkının görev tahsisli olarak verildiği, bu nedenle herkese lojman verileceği, belirtiliyor. Yine bugünlerde, Millî Eğitim Müdürünün başkanlığında, İlköğretim Müfettişleri odasında lojmanların kura çekimi yöntemiyle dağıtımı yapılıyor. Hayırlı olsun, deniliyor. Bazı arkadaşlar, lojmanlarını karşılıklı olarak değiştiriyorlar. Bir süre sonra lojmanlar bitiyor fakat, yerleşmek için Valilikten bir türlü onay alınmıyor. Lojmanlara bir türlü yerleşilememesi, ortalıkta bazı dedikoduların dolaşmasını sağlıyor. Daha doğrusu biz öyle sanıyoruz. Dedikoduyu ortaokul müdürleri çıkarmıştı. Dedikodu, "Müfettişlerin bir kısmı bekar, bunlar Öğretmenevinde kalsınlar. Zaten kalıyorlar. Lojmanlara biz göçelim", şeklindeydi. İnanmadığım bu dedikodunun ortalıkta dolaştığı bir gün, müfettiş arkadaşlardan biri yanıma gelerek, lojmandan vazgeçmemi öneriyor. Ne için vazgeçeceğimi anlayamıyorum. Aynı öneriye başka bir arkadaş, çok sert tepki gösterince, Millî Eğitim Müdürü bizi makamına çağırarak, "Lojmanlardan feragat etmemizi", istiyor. Hayır, biz lojmanlara yerleşeceğiz, diyoruz. Bundan sonra da benimle iki kez olmak üzere, bu konuyu tam üç kez görüşüyor. Bir de elçinin görüşmesi, eder dört. Bize verilmeyen lojmanların altı tanesi, ortaokul müdürleri ile politikacıların istediği kişilere veriliyor. Bekletilen bir lojman ise, apartmanların yün yıkama yeri olarak kullanılıyor ve bakımsızlıktan, bazı dolap, pencere ve kapılar kullanılamayacak duruma geliyor. (Bir-iki yıl sonra bu lojman, yeni gelen bir arkadaşa veriliyor ve arkadaş lojmana yerleşmeden önce yüklü bir onarım bedeli ödüyor.) Bakmayın siz o zamanlar ortaokul ve liselerde soruşturma yaptığımıza. Ortaokul müdürlerinin bizden hep önde olduğu, her uygulamadan anlaşılıyordu. Hatta, Millî Eğitim müdür yardımcılarından biri, izine ayrılırken, yerine bir ortaokul öğretmenini vekaleten getirmişti. Oysa, bu görevi yürütebilecek birçok müfettiş vardı Dairede.

Dairede en fazla üç müdür yardımcısı veya şube müdürü bir odada otururken, 24 müfettiş bir odada oturuyor. Toplantı için hep biraraya geldiğimizde, sandalyeler yetmiyor. Diğer odalardan sandalye getiriyoruz. Odada, iki-üç masa ile bir iç telefon var. Zil düğmesi de vardı basacak ama, basınca gelecek odacı bulunmuyor genellikle. Yanlarına gittiğimiz ilkokul müdürlerinin lüks olmasa bile döşenmiş odaları, büyükçe masaları, koltukları, dolapları ve telefonları var. Bunları hiçbirisi müfettişlerde yok. Başka bir deyimle, müfettişlerin makamı yok.

Müfettişlerin sadece, makamları olmasa iyi. Neleri var ki? Örneğin Dairede hiçbir odacı ve memur sizden söz dinlemez. Hatta çaycılar bile. Eğer bir iş yaptırırsanız, rica ederek yaptırırsınız. Çaycılar, öncelikle, müdür yardımcıları ile şube müdürlerinin çay-kahve isteklerini yerine getirir. Yanınıza gelen konuklarınıza çay ikram edebilmek için, iki-üç kez çay ocağına gittiğiniz, tartıştığınız olur. Bazen de çay gelene kadar, konuklarınız gider.

Bir memur, diğer bir daireye gitmek için -varsa- Dairesinden araba ister. Hele bu kişiler mutemet iseler, arabasız bir adım dahi atmazlar. Gerekçesi malum. Ya mutemet soyulursa? (Bazen de mutemet soyulmaz, soyar.) Müfettişlerin başka dairelere nasıl gideceği kimseyi ilgilendirmez. Zaten müfettişlerin, şehir içindeki okullara gidip gelmek için daireden araba istemek, akıllarına bile gelmez. Yol ücretini de en fazla, dolmuş ücreti yazabilir. Peki bir Millî Eğitim Müdür Yardımcısı, merkezdeki okullardan birine tören için nasıl gider, diye sorsam, resmi otoyla, olmazsa taksi ya da dolmuşla gider, diye cevap verirsiniz, tahmin ederim. Herhalde, dairenin "resmi plakalı kamyonuyla", cevabını vermezsiniz. Resmi Bayramların birinde, bir Millî Eğitim müdür yardımcısının merkez okullarından birine gitmesi gerekir. İner binanın önüne, bakar arabalara ve şoförlere. Ne jeepler, ne de taksiler vardır. Hepsi tören için okullara görevli götürmüştür. Fakat okullara sıra taşıyan kamyon boştadır. Çağırır şoförü ve atlar kamyona. Kısa bir süre sonra varırlar okula. Har hur sesleri arasında, kamyon okulun önünde durur ve Millî Eğitim Müdür yardımcısı araçtan inerek, törene katılanları selamlar. Törendeki yerini alır. Okulun yönetici, öğretmen ve öğrencileri, kamyonla da törene gelinebileceğini ilk kez görürler, böylece. Tabi bu olay karşısında biraz da şaşırırlar. (Oysa dolmuşla bu okula, çok rahat gelinebilirdi. Müfettişler de öyle yapmışlardı zaten.).

Bir Pazartesi günü, haftabaşı toplantısı yapıyoruz. Toplantıya İlçe Millî Eğitim Müdürleri de çağrılmış. Toplantıda, soruşturmaların çok zaman aldığını, üzerimizde çok inceleme ve soruşturma bulunduğunu, bunların birçoğunun "uyarma, kınama" cezası gerektirdiğini; okul müdürlerinin uyarma, kınama ve maaş kesimi cezası vermeye yetkili olduğunu, bu nedenle, bu cezaları gerektirecek soruşturmaların ilçede, okul müdürleri ile, İlçe Millî Eğitim Müdürü tarafından halledilmesi gerektiğini, İlçe Millî Eğitim Müdürlerinin önlerine gelen her soruşturma evrakını bize göndermemelerini, yetkilerini kullanmalarını istiyoruz. Bunun üzerine, İlçe Millî Eğitim Müdürlerinden biri hemen ayağa kalkarak aynen, "Müfettişin görevi soruşturmaktır. Ben niye soruşturma yaparak öğretmeni, okul müdürünü karşıma alayım", diyor. Hiç beklenmeyen bu tepki karşısında, solon birden sessizliğe bürünüveriyor. (Böyle bir cevap gelebileceğini hiç düşünemiyoruz. Çok şaşırıyoruz ve hayretimizi gizliyoruz.) Toplantıyı Millî Eğitim Müdürü yönettiği için, gerekli cevabı onun vermesini bekliyoruz. Fakat vermiyor ve konuyu değiştiriyor. (Üstelik, Millî Eğitim Müdürü de bir müfettişti.)

Dairede bir gün Fen Lisesi müdürüyle karşılaşıyoruz. Az da olsa tanışıyoruz. Hal hatır soruyoruz. Hemen ayrılmam gerektiğini söylüyorum. Az bekleyin hocam, ben de çıkacağım, diyor. Bir-iki odaya girip çıkıyor ve okula telefon etmek üzere ahizeyi kaldırıyor. Ben Millî Eğitimdeyim, arabayı gönderin, diyor. Gideceğimiz yer, en fazla beşyüz metreydi ve beş dakikada yürüyebilirdik. Diğer bir deyimle, telefon edip araba bekleyene kadar, rahatça okula ulaşabilirdik. Niye araba çağırıyorsunuz ki müdürüm, gideceğimiz yer üç adım, yürüyelim, diyorum. Bir şey olmaz, araba ile gidelim, diyor. Bir süre sonra, minibüs geliyor ve birlikte okula gidiyoruz. Makamına çıkıyoruz. Oturuyoruz. Makam son derece lüks döşenmişti. (Millî Eğitim Bakanlığı’nda çalıştığım sıralarda, İlköğretim Genel Müdürünün makamı bu kadar lüks değildi.) Lüks makam odalı, makam arabalı bu müdür hakkına, bir soruşturma yapmıştık ama, hiçbir zaman onun makamı kadar makama sahip olamadık. Oysa biz bir liseye müdür olarak atanabilirdik ama, O, İlköğretim Müfettişi (Bakanlık Müfettişi değil) olarak atanamazdı. Buna rağmen bulunduğumuz makam, hakkında soruşturma yaptığımız makamdan, hiç de üstte değildi.

Birara, ücretini kendimiz ödemek kaydıyla, şehirlerarası telefon görüşmesi yapabileceğimiz belirtiliyor. Bizde böylece, postanede beklemekten kurtulacaktık. Sevindik tabi. İsteğimi santrala bildiriyorum. Telefoncu hanım, ilgili müdür yardımcısını arayıp izin istiyor. İzin alabilmek için, adeta sanık gibi sorgulanıyoruz. Sonuç mu, telefon bağlandı ama, görüşmek istediğim kişi işten ayrıldığı için görüşmek mümkün olamadı. (Bu kez de, müfettiş olarak boşa gitmişti kredimiz.) Bizim yerimizde bir Millî Eğitim müdür yardımcısı ya da şube müdürü olsaydı, acaba ifade almaya gerek duyulur muydu? Hiç sanmam.

Yemek çıkmayan dairelerde öğle yemeği hep sorun olur. Bu sorunu gidermek amacıyla, Dairede yemek çıkarılacağı söylenince, epeyce rahatlıyoruz. Çelik kazanlar, çelik tabaklar alınıyor ve hemen yemek çıkmaya başlıyor. Yemek kartlarımızı önceden alıyoruz. Böylece yemeğe rahat gidiyorduk. Fakat bir süre sonra, geç gidenlere, "yemek kalmadı" denilmeye başlıyor. Bir-iki kez sustuksa da, "Fişlerin önceden satıldığını, dolayısıyla satılan fiş sayısı kadar yemek çıkması gerektiğini, bu nedenle, ‘yemek kalmadı’ gibi bir mazeretin geçerli olamayacağını", söylüyoruz, görevliye. Görevliler hemen, "Şikâyet edin, hocam", diyorlar. Deneyimli müfettiş arkadaş, soğukanlılığını koruyor ve "Müfettiş şikâyet etmez, soruşturma açar", diyerek olayı kapatıyor. Şikâyet etmek kolaydı da, şikâyet edilen kişilerle her zaman birarada bulunmak zordu. Ayrıca, bu olay sadece bizim başımıza geliyordu. Bir gün de ben yemeğe biraz geç kalmıştım. Hocam yemek kalmadı, diyorlar. O sırada Millî Eğitim Müdürü de yemek yediği için durumu görüyor ve "Ne demek o, nasıl yemek kalmaz, çabuk yemek getirin!" diyor ve yemek getiriyorlar.

Şehir ilkokullarından birine teftiş için gitmiştim bir gün. Teftişini yaptığım öğretmenlerden birinin, tam on gün, Günlük Planı eksikti. On gün planın eksik olması, o okulda Günlük Planların kontrol edilmediğinin göstergesiydi. Diğer bir deyimle, o okulda İdare görevini yapmıyordu. Görevini yapmayan İdarede, biri müdür olmak üzere, tam dört tane derse girmeyen yönetici vardı. Peki bu yöneticiler, öğretmenlerin Günlük Planlarını da denetlemediklerine göre, acaba ne yapıyordu? Bunu anlamak için, tutanak düzenleyip, soruşturma izni istiyorum. Bu arada bazı kişilerin hemen araya girdiğini duyuyorum. Soruşturma isteğime gelen cevapta, "Soruşturmaya gerek olmadığı, puanından indirim yapılması gerektiği" belirtiliyor. Aynı şey, bir haftabaşı toplantısında da dile getiriliyor ve "Siz de öğretmenlik yaptınız, öğretmenler birkaç gün plan yapmadı diye soruşturma açmayın!" deniliyor. Yüksek yerden gelen emre ne denirdi? Ben de bir şey yapamadım tabii. Başka bir gün yine teftiş için o okula gittiğimde, dört idareciden hiçbiri okulda yoktu. Teftişin ortalarında, Müdür teşrif etti okula. Durumu anlattım. Okulda hiç bir yönetici yoktu, okul boştu, deyince, "Gereğini yapın, hocam" diyor. Ben gereğini yapacaktım da, Müdür Bey izin verecek miydi? Geçen seferki gibi tutanak düzenleyip, ikinci bir yenilgi alamazdım. Kadere bakın ki, o okul müdürü, Dairede müdür yardımcılarından birine fiili tecavüzde bulunmuş. Tutanak düzenlemişler. Beni çağırıyorlar ve soruşturma evrakını veriyorlar. Gerekirse daireden araba al, soruşturmayı hemen bitir, diyorlar. Soruşturmaya hemen başlıyorum. Bu arada beni tekrar çağırıp, "Açığa alınma teklifini getir!" diyorlar. Açığa alınma teklifinin neden benden istendiği belliydi. Çünkü açığa alınma gerekçesi olsaydı, zaten onlar alırdı. Başka bir deyimle, müfettiş maşa olarak kullanılmak istenmiş, müfettiş de bu oyuna gelmemişti. Açığa alınma durumu karşısında doğabilecek tepkilere karşı, "Müfettiş istedi, biz de gereğini yaptık", denilecekti. Bazen böyle isteklerin yerine getirilmesi için, müfettişlere araba önerildiği bile olur, demek istiyorum. Hep ilgisiz kalınmaz ya(!)

İldeki Millî Eğitim Müdür yardımcıları ile, şube müdürlerinin İlköğretim Müfettişlerinden yüksek makama sahip oldukları tartışmasız bir gerçekti. İlçe Millî Eğitim Müdürlerinin de gerek uygulamada, gerekse müfettişlerin bulunduğu bazı komisyonlarda başkan olması, makamlarının müfettişlerin makamından üstte olduğunu gösteriyor. Okul müdürlerine gelince, şatafatlı makam odalarına, telefonlara, emir verebilecekleri öğretmen ve odacılara sahipler. Hatta müdür yardımcıları bile -müdür gibi- aynı imkanlara sahip.

Uygulamalar ortada. Peki, şimdi siz söyleyin bakalım, İlköğretim Müfettişliği Makamı’nın yerini!

 

 

 

 

 

 

 

 

İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞLERİ NE YAPAR?

 

İlköğretim Müfettişlerinin yetiştirilmesi -bir yönüyle- uzman doktorların yetiştirilmesine benzer. Önce İlköğretmen Okulu veya Sınıf Öğretmeni yetiştiren Eğitim Yüksek Okulu (ya da iki yıllık Eğitim Enstitüsü) bitirmek ve belli bir süre (Önceleri beş yıldı, sonra üç yıla indirildi.) başarılı öğretmenlik yapmak gerekirdi. Sonra sınavlara girilir ve üç-dört yıl öğrencilik yapılırdı. (Şimdilerde böyle değil tabi. Çünkü, İlköğretim Müfettişi yetiştirmeye yönelik Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi veya Eğitim Yöneticiliği ve Deneticiliği Anabilim Dalları kapatıldı.) "Belli bir deneyime sahip olduktan sonra, bir yönüyle, uzman doktorlar gibi yetiştirilen İlköğretim Müfettişleri ne yaparlar?" diye sorsam, birçoklarından hemen "Ellerinde çanta gezerler", cevabı gelir. Bir de "Öğretmenevinde okey oynarlar." Her iki cevap da -ikincisi hoşumuza gitmese de- ne yazık ki doğru. İkinci cevabın savunmasını yapacak değilim. Ama, birinci soruya karşılık aramak gerçekten değer. Sahi belli bir yaştan sonra tekrar öğrenciliğe başlayan, bu arada öğretmenlikle öğrenciliği birlikte yürütmek zorunda kalan ve birçok güçlükle karşılaşan İlköğretim Müfettişleri ellerinde çanta niçin gezerler?

Kırılan bir camı soruşturmak, için: Anadolu Lisesinde öğrencinin biri, bir -iki değil- cam kırar. Okul Müdürü durumu hemen Millî Eğitim Müdürlüğüne bildirir. Millî Eğitim Müdürlüğü de, olayı soruşturmak üzere hemen bir İlköğretim Müfettişi görevlendirir. Müfettiş arkadaşım, tanıkları aradı, buldu, ifadelerini aldı ve gitti. Kırılan bir camı, bir müfettişin soruşturması, mutlaka sizin de dikkatinizi çekmiştir. Soruşturma bittikten sonra, sonucun sıradan bir "disiplin olayı" olduğunu öğrendim. (Bu olay aslında beni mutlu etmişti. Çünkü uzun yıllar önce birlikte çalıştığım bir arkadaşla karşılaşmıştım.) Okullarımızda her yıl binlerce camın kırıldığı, bunların da müfettişlerin soruşturacağı düşünülürse, müfettişlerin hangi asli görevini yapmaları beklenebilir? İşin diğer ilginç yanı ise, bu lisede biri müdür olmak üzere, tam dört tane yönetici vardı. Bu yöneticiler, okullarında kırılan bir cam olayını çözemeyip, durumu Millî Eğitim Müdürlüğüne bildiriyorlarsa, Millî Eğitim Müdürlüğü de olayı İlköğretim Müfettişlerine gönderiyorsa, Okul ve Millî Eğitim Müdürlüğü yöneticilerinin (müdür yardımcıları ile şube müdürlerinin), ne yaptıkları, hangi görevleri yerine getirdikleri, nasıl açıklanabilir? Bu olayı soruşturmak ve raporu yazmak, bürokratik işlemleri tamamlamak, bir müfettişin en az bir iş gününü alır. Oysa bu olayı, bırakın müdür yardımcılarını, sınıf öğretmenleri de soruşturabilirdi.

Arkadaşına "sevgi" dolu mektuplar yazan öğretmeni soruşturmak, için: Sevdiği arkadaşına, "sevgi" dolu mektuplar yazan bir bayan öğretmen, kayınvalide adayı tarafından, mektuplarla birlikte Millî Eğitim Müdürlüğüne şikâyet edilir. Millî Eğitim Müdürü de, mektupları, şikâyet dilekçesi ile birlikte İlköğretim Müfettişlerinden birine yollar ve olayı inceleyip soruşturmasını emreder. Olayın yasal boyutları bir yana, bu tip mektupların okunması, birçok kişiye duyurulması, hangi insani değerle bağdaşır? (Hanımlar ve beyler! Siz hiç mi "genç" olmadınız? Karşı cinse karşı hiç mi ilgi duymadınız? Hiç mi duygularınız olmadı?)

Gelelim işin Anayasal boyutuna: "... Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. ..." ve "Haberleşmenin gizliliği esastır. ... gizliliğine dokunulamaz", deniliyor. Ortada hiç bir adli ve idari durum yokken, bir kişinin mektuplarını okumak ve el koymak, Anayasal bir suç değil midir? Eğer Millî Eğitim Müdürü, ortada yasal bir suç olayı yokken, kendine ulaştırılan mektupları okuyorsa, suç işliyor, başka bir deyimle, "vatandaşın -öğretmenin- özel hayatına karışanlarla ve haberleşmenin gizliliğini engelleyenlerle" bir oluyor, demektir. İnceleme-soruşturmayı yapan müfettiş bu durum karşısında, Anayasayı mı savunsun, yoksa Millî Eğitim Müdürünün verdiği emri mi yerine getirsin?

Siz, siz olun İlkokul Öğretmeni arkadaşlarım ve karşı cinsten arkadaşlarınıza "sevgi" dolu mektuplar yazmayın! Birileri tarafından Millî Eğitime şikâyet edilebilir, soruşturma geçirebilirsiniz. Hatta ceza bile alabilirsiniz. Hele mektuplarınızı okullar açıkken yazarsanız, göreviniz sırasında işlediğiniz suçlardan dolayı, özel hükümlere göre işlem görebilirsiniz.

Kayınbiraderi kız kaçıran öğretmeni soruşturmak, için: Öğretmenimizin kayınbiraderi bir kızla anlaşır ve kızı kaçırmak için eniştesiyle birlikte kararlaştırılan yerde bir taksi içinde beklemeye başlar. Kız taksiye binerken, o anda -oradan- geçmekte olan ekip otosundaki polisler durumdan şüphelenir ve kızı yakalayıp Emniyet Müdürlüğüne götürür. Tarafların ifadeleri alınır ve Adliyeye gönderilir. Taraflar Adliyede anlaşırlar. Dolayısıyla suç ortadan kalkar. Suç ortadan kalkmasına kalkar da, sonucu Emniyet Müdürlüğü takip edecek değil ya. Durumu, Millî Eğitim Müdürlüğüne Vali Yardımcısı imzasıyla hemen bildirir. Çünkü memurların yargılanması özel hükümlere bağlıdır. Suçun ortadan kalkması bir yana, öğretmenimizin işlediği bu suç, ne göreviyle ilgilidir, ne de görevi sırasında işlenmiştir. Buna rağmen olay soruşturulmuş ve dosya bağlanmıştır. Oysa, "Bazı suçlar, memur olsun, olmasın, herkes tarafından işlenebilecek suçlardır. Örneğin, TCK’nun daki suçlar. Memur bu suçları işyeri ve zamanı dışında işlerse, hakkında diğer vatandaşlar gibi genel hükümlere göre adli kovuşturma yapılır. Memurin Muhakemeti Hakkındaki Kanuna göre soruşturma açılıp, fezleke düzenlenmez."

Sürücü Kurslarını incelemek-soruşturmak, denetlemek, için: 1969 tarihli İlköğretim Müfettişleri Yönetmeliğinde, Sürücü kursları ile ilgili bir madde bulunmamaktadır. Çünkü o tarihlerde, sürücü kursları yoktur. 1990 tarihli İlköğretim Müfettişleri Kurulu Yönetmeliğinde de Sürücü Kursları ile ilgili bir madde yoktur. Ama her ne hikmetse, "her türlü kurs" maddesine sığınılarak, Sürücü Kurslarının her türlü denetimi İlköğretim Müfettişlerine yaptırıldı. Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürü, TV’de yapılan Sürücü Kursları ile ilgili bir açıkoturumda, Sürücü Kurslarını sıkı bir şekilde, İlköğretim Müfettişlerine denetlettireceğini, söyledi iki kez. Para kazanmaktan başka bir amacı olmayan, her türlü usulsüzlüklerin yapılabildiği Sürücü Kurslarının, "ilköğretimde uzmanlaşmış" İlköğretim Müfettişleriyle ilişkisi acaba nasıl kurulabilir? Sürücü Kursları, İlköğretim Müfettişlerinin zamanlarını en çok alan işlerden biridir. Örneğin müfettişlik yaşamımda, Sürücü Kurslarına ayırdığım zamanı, stajyer öğretmenlerin yetiştirilmesine ayıramadım.

"Uyarma, kınama, maaş kesimi cezaları"yla ilgili konuları soruşturmak, için: Devlet Memurları Kanununun ilgili maddesine göre, "uyarma, kınama ve maaş kesimi cezalarını" disiplin Amirlerinin verebileceği belirtilmektedir. Örneğin ilgili maddeye göre, görevine iki gün gelmeyen bir öğretmene veya memura, okul müdürü, İlçe Millî Eğitim Müdürü, disiplin amiri olarak "aylıktan kesme" cezası verebilir. Soruşturmanın belli usullere göre yapılması ve yazılması gerektiğinden, bu zahmete katlanmak ve öğretmenlerle muhatap olmak istemeyen Okul Müdürleri ile İlçe Millî Eğitim Müdürleri, soruşturma konularını İl Millî Eğitim Müdürlüğüne bildirerek -İl Millî Eğitim Müdürlüğü aracılığıyla- bu görevlerini İlköğretim Müfettişlerine yaptırabilmektedir. İlçe Millî Eğitim Müdürleri, "Müfettişin görevi soruşturmaktır, ceza vermektir. O halde, ben niye öğretmenle kötü olayım"; İlköğretim Müfettişleri de, "Müfettiş verilen görevi yapar", felsefesini benimsediklerinden, başkalarının görevlerini yapmaya devam etmektedir. Oysa İlköğretim Müfettişlerinin, "başkalarının görevini yapmak" gibi bir görevi yoktur.

Karayollarındaki alım işlerindeki yolsuzlukları soruşturmak, için: Bir ilde, Karayollarında malzeme alımıyla ilgili yapılan yolsuzlukları soruşturmak üzere, Valilikçe, İl İdaresi Kanununa dayanılarak, İlköğretim Müfettişleri görevlendirilir. Buraya kadar verilen örneklerin, "eğitim, öğretim, öğretmen, okul" ile ilişkileri kurulabilir de, Karayollarının İlköğretim müfettişleriyle nasıl bir bağı olabilir? Soruşturma konusunda da zaten "eğitimle" ilgili bir şey yoktur.

Pavyonlarla ilgili bir konuyu soruşturmak, için: Evet, yanlış okumadınız. "Pavyonlarla ilgili bir konuyu soruşturmak" da, İlköğretim Müfettişlerinin görev alanı içine girebiliyor. (Bu arada, aklıma gelen bir Karadeniz fıkrası anlatayım: Komutan Karadenizliye, "Hamsiden kaç çeşit yemek yapılır?" diye sormuş. Asker, "Yüz çeşit, komutanım!" deyince komutan, "Say!" demiş. Asker başlamış saymaya: "Kızartması, buğulaması, hoşafı" deyince, "Sus, yeter! Hamsiden hoşaf da olursa, değil yüz –çeşit-, beşyüz çeşit yemek bile yapılır", demiş.)

Olay şöyle gelişir: Pavyonlarda birtakım olaylar olur. Konu Emniyet Müdürlüğüne yansır. Soruşturma başlatılır, fakat bir türlü bitirilemez. Şikâyetler birbirini izler. Dosya, dallanıp budaklanmaya başlar. Konu, İl İdare Kurulunda görüşülürken, "Bu konuyu en iyi Millî Eğitim Müdürlüğü çözer. Çünkü orada Teftiş Kurulu var. Dosyayı oraya gönderelim", derler ve soruşturma klasörü, İlköğretim Müfettişleri Kurulu Başkanlığına gönderilir. Sonrası tahmin edebileceğiniz gibi. Soruşturma olayı, Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı tarafından incelendi, soruşturuldu ve dosya bağlandı.

Genelevde meydana gelen bir olayı soruşturmak, için: Pavyonlarla ilgili soruşturma olayını arkadaşlarla konuşurken bir arkadaş, "O da bir şey mi? Ben genelevde soruşturma yaptım", deyince, biz sustuk. Beterin de beteri varmış, demek ki, dedik. Arkadaş, "Eski görev yerinde çalışırken, genelevde meydana gelen bir olayla ilgili olarak, kendisine bir soruşturma görevi verildiğini, soruşturma için Emniyet Müdürlüğüne başvurduğunu, müdürlüğün soruşturma bitene kadar genelevi kapattığını", söyledi. Bunun neresi eğitimi ilgilendiriyor, deyince arkadaş, "Olayın kahramanı bir öğretmenmiş", de dedi. Ne diyelim. Genelev kapalı olduğu süre içinde gelen müşterilere, "İçeride İlköğretim Müfettişi var, teftiş -soruşturma- yapıyor" dememişlerdir inşallah (!)

Açılacak bir kahvehaneyi soruşturmak, için: Vatandaşın biri, kahvehane açmak için Emniyet Müdürlüğüne başvurur. Emniyet Müdürlüğü, kahvehane açılması düşünülen yerin yakınında ilkokul bulunduğu için açma ruhsatı vermez. Bu olayın da İlköğretim Müfettişleriyle ne ilişkisi var, denilebilir. Hatta İlköğretim Müfettişleri ne zamandan beri kahvehane açmak için rapor veriyorlar, diye sorulabilir. 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununun ilgili maddesi, "Okul ve tesislerinin bulunduğu yerin yüz metre civarında, hapishane, meyhane, kahvehane, kıraathane gibi umuma açık yerler ile açık alkollü içki satılan yerler açılamaz", diyor. Açılması düşünülen kahvehane, okula yüz metre civarında uzaklıkta bulunduğundan, İlköğretim Müfettişlerini ilgilendiriyor (!) (Bu arada aklınıza şöyle bir soru da gelebilir: Acaba kahvehane yerine bir ilkokul açılması düşünülse ve kahvehaneye uzaklığı yüz metre civarında olsa, "okul açılması" incelemesini Emniyet Müdürlüğü görevlilerinin mi yapması gerekir?) Bunun üzerine meslekte 25 yılını doldurmuş, eğitimin birçok kademesinde çalışmış, ilkokul çocuklarıyla -özellikle birinci devrede- çokiyi bir iletişim kurabilen İlköğretim Müfettişi arkadaşım durumu inceledi. İnceleme bitene kadar vatandaş tarafından birkaç kez rahatsız edildi. Emniyet Müdürlüğünün ruhsat vermeme gerekçesi, kahvehane açılması istenilen yerin, yasada belirtilen uzaklıktan daha az olmasıydı. Vatandaşın itirazı ise, bu uzaklığın istenilen ölçüde olduğuydu. Hatta birkaç metre fazlası vardı. Anlaşmazlık, okulla kahvehane açılacak yer arasındaki uzaklığın ölçme yönteminden kaynaklanıyordu. Başka bir anlatımla, okulun sınırları; okulun bahçesinden mi, duvarlarından mı, yoksa kapısından mı başlar, sorusuydu. Müfettiş okul sınırlarını okulun bahçesinden, vatandaş ise okul kapısından başlatıyordu. İşte o zaman, belirtilen uzaklığın birkaç metre de fazlası oluyordu. Müfettiş arkadaşım yasaya göre, "kahvehane açılamayacağı" doğrultusunda, yani "olumsuz" rapor yazdıysa da, kahvehane açıldı. Yani İdare, vatandaşın itirazını, bu kez -İlköğretim Müfettişinin olumsuz raporuna rağmen- haklı bulmuştu. (Görüyorsunuz ya, İlköğretim Müfettişlerinin görevleri arasında Belediyenin -okulla kahvehane açılacak yer arasındaki uzaklığı ölçmek gibi- görevlerini yapmak da var. Sadece, sınıf öğretmenlerinin bile rahatlıkla yapabilecekleri kırılan bir cam olayını soruşturmak, olacak değil ya.) Sahi bir okulun sınırları nereden başlar? Bahçeden mi, binanın duvarından mı, yoksa bina kapısından mı? (Bu sorunun karşılığı "Mecelle"de var, dedi arkadaşlar. Mecelle yürürlükte olmadığı için, müfettiş arkadaşın raporu geçerli sayılmadı belki de. Kim bilir?) Günün birinde, bir ilkokulun yanına kahvehane açmak için, okulun kapısı kapatılarak, birkaç metre ilerisinden yeni bir kapı açılırsa şaşırmamak gerek.

Gelelim kahvehanenin açılma gerekçesine. 222 sayılı yasanın ilgili maddesinde, "Hangi mahalde yüz metre şartı aranmayacağı hususunda karar vermeye, o yer mülki amiri yetkilidir", deniliyor ve kahvehane açılıyor. Olay böyle sonuçlanmışken, müfettiş arkadaşın işlerinin en yoğun olduğu bir dönemde (öğretim yılı sonunda) meşgul edilişine mi, incelemeyi bitirene kadar vatandaş tarafından rahatsız edilişine mi, olumsuz rapor verdiği için vatandaşın sataşmasına maruz kaldığı için mi, yoksa idare tarafından "Müfettiş icra değil danışma organıdır", denilerek dışlanmasına mı, üzülürsünüz?

222 Sayılı yasanın ilgili maddesi 1986’da değiştirilmiş. Başka bir deyimle, hangi mahalde yüz metre şartı aranmayacağı hususunda karar vermeye, o yer mülki idare amiri yetkilidir", bendi eklenmiş. Buna göre, bir okulun kapısının karşısına "bar" gibi genele açık bir yerin açılması yasaldır. Öyle ya, mülki amir uygun gördükten sonra kim ne diyebilir, kim ne karışabilir? İşte "bilgi çağında" bilimsel-teknolojik gelişmeler böyle yansımış yasalarımıza.

Benzer bir incelemeyi de ben yaptım. Açılması düşünülen Yabancı Dil Kursunun yüz metre yakınında, yukarıda belirtilen umuma açık yerlerin bulunup bulunmadığını araştırmak için İlçe Emniyet Amirliğine gittim. Amiri uzunca bir süre bekledim. Resmi yazımı verdim. İlgili memur, "Affedersiniz hocam, yazıyı Daireniz aracılığı ile bize yazmanız gerekmez mi?" diyerek, kibarca uyardı beni. Müfettişlerin doğrudan yazışma yapabileceğini söyleyince, şimdiye kadar böyle bir durumla karşılaşmadım hocam, dedi. Amir gelince, yazıyı imzalatıp hemen verdiler ve ilgili karakola gönderdiler. Bir sürü de burada beklettiler. Dil Kursu açılması gereken yerin yakınında, umuma açık yer var, dediler. Kaç metre uzaklıkta olduğunu ben ölçemem. Siz ne yazarsanız, ona göre raporumu düzenlerim, dedim ve ayrıldım. Bu iş için tam bir gün harcadım. Oysa sorun, Belediye ve Emniyet Müdürlüğü ile yazışarak kendiliğinden çözülebilirdi. Buna rağmen, İlköğretim Müfettişleri, Belediye ile Emniyet Müdürlüğünün işlerini yapmaya devam ediyor. Ne yapalım, gelenek böyle kurulmuş işte.

İlköğretim Müfettişleri ne yapıyor ki? Çanta ellerinde ancak geziyorlar. Bir de Öğretmenevlerinde okey, kâğıt oynuyorlar, diyenlere, İlköğretim Müfettişlerinin ne yaptıklarını anlatmak istedim.

İlköğretim Müfettişi meslektaşlarım beni bağışlasınlar, lütfen. Müfettişlerin soruşturdukları "eğitim dışı konular" sadece bunlardan mı ibaret, demesinler. Bunlar benim tanık olduğum olaylardan bazıları. Mutlaka kendileri de, bu tip onlarca olayı soruşturmuşlardır. Eğitimle ilgili konuları soruşturmak dileğiyle...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KABLOSUZ PRİZLER

“Bugün, bir müdür, iki müdür yardımcısı ve iki öğretmeni teftiş ederek, teftişi sonladık. Yarın dairede rahatça çalışabileceğiz,” derken, sevincimiz daireye ulaşana kadar sürüyor. Büyük bir köye, okul incelemesi için gönderiyorlar hemen. Neyse, köy Bingöl yoluna yakın bir yerde. İncelmeyi bitirip, akşam eve dönebilirim, diye seviniyorum bu kez.

Arabadan indikten sonra, yirmi dakika kadar yürüyerek köye varıyorum. Okul müdürüyle görüşüp, derdimi söyledikten sonra, “İnceleyeceğiniz okul, bu okul değil hocam. Bu köye bağlı bir mezranın okulu. Ama kolay, hemen şuradaki köy, gidip geliriz” diyor. İkinci sürpriz karşısında, ikinci bir şok geçiriyorum sanki.

Bu okula ikinci gelişim olduğu için, yol bulmada fazla zorlanmıyorum. Birinci gelişimdeki tedirginliğim de yok. Okul, L şeklinde bir blok. Üç katlı. İlk ve ortaokuldan oluyor. Buna rağmen birçok sınıf boş. Köyün okul çağındaki tüm okulöncesi, ilkokul, ortaokul ve lise öğrencileri toplansa, bina ancak dolar. Okul binası ihtiyacın en az iki katı büyüklükte yapılmış. İki kat büyüklükte yapılmasının nedeni, geleceğe dönük planlama olarak düşünülmesin, sakın. Çünkü, başka bir ilçede de aynı durumla karşılaşmıştık. Orada da ilk, orta ve lise olmak üzere tüm okullar yapılan yeni binada toplanmasına rağmen, yine de bir kat boş kalmıştı. Çünkü bu okul daha da büyük yapılmıştı. Okul müdürü, “Binayı koruyamıyoruz, bina boş kalmaktan, yani insan sıcağından yoksunluktan çürüyor” demişti bize. Binanın yapılmasında önemli bir rol oynayan Milli Eğitim yetkilisi ise, “O kocaman binayı ben yaptırdım” diyerek övünüyordu. Bir iki yıl sonra bu binanın bir katının Yüksekokul olarak kullanıldığını öğreniyoruz. Bilmem, belki o zaman bina kendi kendine adamsızlıktan çürümekten kurtulmuştur. Bir yanda okulsuz köyler, bir yanda atıl kapasiteli okullar. Anlaşılması zor bir konu.

Buraya “rehberlik” amacıyla geliyoruz ilk kez. Okulda, sınıf ve alan öğretmeni olmak üzere, on civarında öğretmen var. Nerdeyse küçük bir sınıftaki öğrenci kadar yani. Toplantı salonuna geçip masaları birleştiriyoruz hemen. Ben, baş tarafa oturuyorum, öğretmenler sağ ve sol yanıma. Müdür de karşıma. Sırtım kapıya dönük. Öğretmenlerin tümünü rahatça görebiliyorum. Sabahleyin, sınıflardaki gözlemlerimiz hakkında bilgi veriyor ve “planlama” konusunda yapılacak çalışmalardan bahsediyorum. Örnekler gösteriyorum ve “Böyle isterim” diyorum. Öğretmenler, ilgi ile dinliyorlar. Toplantımız bir saatten fazla sürüyor ve söyleyeceklerimin tam sonuna gelmişken, kapı hafifçe açılıyor. Öğretmenlerin kapıya doğru aniden kayan bakışları karşısında, ben de kapıya dönüyorum ve önde Vali Bey ile İl Milli Eğitim Müdürünü, yanlarında korumalarını görüyorum. Hep birlikte ayağa kalkıyoruz ve “Hoş geldiniz” deyip, yaptığımız çalışmalar hakkında bilgi veriyorum.

Öğretmenlere, “Çalışmalara böyle devam edeceğiz” diyerek son cümleyi söylüyor ve Vali Bey, Milli Eğitimi Müdürü ve iki okul müdürü ile birlikte okulu gezmeye başlıyoruz. Korumalar önde gidiyorlar bu kez. Vali Bey, gördüğü her şeyi dikkatle inceliyor fakat kimseye bir şey sormuyor. Taban yer yer çatlamış, pencere ve kapılarda malzemenin en kalitesizi kullanılmış, kapılar çökmüş, pencerelerin çoğu kapanmıyor, boyaları çatlamış, dökülmüş, mozaik yerler doğru dürüst silinmemiş, duvarlarda çukurluklar görülüyor. Attığımız her adımda, girdiğimiz her sınıfta, çıktığımız her basamakta, aynı durumla karşılaşıyoruz. Başka bir deyimle, okul inşaatının müteahhit tarafından yapıldığı, binanın her halinden belli oluyor.

Sessizliği kim bozacak, diye beklerken, ilkokulun müdürü bir prizi söküyor ve “Efendim görüyorsunuz, prizlerin kablosu yok,” diyor. Dikkatlice bakıyoruz hep birlikte. Gerçekten yok. Gezdikçe, binada bulunan diğer prizleri de söküp, bizlere gösteriyor. Onların da kabloları yok. Sadece kabloları olmasa iyi. Kabloların içinden geçtiği borular da yok. Döşenmemiş. Başka bir deyimle, elektrik anahtarlarının yanlarına ve odaların çeşitli yerlerine konan prizler, duvarların oyulmasıyla açılan çukurlara yerleştirilen kutucukların üzerine vidalarla tutturulmuş. Kutucuklarda ne bir kablolu tel, ne de kabloların geçtiği kanal var. (Zengin çocuklarının devam ettiği okullarda da böyle işçilik var mı Safinaz?)

1940’lı, 50’li, 60’lı yıllarda, devletin malzeme vererek köylülere, demir ve çimento kullanmadan, sadece kireçle yaptırdığı okulları getiriyorum gözlerimin önüne bir bir. Ne tabanlarında çökme, ne çatılarında eğilme, ne de duvarlarında çatlama hatırlıyorum. Hatırladığım sadece, zamana bağlı olarak tahtalarda çürüme ile sıvalarda dökülmenin olduğu. Son yıllarda ise, daha Milli Eğitime teslimi bile yapılmadan duvarı çöken bir okula rastlıyorum.

Kablosuz prizleri görünce, Vali Beyin nefes alışları sıklaşıyor ve Milli Eğitim Müdürüne, “Okulu onaracağız, ne kadar yeter? 50 milyon yeter mi? Bütçemizde para var mı? Hemen onarım planına alalım” diyor. Bunun dışında hiç konuşmadan okulu gezip bitiriyoruz ve dışarı çıkıyoruz. Okul müdürü fırsat bulduğu bir an bize, “Okulu yapan müteahhit esrardan içeride yatıyor, kontrol mühendisi ise müteahhitliğe başlamış” diyor.

 

Okulun önünde, özel tim, polis ve makam arabaları görüyoruz. Yirmi kadar da uzun namlulu, otomatik silahlı özel tim polisi. Vali Bey, bizlerle vedalaşıp, makam arabasına doğru yürüyor. Korumalardan biri hemen kapıyı açıyor ve sağ yanına oturuyor. Bir başka koruma, aracın sol kapısını açıyor ve Vali Beyin sol yanına oturuyor. Bir koruma da ön koltuğa oturduktan sonra, kapılar kapanıyor. Milli Eğitim Müdürü, bizlerle vedalaşırken, “İsterseniz, sizi şehre kadar alabiliriz” diye bir davet bekliyoruz. “Eh, ne de olsa Milli eğitim Müdürü müfettişlikten geliyor. Bizi anlar, biz de araba bekleme sıkıntısından kurtulmuş oluruz,” diyoruz, kendi kendimize. Ama ne gam, müdür bey vedalaşmayı bitirdikten hemen sonra, hiçbir şey söylemeden makam aracına biniyor ve el sallıyor. Özel Timlerle, polisler de yerlerini aldıktan sonra, önde ve arkada koruma arabaları, ortada makam arabaları ile köyden hareket ediliyor.

Bir Öğretim Yılı böyle bitiyor ve onlar gidiyor arabalarıyla, biz kalıyoruz arkalarından baka kala.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜFETTİŞLER DE SINANIR

 

Okul, tarlanın ortasında. Her taraftan görülüyor. Dolayısıyla kimseye yol yolak sormaya gerek yok. Dolmuştan, son durakta inip yürüyorum okula doğru. Okula giden şose-asfalt yol yok henüz. Evler, sanki elle saçılmış tarlanın yüzüne. Biri orada, biri burada. Bazıları temel inşaatı halinde, bazıları bitmiş. Bazıları sıvanıyor, bazıları boyanıyor. Bazıları iki katlı, bazıları tek. Ama genelde tek katlılar.

Sokak, cadde yolları diye bir anlayış da yok, henüz meydanda. İnsanlar, evlerine gidecek yolları kendileri belirliyorlar en kısa yoldan. Okula giden yolları da öyle. Yalnız bir sorun var: Yağmurlu havalarda nasıl gidip gelinir bu yollardan evlere, hele de okula?

Yağmurlu bir günde, okula ulaşana kadar, bir ayakkabı daha oluşuyor ayaklarımda. Her ne kadar ayakkabılarımı demire –iyice- siliyorsam da, çamurlara bata çıka geldiğim rahatça anlaşılıyor. Binanın içi, sanki hiç temizlenmemiş. Özellikle koridorlar kıpkırmızı çamur içinde. Oysa, süpürge izleri var yerlerde. Ancak yıkana ki temizlensin. Tabana yapışan balçıklar başka nasıl temizlenebilir ki?

Bu okulda dördüncü sınıfları teftiş edeceğim. On tane şube var. Bu demektir ki, iki-üç gün buradayım. Müdür Beyle kısa bir görüşmeden sonra, kuzeydeki ilk dersliğe giriyorum. İçerisi öğrenci dolu. “Mahalle yeni kuruluyor, dolayısıyla okulun öğrencisi az olur”, düşüncem yerini, “Bu kadar çocuk nereden gelmiş”, sorusuna bırakıveriyor hemen. Çocukları selamlayıp, öğretmenle tanıştıktan sonra, masaya geçiyorum ve bir taraftan planları inceliyor, diğer taraftan göz ucuyla öğretmeni ve öğrencileri izliyorum. Yer yer başımı kaldırıp, dışarıya baktığım da oluyor hani. Öğretmen, içeride müfettiş yokmuş, gibi rahat ders işliyor. Hiçbir tedirginlik duymuyor. (Bu davranışlar karşısında, öğretmenden birinci mesajı alıyorum.) Öğrenciler de hiç tedirginlik duymuyor. Çocuklar söz alıp konuşuyor ve asla dersten kopmuyorlar. Hemen hepsi derse katılıyor. Hep birlikte ders işliyorlar. Buna rağmen derste hiç gürültü olmuyor. Teneffüs zili çalıyor ve öğrencilerde hiçbir hareketlenme görülmüyor. Öğretmen, çocuklar teneffüs yapabilirsiniz, deyinceye kadar, ders kesintisiz devam ediyor. Çocuklar bundan sonra, hiç konuşmadan, hiç acele etmeden terk ediyorlar sınıfı.

Çocukların bu davranışları karşısında ise, ikinci mesajı alıyorum. Birincisini biliyorsunuz, öğretmenin sınıftaki rahat davranışları idi. Acaba üçüncü mesaj ne zaman gelecek diye beklemeye başlıyorum ve yanıma gelen öğretmenle kısa bir sohbete başlıyoruz. Arkasından o günün “Günlük Ders Planını” incelemeye geçiyoruz. Özellikle öğretmenin, yeni plan anlayışını uygulamaya koyup koymadığına bakıyorum. İstediğim gibi olmasa da, uygulamaya konulmuş. Kırmızı kalemle, okuduğum ilk kelimenin ve cümlenin altını çiziyorum. Doğru veya hatalı/yanlış kısımları gösteriyorum. Doğrulara devam etmesi gerektiğini, hatalı veya yanlış sözcük veya cümlenin, neden hatalı/yanlış olduğunu ve doğrusunun nasıl olması gerektiğini söylüyorum. Sözüm bitince, öğretmen hemen söz alıyor ve neden böyle yazdığını söylüyor ve başka nasıl olabileceğini, “Şöyle de olmaz mı, hocam?” diyerek, önüme farklı bir seçenek sunuyor.

Sunduğu seçenek yanlış değil üstelik. Söyledikleri karşısında,

-“Evet, böyle de olabilir”, deyip, söylediklerimiz arasındaki farklılığı, örneklerle buldurmaya çalışıyorum ve ikna olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. İkna olduğuna kanaat gelince, ikinci cümleye geçiyorum ve yine okuduğum her sözcüğü ve cümleyi çiziyor, açıklama yapıyor, örnekler veriyorum. Öğretmen yine aynı şekilde, neden böyle yazdığını ve başka nasıl olabileceğini söylüyor. Yine aynı şekilde davranıyor ve aradaki farklılıkları sorularla kendisine buldurmaya çalışıyorum. Gelen cevapları yeterli bulunca, üçüncü cümleyi okumaya başlıyorum ve yine eksik/hatalı/yanlış yerlerin altını çizip, doğrularını örneklerle anlatıyorum. Öğretmen, yine aynı şekilde davranıp, farklı seçenekleri ortaya koyunca, artık üçüncü mesajı alıyorum: Yani,

-“Kendine dikkat et, ben sıradan bir öğretmen değilim”.

Bu arada, zil çalıyor ve çocuklar, sınıfı terk ettikleri gibi, sessizce içeri girip, yine sessizce yerlerine oturuyor. Günlük Planı incelemeye ara verip ayağa kalkıyorum ve öğretmenden izin isteyerek, teftişe başlıyorum. Çocuklarla, tanışma konuşmaları yaparken kafamda, müfettişin “öğreticilik” rolünü nasıl oynayacağımı kuruyorum. Öyle ya, bu öğretmen sıradan bir öğretmen değil. Teftiş de, genelde tüm öğretmenler için uyguladığımız “ürün” e yönelik değil, meslekte yeni ve kendilerini daha fazla geliştirmek isteyen öğretmenlere göre, yani “sürece yönelik” olmalı. Çok az soru sorarak, tüm öğrencileri konuşturarak, “kavrama” ve “uygulama” düzeyinde bir ders işliyorum. Zil çalıyor ve çocuklara dışarı çıkabileceklerini söyleyip, hemen öğretmen masasına geliyorum.

Günlük Planı, kaldığımız yerden incelemeye devam ediyoruz. Öğretmen, sözümü kesmeden, söylediklerim bitince yine, farklı seçenekler sunmaya veya farklı sorular sormaya devam ediyor. Ve arkasından, “Söylediklerimin mutlak doğru olmadığını, başka doğrular da olabileceğini”, gayet diplomatik bir dille söylemeye çalışıyor. Dikkatle dinliyor ve söylediklerini anlamaya çalışıyorum. Hiç kızmadan ve sabırla, farklı açıklamalarla, farklı örnekler vermeye devam ediyorum. Öğretmen, eğer verdiğim cevaplarla yetinmiyorsa, daha farklı açıklamalarla devam ediyorum konuya. Tekrar, niçin söylediğim gibi yapılması gerektiğini, farklı örnekler vererek, farklı içerikle açıklamaya çalışıyorum. Arkasından, verdiğim cevapla yetinip yetinmediğini anlamaya çalışıyorum. Bir teneffüs de böyle geçiyor ve ben yine –klasik- teftişten çok öğretmenlik yapıyorum. Yer yer öğretmen tarafından dikkatle izlendiğimi görüyorum.

Üçüncü teneffüste, birkaç dakika daha planlar üzerinde karşılıklı konuşarak, Günlük Planın bulunduğu sayfayı okuyup bitiriyorum. Yine öğretmen tarafından yapılan savunmalara ve getirilen önerilere karşılık verdikten sonra;

- “Plan inceleme işini bitirdik. Söylediklerime ‘evet’ demeni beklemiyorum. Senin söylediklerinle, benim söylediklerimi karşılaştır. Hangimizin söylediği daha kolay ve daha çok öğrenme sağlarsa, onu uygula. Çünkü ben biraz sonra başka bir sınıfa gireceğim. Şimdi bana ‘sizin söyledikleriniz’ deyip, sonra bildiğini uygulayabilirsin. Bunun için, her türlü görüşü söyleyebilirsin”, diyorum. Suskunluk oluyor bir süre. Karşılık gelmiyor.

Bunun üzerine, sözlerimi bağlayıp son noktayı koymak için, parmaklarımda kalem, sağ elimi göğüs hizasına kadar kaldırıyor ve öğretmenin gözlerinin içine bakıp gülümseyerek;

-“Soracağınız, söyleyeceğiniz başka bir şey var mı, sayın öğretmenim?” diyorum. Bunun üzerine ortam birdenbire yumuşuyor ve öğretmen sandalyenin arkasına yaslanıyor. Kısa bir duraklamadan sonra gülümseyerek,

-“Hocam, siz benim yirmi yıllık öğretmenlik hayatımda susturamadığım ikinci müfettişimsiniz. Birincisi ile Bismil’de ilk yıllarımda karşılaşmıştım”, diyor ve susuyor. Arkasından hiç konuşmuyor.

Bunun üzerine, kapağını kapatıp, kalemi cebime koyuyorum ama ne defteri kapatıyorum, ne de çantamı topluyorum. Öğretmen, yaptığı işin farkına varmış olmalı. Biraz mahcup da. Ben de hiç konuşmuyorum artık. Biz bu sahnelerle birkaç kez karşılaştık, diyorum gözlerimle ve teftişe kaldığım yerden devam ediyorum.

(Teftiş sırasında sınıfta gezerken, karşı binanın damında bir genç kızın, esen havadan korunmak için merdiven duvarının arkasına oturduğunu ve güneşlenerek yün ördüğünü görüyorum. Kazak mı örüyor, yoksa patik mi, bilmem ki. Çok hızlı çalışıyor elleri. Sen de sıcacık patikler, sıcak kazaklar ördün mü Safinaz?)

Çok rahat geçiyor bu saat. Eğitim Denetimi ve Denetimsel Liderlik dersi hocamı hatırlıyorum ve

-“Hocam bugün ‘öğreticilik’ rolümü yeterince oynayabildim mi acaba, görmeni isterdim”, diyorum.

Teftiş bitince, rahatça bir çay içiyoruz öğretmenle. Ama öğretmen benim kadar rahat değil ki. İlk saatlerde yüzünde bulunan neşeli ifadeler yerini, düşünen birine bırakmış. Gönlünü almak yine bana düşüyor.

-“Sayın öğretmenim, sen başarılı bir öğretmensin. Ama, daha da başarılı olabilirsin. ‘Eğitimde amaçlara hiçbir zaman ulaşılamaz’, diye özlü bir söz vardır”, diyorum.

Okuldan ayrılırken,

-“Cemal Bey, ben İlköğretmen Okulu ve Lisesinden sonra, altı yıl daha Ankara’nın soğuk kışını çektim. Öğretmenlere yeterli düzeyde rehberlik yapamadıktan sonra, altı sene üşümek boşuna olmaz mı?” diyemiyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR REHBERLİK ÇALIŞMASI

 

İşte köy okulu dediğin böyle olmalı. İnsan arabadan inince, adımını okulun kaldırımına atmalı. Atmalı ki teftişe sakin başlamalı. Biz de öyle yapıyoruz ve yeni yapıldığı nohut renkli badanasından ve kırmızı kiremitlerinden, bir de ayağımızı attığımız kaldırımından belli olan okula giriyoruz. Kısa bir sohbetten sonra sınıfları paylaşıp müdür odasından çıkıyoruz. Müdür bey, arkadaşlara sınıfları gösterip bana, “Hocam sizin sınıf eski binada” diyor ve yeni binadan dışarı çıkıp elli metre kadar yürüyoruz. “İşte burası hocam” deyince, duraklayıp, kısa bir süre bekliyoruz. Esas okulun bu bina olduğunu, öğrenci sayısı artınca, ek binanın yapıldığını öğreniyoruz.

Bu okula ilk kez gelmeme rağmen, çatlayan kaldırımı, dökülmeye başlayan sıvaları, menteşelerinin taşıyamaz olduğu bordro renkli pencere kepenkleri ve renkleri kararmış kiremitleriyle bu okul bana çok tanıdık geliyor. Kapıdan içeri girdiğimizde, ilk karşımıza çıkan küçük salon ve salonunda kapısı bulunan küçük müdür odası da çok tanıdık geliyor. Müdür odasında üç-dört sandalye, eski bir masa ve dolup duruyor. Müdür bey, “Eski evraklarımız burada. Burayı arşiv ve buradaki öğretmenler için öğretmenler odası olarak kullanıyoruz” diyor. Oradan çıkıp, soldaki ilk sınıfa giriyoruz. Taban tahta döşemeli. Yürürken ses çıkarıyor. (Öğretmen masasına yürüyene kadar epey ses çıkardı.)

Masaya geçip sandalyeye oturunca hemen, karşı duvardaki “1 YIL 365 GÜN 6 SAAT” yazısının bulunduğu levha dikkatimi çekiyor. Bu yazı tipi de, yazının bulunduğu karton levha da çok tanıdık geliyor. Oradan sol duvardaki levha ve yazılara kayıyor gözüm. Levhalar sapsarı. Levhalardaki resimler de çok tanıdık. Ben bu resimleri bir yerde görmüştüm de, nerede görmüştüm acaba, diyorum kendi kendime. Ziyaret ettiğim okulların birinde görmüştüm herhalde, demiyorum. Çünkü bu resimler, bu levhalar çok eski. Şimdiki levhalarda böyle resimler yok. Bu düşünceler içinde, planları incelerken yer yer öğrencilere ve öğretmene bakıyorum. Tam bu sırada, tavanda raptiyelerle tutturulmuş bir yön levhası dikkatimi çekiyor. Raptiyeler paslanmış. Levhada ana yönler koyu renkle boyanmış, ara yönler ise açık bırakılmış. Bu levha da çok tanıdık geliyor. Tavandaki yağmur damlalarının bıraktığı su lekeleri de çok tanıdık geliyor

Üzerimde hiçbir tedirginlik yok. Sımsıcak duygular içindeyim.Çünkü her şey tanıdık bu okulda. Teneffüste, yeni binada çay içerken de sımsıcak duygular içindeyim. Ama bu sıcaklığın nedeninin hala bilebilmiş değilim. Teneffüs bitiyor ve eski binaya girip teftişe başlıyorum. Sınıfta yürürken, gıcır gıcır tahta seslerini duyunca, galiba “Buldum, işte bu benim yirmibeş yıl önceki okulum !” diyorum ve kısa bir süre masaya geçip sandalyeye oturuyorum. İçimdeki sıcaklık daha da artıyor. Sanki bir nostalji esrikliği yaşıyorum. Bir süre sonra kalkıp tekrar teftişe devam ediyorum.

Cetvelle “yıl levhası”nı göstererek soruyorum sorularımı. Sonra sol tarafa dönüp “mevsim levhaları”nı gösteriyorum ve sorular soruyorum. Soru mu soruyorum, ders mi anlatıyorum, bilmem ki. Soru soruyorum, demek yanlış olur. Aslında ders anlatıyorum. Tıpkı, ilk üç sınıfta beni okutan ilkokul öğretmenlerim gibi. Üstelik, yıl, mevsim ve yön levhalarıyla, gıcırdayan tabanıyla aynı, kendi sınıfım gibi bir sınıfta; sıvaları dökülmeye başlamış, pencerelerinin kepenkleri sarkan, kendi okulum gibi bir okulda. Teftiş sırasında sol ön, sağ ön sıraların yanında biraz fazlaca duruyorum. Çünkü ben hep oralarda oturmuştum ilk okulumda. Teftiş sırasında, ne anlatıp ne soruduğumu pek hatırlamıyorum doğrusu. Zamanın nasıl geçtiğini de hatırlamıyorum.

Teftiş ve ders bitiyor. Öğretmen arkadaşa, defterlerini yanına almasını ve müdür odasına birlikte gideceğimizi söylüyorum. Müdür odası da tıpkı bizim okuldaki gibi düzenlenmiş. Dolap aynı yerde duruyor. Boyası da aynı. Makam masası yerine, öğrenci masa ve sırası kullanılmış. Tıpkı bizim okuldaki gibi. Sıraya oturup, öğretmenin plan defterini açıp daha, ilk satırı okuyup ilk cümlemi söyledikten sonra, öğretmen anında karşılık veriyor ve savunmaya başlıyor. Üstelik söyledikleri doğru da değil. O ana kadar yaşadığım nostalji esrikliği ve sıcak duygular yerini, birdenbire buz gibi bir havaya bırakıyor. Olsun, diyorum ve öğretmenin söylediklerine karşılık verip, ikinci cümleyi okuyorum ve nasıl olması gerektiğini hem söylüyor hem de nasıl yapılacağını gösteriyorum. Öğretmen yine aynı şekilde tepki gösteriyor ve hemen savunmaya başlıyor. Duygularımı bastırıyor ve içimden, “Bugün en mutlu günlerimden birindeyim, kimse moralimi bozamaz” diyerek, hem öğretmenin söylediklerine karşılık veriyor, hem de nasıl yapılması gerektiğini genişçe anlatıyorum. Sinirli halimi, sesime yansıtmamaya çalışıyorum. Bu arada öğretmene, elimle yer gösteriyor ve ikinci kez oturmasını söylüyorum.

Öğretmen uzun boylu ve hafif göbekli. Lacivert takım elbiseli. Ceketinin altında da lacivert bir kazak var. Kravatı kırmızı. İnce bağlanmış. Saçları arkaya taranmış. Fazlaca esmer. Otuzunu geçmiş olmalı. Ben neşe ve şevkle bir şeyler anlatmaya çalışırken o, sanki beni tepeden izliyor. Doğrusu öğretmenin bu hali de hoşuma gitmiyor ama, herhalde saygı gereği oturmuyor, diyorum kendi kendime. Öğretmen, üçüncü, dördüncü cümleme de anında karşı çıkıyor ve kendine göre bir şeyler söylüyor. Söylediklerim inandırıcı olsun diye, bu kez kendi kaynaklarımdan ve programdan örnekler göstererek, sesimi yükseltmeden açıklamalar yapıyorum. Beşinci cümleme de öğretmen aynı şekilde tepki gösterip karşılık verince, bu kez dayanamıyorum ve karşımda ayakta duran öğretmene; yine sesimi yükseltmeden,

-“Meslekte kaçıncı yılınız?” diyorum. Öğretmen, hazır ola geçer gibi bir durum alıyor ve arkasından,

-“Onuncu yılım, hocam!” diyor, rahatça. Yani öğretmen, “Ben bu anlatılanları biliyorum, stajiyer öğretmen değilim” mesajını veriyor o anda. Ben de mutlu oluyorum bu mesaj karşısında. Çünkü ben de böyle bir karşılık bekliyorum. Beklediğim bu karşılığı alınca, yine sesimi yükseltmeden, tane tane ve kararlı bir şekilde, ikinci sorumu soruyorum:

 

-“Geçen bu on yılda, plan defterini önüne alarak, yazdığın her kelimeyi okuyup, sana ne yapacağını göstererek anlatan bir müfettişin oldu mu?” diyorum. Öğretmen kısa bir duraklama geçiriyor. (Çünkü, on yıllık öğretmenim demek, en az on tane müfettişle karşılaşmak demekti. Eh, bu kadar müfettişi hatırlamak için de bir süre gerek.) Arkasından,

-“Olmadı, hocam” diyor kısık bir sesle. Bu kez elimdeki kalemi sıkıca tutup, öğretmenin gözlerinin içine bakarak ve sertçe,

-“Geçen bu on yılda bir tane olmuş. Bundan sonra geçecek on yılda, ya bir tane olur, ya olmaz. Senin söylediklerine cevap verecek kadar zamanım yok benim. Ayrıca ne ben, Eğitim Yüksek Okulunda öğretmenim, ne de sen öğrencisin. Onun için, söylediklerimi iyi dinle ve uygula! Şimdi de yerine otur” diyorum. Bakışlarımız donuyor birkaç saniye.

(Sen olsaydın, nasıl davranırdın Safinaz?)

Bunun üzerine öğretmen, yavaşça sıraya oturuyor ve başını eğiyor. Tekrar anlatmaya başlıyorum. Artık öğretmen hiç karşılık vermiyor. Hatta soru bile sormuyor. Başka bir deyimle o, artık hiç konuşmuyor.

Okula girerken, teftiş yaparken yaşadığım duygular içinde olmasam da, görevini yapmanın verdiği huzurla ayrılıyorum okuldan ve “Öğretmenlerin istediği nasıl bir rehberlik acaba?” diye düşünürken, Milli Eğitim Müdürlüğü de yapmış bir arkadaşımın sözlerini hatırlıyorum: “Öğretmenler rehberlik değil, müfettişle arkadaşlık etmek istiyorlar. Başka bir deyimle, müfettişle arkadaş olmak” diyor.

Galiba, doğru söylüyor arkadaşım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SELVİ ÖĞRETMEN

Masanın üzerinde, bastırarak sigara söndürmekten kapkara olmuş bir kül tablası, bir de İlk öğretmen Okullarında İş Dersinde yaptırılan, piramide benzer, gürgenden yapılmış bir kalemlik vardı. Kalemlik, her tarafına dört kalem konulabilecek büyüklükte olup, üzerinde yatay vaziyette bir kurşun kalem duruyordu. Bunların dışında, üç tane de sandalye vardı odada. Burası bir köy ilkokulunun müdür odasıydı ve içerideki tüm malzeme, bir çelik masa, üç sandalye, bir kül tablası, bir kalemlik ve bir kurşun kalemden ibaretti.

Bu okula ikinci gelişimdi. Teftiş edeceğimiz sınıfları paylaşmaya başlayınca, ince, uzun boylu, esmer benizli Selvi Öğretmen yanıma gelerek, "Buyrun hocam, benim sınıfa gidelim", dedi. Bir öğretmenden böyle bir davet alınca, şaşırdım doğrusu. (Nasıl şaşırmazdım? Öğretmenlerin en az bir Günlük Planını çizen ve onların deyimiyle kıyasıya eleştiren ben, nasıl olur da bir sınıfa davet edilirdim?) Kısa bir süre durakladım ve bu arada kendimi toparladım. "Geçen sene sizi teftiş ettim. Bu nedenle, başka bir öğretmenin sınıfına girmek istiyorum", dedim seslice. Diğer müfettiş arkadaşlar benden kıdemli oldukları için, öğretmenleri onların paylaştırmalarını ve bana Selvi Öğretmen’i vermemelerini istiyordum. (Prensip olarak, bir öğretmeni iki sene üst üste teftiş etmemeye özen gösteriyordum. Çünkü, hemen her teftişte, her öğretmenden aynı şeyleri istiyordum. Onlar da yapmıyor, eski bildiklerini okumaya devam ediyorlardı. Bense, amaçların gerçekleşme derecesinin tespitinden çok, "değişmelerini", başka bir deyimle "gelişmelerini" istiyordum. Bu nedenle, teftişin "süreç" boyutuna önem veriyordum. İkinci kez, sınıflarına girdiğim öğretmenlere, "Geçen sene nasıl plan yapacağınızı gösterdim. Neden yapmadınız?" deyince, gayet rahat bir şekilde, "Hocam her sene gelen müfettişler değişir. Bu sene grubunuz değişecek diye, planlarımızı eskisi gibi yaptık. Oysa siz bu sene de geldiniz. Bu sene de sizin geleceğinizi nereden bilelim?" diyorlardı. Ben de -bu nedenle- kızmaya devam ediyordum. İşte öğretmenlere kızmamak için, bir öğretmeni bir defa teftiş etmek istiyordum.) Söylediklerimi müfettiş arkadaşlar duydular fakat daha bir şey diyemeden, Selvi Öğretmen onların yanına gitti ve sessizce bir şeyler söyledi. Ben kapının yanındaydım, onlar iç taraftaydı. Bu nedenle ne söylediğini duyamadım. Beş, on saniye sonra, iki müfettiş, iki öğretmenle birlikte müdür odasından çıkıp sınıflara gitti. Müdür odasında ikimiz kalmıştık. Selvi Öğretmen, diğer müfettişlerle gitsin, diye ayak sürüdüm, önceleri. Olmadı. Sizi geçen sene teftiş ettim, dedim. Yine, olmadı. Sınıfına gitsin, diye beklemeye başladım. O da beklemeye başladı. Yarım dakika -kadar- sonra, içeride, durduğu masanın yanından birdenbire yanıma gelerek, aniden sağ bileğimi tuttu ve çatık kaşlı, sert bir ifadeyle, "Olmaz hocam, geçen yıl dediklerinizin tümünü yaptım. Sınıfıma gelip, yaptıklarımı göreceksiniz!" dedi. Şaşırmıştım. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Bilmeme de gerek kalmadan O, bileğimi bırakmadan müdür odasının kapısından dışarı çıkardı ve dersliğin önünden geçirerek, sol elimde çantayla -elinden tutulmuş çocuklar gibi- sınıfının kapısına kadar götürdü. (Umarım, kimse beni bu halde görmemiştir.) Kapının önünde durdu ve bileğimi bırakarak, "Buyrun hocam" dedi. Geri dönemezdim. İçeri girmekten başka seçeneğim kalmamıştı. Ben de öyle yaptım. Çocukları selamladım ve masaya geçtim. Sandalyeye oturdum. Selvi Hanım, dersi sunucu konuşmalar yaptı. Defterlerini açtı. Derse devam etmesini söyledim. Planlarını inceledim. Gerçekten geçen seneki dediklerimi yapmıştı. Biraz da dersi dinledim. Derken teneffüs oldu ve çocukları dışarı çıkardık. Planlar üzerinde konuştuk yine. İşte böyle plan yapmaya devam edeceksiniz, dedim. Eleştirmedim, takdir ettim. Bunların dışında, başka nelerin, nasıl yapılacağını planlar üzerinde anlattım yine.

Bir müfettişi, kolundan tutarak sınıfa kadar getirmenin nedenini az düşünmedim doğrusu. Fakat, yeterli bir gerekçe de bulamadım. Bu olayın, benden kaynaklanabilecek nedenlerini araştırmaya başladım. Bu nedenle, geçen seneki teftiş sırasında geçen olayları hatırlamaya çalıştım: O günlerde, mesleğe yeni başlamıştım. Selvi Hanımın okulu, ilk teftiş yaptığım okullardan biriydi. Mesleki heyecanım fazlaydı herhalde. Sınıfları grup başkanım dağıttı sanırım. Beni de Selvi Hanımın sınıfına verdiler. Sınıf, ilk bakışta göz dolduruyordu. Tüm duvarlar, öğrencilerin yaptığı çalışmalarla donatılmıştı.

Bunlar, bir öğretmen için artı puan demekti. Öğretmen masasına geçtikten sonra, Selvi Hanımın dersine devam etmesini söylemiştim. O derse devam ederken, ben de planları inceledim. Teneffüs olunca çocuklar dışarı çıktılar. Biz de planlar üzerinde konuşmaya başladık. O günkü Günlük Planı kelime kelime okumuş, kırmızı kalemle satırları çizmiş ve "Böyle olmayacak, böyle olmaz!" demiştim. Selvi Hanım, "Peki nasıl olacak?" deyince, nasıl olacağını anlatmış ve bizzat göstermiştim. Ayrıca, ilgili kaynaklardan bahsetmiş ve orada örnek planlar var; onlara göre yapacaksınız, demiştim. Bunların dışında, her dersin sonunda mutlaka, beş on dakikalık bir "değerlendirme" yapacaksınız. Bu değerlendirme, sizin amaçlara ne derece ulaştığınızı gösterecek, demiştim. Değerlendirme sonuçlarının sizi yanıltmaması için de mutlaka yazılı yapmalısınız, diye eklemiştim. Günlük Plan incelemesi bitince, defterin sayfasında kırmızı çizgisiz yer kalmamıştı adeta. Planları bitirdikten sonra, duvarlardaki resim, yazı ve levhaları incelemiştik birlikte. Benzer eleştirileri bunlara da yöneltmiştim.

Eleştirilerim karşısında, Selvi Öğretmen’in çok kızdığı, yüz hatlarından belli oluyordu. Fakat, eleştirilerim karşısında hiç savunmaya geçmemiş, sadece, "Nasıl olacak hocam?" demişti. Teftiş yaparken, işe klasik sorularla başlamış, cevap aldıkça düzeyi yükseltmiş, böylece çocukların seviyesini anlamaya çalışmıştım. Teftişte düzeyi gittikçe yükseltmek, bir öğretmene yeterince ızdırap verir. Bu nedenle, üçüncü bir ızdırap daha yaşıyordu Selvi Hanım. Biliyorsunuz birinci ızdırabı planları, ikinci ızdırabı ise, duvara asılan resim, yazı ve levhaları incelerken yaşamıştı. Teftiş bitince, çocukların "Güle güle öğretmenim", sesleri arasında okuldan ayrıldığımda, Selvi Hanım’ın çocuklara nasıl davrandığını düşündüm bir an. Doğrusu o çocukların yerinde olmak istemezdim.

Öğretmenlerin korkulu rüyası, yıl sonunda "hizmetiçi eğitim kurslarına" gönderilmekti. Yeni mezun (stajyer) olan, "yetersiz" ve "orta" rapor alan öğretmenlerin tümü, ilçelerdeki Yatılı Bölge İlköğretim Okullarında açılan hizmetiçi eğitim kurslarına gönderiliyordu. Öğretmenlere, en çok acıyı, kurslara gönderilmek değil de, tatilin iki haftasının kursta geçmesi veriyordu. Ayrıca, kurslara zorunlu gönderilmek, diğer öğretmenler ve çevre arasında alay konusu oluyordu. Bu nedenle öğretmenler, "orta" ya da "yetersiz" rapor almayı cezalandırma olarak algılıyordu.

Öğretim yılı sonuna doğru, Selvi Hanım’la karşılaştık Millî Eğitimde. "Hocam, kursa gitmek değil de, yazın buralarda kalmak istemiyoruz", dedi, çekinerek. Yani kolay değildi "Hocam bana ‘orta’ rapor verme" demek. Teftiş raporlarının ellerine ulaşıp ulaşmadığını sordum. Ulaşmadı, dediler. O yıl, dairedeki işlerin çok sıkışık olması nedeniyle, raporların gönderilmesi gecikmiş. Teftişte, kaç puan verildiğini bilmediği için böyle bir yola başvuruyordu Selvi Hanım. Yoksa, teftişten yüksek puan istemiyordu. Kursa gönderilen öğretmenleri bizim belirlemediğimizi söyledim. Teftişte aldığı puanı ise, söylememekte ısrarlıydım. Selvi Hanımın ısrarlı çabaları karşısında gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Çünkü, seksenin üzerinde bir puan takdiri yapmış, eleştirilerim oranında puan kırmamıştım. Dolayısıyla, Selvi Hanımın, ince diplomasi uygulamasına gerek yoktu. Sana yüksek puan verdim, seni kursa göndermezler, diyemezdim. Ya gönderirlerse? Ayrıca ben, herkesin kursa gitmesini istiyordum, o zamanlar.

Başarılı öğretmenleri aylıkla (maaşla) ödüllendirmenin, amaçlara ne derece hizmet ettiğini bilemiyorum ama, ödüllendirilen öğretmenleri güdülediği, çalışmaya yönelttiği kesindi. Hani bu arada, yer yer, objektif davranılmadığı, amaç dışı kullanıldığı, suistimal edildiği de olmuyor değildi. Aylıkla ödüllendirmede, ölçütler öylesine düşmüştü ki, bırakın olağanüstü çabayı, dersiçi çalışmaları yeterli görmeye başlamıştık. Meslekte üçüncü yılımdı. Hem bölgemiz, hem grubumuz değişmişti. Başka ilçelere bakıyorduk artık. Yine bir gün Millî Eğitimde, ilçelere gitmek için beklerken, Selvi Hanım’la karşılaştık. Belki çay da içtik. Hatırlamıyorum. Ayaküstü konuştuk. O, konuşmak istiyordu, bense gitmek. Çünkü zamanım yoktu. İlçeye gidecektim. Belki oradan da köye. Büyük bir sıkılganlık içinde, "Özür dilerim, hocam", dedi. Bana karşı olumsuz bir davranışta bulunmadınız ki özür dileyesiniz, dedim. "Hayır bulundum hocam. Hakkınızda çok kötü şeyler söyledim, kendini beğenmiş, dedim. Hatta küfrettim", dedi. Olsun, bunları her öğretmen söyler, dedim. "Ama ben, çok daha kötü şeyler söyledim", dedi. O zaman, "Biliyorum", dedim. "Nereden biliyorsunuz?", dedi. "Tahmin ettim. Çünkü eleştirdiğim her öğretmen benzer şeyleri söylüyor içinden", dedim. "Ayrıca, bunları bana birinin söylemesine gerek yok.

Çünkü ben de İlkokul Öğretmenliği yaptım ve teftiş geçirdim", dedim. "Olsun, ben yine de özür diliyorum", dedi ve ayrıldık. Onlar yollarına gitti, ben yoluma gittim.

Selvi Hanım’ın büyük ölçüde rahatladığı, fakat söylemek istediklerinin tümünü söyleyemediği anlaşılıyordu. Bundan sonrasını söylemese de olurdu. Çünkü içindeki esas sıkıntıyı atmıştı. Selvi Hanım, merkez köylerinin birinde çalışıyordu. Ulaşım sorunları yoktu. Dolayısıyla her zaman karşılaşabilirdik. Zaten karşılaşıyorduk da. Üçüncü yılımda, Selvi Hanım’ı, sınıf arkadaşlarımdan biri teftiş etmiş. Dairede otururken söyledi. Selvi Hanım sizi sordu, "Aynı okuldan, hatta aynı sınıftan mı mezunsunuz hocam, dedi", dedi. "Nereden anladınız?" dediğimde, "O da aynı şeyleri istedi, aynı sizin gibi teftiş yaptı da dedi", dedi. "Sınıf arkadaşımdır", cevabını alınca, tahmininde yanılmadığını söylemiş Selvi Hanım.

Konu Selvi Hanım olunca, Selvi Hanım hakkında konuşmaya başladık arkadaşımla. Bu yıl da planları istediğimiz şekilde yapmış. "Bölgemizdeki en yüksek puan verdiğim öğretmenlerden biri, belki de birincisi", dedi. Doksan civarında bir puan verdiğini söyledi. Ben, doksan beş civarında bir puan vermiştim. Bu puanın, beş puan kadarı teşvik içindi. Müfettiş arkadaşıma, Selvi Hanımın, benim çabalarım sonucu, bu duruma geldiğini söylemeyi de ihmal etmedim tabi. Sıra, Selvi Hanımın benden özür dilemesini gerektiren konuya gelmişti. Selvi Hanımın, geçen yıl bölgede en yüksek puan alan öğretmen olduğunu ve bu nedenle "yılın öğretmeni" seçilerek "aylıkla ödüllendirildiği"ni, söyledi. Bu sene de en başarılı öğretmen seçilebilir, dedi. Bölgede bulunan yüzlerce öğretmen içerisinden yılın öğretmeni seçilmek, aylıkla ödüllendirilmek, üstelik bu işi kılı kırk yaran iki müfettişten "çokiyi" rapor alarak başarmak, tabi ki Selvi Hanım için bir övünç meselesiydi. Bu duruma gelmesinde, herhalde emeğim olduğu için, hem haz, hem de elem duyuyordu. Duyduğu haz, duyduğu mutluluk, acısını, sıkıntısını bastırmaya yetmiyordu. İşte bu nedenle olsa gerek, bir taraftan özür diliyor, diğer taraftan ise teşekkür etmek istiyordu. Ama teşekkür etmeye zaman darlığı nedeniyle, fırsat bulamamıştı.

Kısa bir süre sonra, yine bu günlerde Millî Eğitimde karşılaştık Selvi Hanım’la. Teşekkür etti. Sıkıntısını da, mutluluğunu da, özürünü de, teşekkürünü de rahatça dile getirdi. Artık rahatlamıştı. Gülüyordu. Yüzünde en ufak bir gerilim ifadesi yoktu. Diğer yıllarda geçirdiği teftişlerden, aldığı puanlardan söz etti. Hocam, bize ne yapacağımızı göstermediler, dedi. Selvi Hanım’ın haklılık payı vardı belki ama, ya mesleki rehberlik yaptıklarımıza ne demeli? Niçin onlar bizim kolumuzdan tutup, "Hocam geçen yıl söylediklerinizin tümünü yaptım, gelin görün!" diyerek, sınıflarına götürmedi? Yok Selvi Hanım, yok. Bu işte bir başarı varsa -eğer- o da size ait. Biz sadece aracıyız.

"Hocam, kırmızı kalemle çizdiğiniz plan defterimin o sayfası var ya, onu ömrüm boyunca saklayacağım; hayatımın en değerli armağanıdır", diyerek sözlerini noktaladı Selvi Hanım. Adana’ya geldikten sonra, TRT GAP’ta o köyü ve köyde yapılan bir düğünü seyrettim. Çok heyecanlandım, çok duygulandım. O günleri yaşadım, yeniden. Sanki orada ben de vardım.

Selam sana Selvi Öğretmen! Öğrencilerin çok şanslılar...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EGELİ ÖĞRETMEN

 

Her köye gidişimiz bir törendi. Törenler nasıl birçok işlem gerektirirse, bizim köylere gidişimiz de, işte öyle birçok işlem gerektiriyordu. Bir köye ilk defa, hele, daha da önemlisi bir bölgeye -ilk defa- gidiyorsanız, yapacağınız birçok işlem var, demektir. Bu işlemler, hiç bilmediğiniz bir yerde, bir adresi bulmak için yaptığınız "sürekli soru sorma" işlemleridir. Soru sorma işlemleri, ilçe garajını sormakla başlar. Garajda arabanın kalkış saati ile, kaç saatte ilçeye varacağını sorarsınız. Varırsınız ilçeye, köye nasıl gidileceğini, sorarsınız. Köy arabalarının bulunduğu yere (garaja) gelir, kaptana, ne zaman kalkacağını, sorarsınız. Daha siz sorularınıza karşılık alamadan, karşı tarafın soruları başlar. Siz müfettiş misiniz, sorusuna rahat karşılık verirsiniz de, "Devlet size niçin araba vermiyor?", ya da "Devlet size araba vermiyor mu?" sorusuna hiç bir zaman karşılık veremezsiniz. Verseniz suçlu olursunuz; vermezseniz rahatsız olursunuz.

Köye gidecek arabaya bindiğinizde, oyunun birinci perdesi bitmiş, demektir. Epeyce rahatlamışsınızdır. Arabada köyü, okulu, öğretmeni ve de en önemlisi karşılaşacağınız sürprizleri düşünmeye başlarsınız. Hele gideceğiniz yerler, sürprizi bol olan bölgeler ise, bilinmezliğin verdiği sızı kemirir içinizi. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, ya bir de o hafta teftişe çıkmak canınız istemiyorsa? ... Müfettişlikte "Bu hafta canıma teftişe çıkmak istemiyor", gibi bir özür yoktur. Olamaz da. Çünkü müfettiş asker gibidir. Ne yorulur, ne hastalanır. Verilen görevi "kat,ti surette" yerine getirir.

İlçe merkezinden ayrılıp, bahçelerle karşılaşınca, köylere ulaşmaya başlıyoruz. Okul binaları çatılı ve kiremitli olduğu için hemen fark ediyorum. Dolmuş, okulun önünden geçiyor. Levhayı okuyorum. Bu okul da bizim bölgemizde. Fakat, ancak dönüşte uğrayabilirim. Bir süre ilerledikten sonra, köyün tamamen dışında, tek odalı bir ev görüyorum. Damında bir televizyon anteni, yanında bir koyun-davar ağılı. Bu evin ne yanında, ne yakınında, ne de çevresinde, tek bir ev var. Aşağı köyden buraya kadar, özel bir elektrik hattı çekilmiş. Çekilen hattın uzunluğu rahatça iki kilometre eder. (Dikilen direkler de hesaba katılırsa, maliyet milyarları bulur. Yazık değil mi bu paraya, diyemezsiniz. Çünkü, devlet vatandaşa her türlü hizmeti götürmek zorundadır (!) da. Böyle derler. Oysa Devlet, tek odalı bir eve yapacağı elektrik masrafıyla, çok odalı lüks bir daireyi rahatça yapabilir, o kişiye. Bu bir tercih sorunu olsa gerek.) Yol boyunca, bunun gibi daha birçok yerle karşılaşıyorum. Daha önce de -bunun gibi- karşılaştığım birçok yeri zihnimde canlandırıyorum. Evleri, köyleri toplulaştırmak için, ayrıca kaynak aramaya gerek olmadığını, eldeki kaynakları akılcı kullanmanın yeterli olduğunu söyleyebilirim.

Doğayı seyrede seyrede her tarafı bahçelik bir bölgeye yaklaşıyoruz. Dolmuş, elektrik trafosunun bulunduğu demir direğin önünde duruyor ve iniyoruz. Elektrik sayacının, sigortaların, şartelin bulunduğu panonun kapısı açık. Anahtarı yok. Bu durumu da anlayamıyorum tabi ki. Muhtar, köylülerin yol parasını ödedikten sonra, okula doğru yürüyoruz. Silah sesleri gelmeye başlıyor. Üstelik yakından. Muhtara; hayrola bu sesler ne, diyorum. Bir şey yok hocam, cevabını veriyor. Giderken, omuzu silahlı köy korucuları ile karşılaşıyoruz. Muhtar, niçin silah sıkıyorsunuz, diye sorunca korucular, silahlarımızı denedik, diyorlar. Taşları hedef alarak silahları denemişler. Ne diyelim. Köy dağın eteğinde ve ormanın kıyısında. Bölgede birçok terör olayı olmuştu ve olmaya devam ediyor. Bu hafta köylere çıkmak istemeyişim yetmiyormuş gibi, bir de silah sesleri ile karşılaşmam, isteksizliğimi kat be kat arttırıyor.

Öğretmenin evinde, muhtar ve öğretmenle birlikte oturuyoruz. Akşam gündem hayli yoğun. Yeni hükümet açıklanıyor. Siyasi konular, konuşmamız gereken konuları bastırıyor. Buna rağmen biraz da mesleki konulardan konuşmaya çalışıyorum. Öğretmen; "Hocam bize köyden, köy okullarından hiç bahsetmediler. Birleştirilmiş sınıf göstermediler. Hocalarımız da ‘ilkokul öğretmenliği’ deneyimine sahip olmadıklarından, bize yararlı olamadılar. Sadece, İlköğretim Müfettişliği yapmış bir hocamın anlattıklarını kullanabiliyorum; o da yetmiyor. Özellikle, kariyerli hocalarımın anlattıklarının hiçbir yararını göremiyorum", diyor. Ders notlarını gösteriyor. Notlar, gerçekten kuramsal bilgilerle dolu ama, işlevsel değil.

Muhtar gittikten sonra Öğretmen, biraz da özel sorunlarından bahsediyor. Ne de olsa, her insanın derdini anlatacağı bir insana ihtiyacı vardır. Terörden konuşuyoruz biraz da. Hocam alıştım artık, takmıyorum, diyor. O takmıyor ama, ben takıyorum. Yorgun olduğum halde uykum gelmiyor. Gece de öğretmenin eşi, iki defa rahatsızlanıyor. Tüm bunlar üst üste gelince, benim hiç huzurum kalmıyor. Fakat, soğukkanlılığımı korumaya çalışıyorum.

Sabah derse birlikte giriyoruz. Teftişten ziyade ders yapıyorum. Bazı derslerin nasıl işleneceğini, uygulamalı olarak gösteriyorum. Klasik bir teftiş olmadığı için, öğretmen tedirgin olmuyor. Yararlı olduğumu sanıyorum. Çünkü söylediklerimin, -sözden ileri giderek- bir süre sonra uygulamaya dönüşebildiğini görebiliyorum.

İkinci gün, komşu köye gidiyoruz, birlikte. Öğretmen,” Hocam geçen günkü kavgada birkaç kişi öldü, bu köyde kan davası var” diyor. Komşu köyün öğretmeninin bir de kan davası vardı üstelik. Yani, dert bir değil elvan elvandı. Öğretmen, hocam çocuklar her an kavgaya hazırlar, ne yapayım, diyor. Ne yapılabileceğini birlikte düşünüp, birlikte bulmaya çalışıyoruz. "Yara çok taze olduğu için, çocukları teneffüste bir araya getirme, ayrı ayrı teneffüs yaptır ve ayrı ayrı evlerine gönder. Bir grup okulu terk etmeden, diğerini okuldan çıkarma. Okul başlamadan önce de, bahçede dolaş, çocukları kontrol et" gibi pratik önlemler söylüyoruz. Sınıf ortamında da bunlara dikkat et, diyoruz. Teftişi bitirdikten sonra, yürüyerek geldiğimiz köye dönüyoruz. Akşam, görevi bitirmenin rahatlığı, bulunduğum ortamın huzursuzluğu içindeyim. Rahat görünmeye çalışıyorum. Öğretmen, terörle ilgili sorunlardan hemen hemen hiç bahsetmiyor. "Muhtar bana çok destek oluyor, ne gerekirse ben yaparım hocam, diyor", diyor. Ben yine de, hafta sonlarını ilçe ya da il merkezinde geçirmelerini tavsiye ediyorum. Cuma günleri dersten sonra şehre in, Pazar akşamı dön, diyorum. Peki hocam, zaten hafta sonları köy, çok sıkıcı oluyor, diyor.

Köyden ayrıldıktan sonra, uzunca bir süre Egeli Öğretmenle karşılaşamıyorum. Bir hafta sonu Urfakapı’nın yanındaki çay bahçesinde otururken, Egeli Öğretmen yanımıza geliyor ve oturmak için izin istiyor. Çay içerken geçmişten konuşuyoruz. Hocam sizden sonra hiç rahat değilim, sık sık tehdit mektupları alıyorum, tayinimi başka bir köye yaptırabilir misiniz, diyor. Yaptırırım, diye söz veremiyorum ama, "Elimden geleni yaparım, yarın sabah dairenin önünde beni bekle, işini halletmeye çalışırım", diyorum. İki saate yakın oturup, çay içerek, sohbet ediyoruz. Ne konuşursak konuşalım, bir süre sonra konu, "Hocam, tayinimi yaptır!"a geliyor. Bu konu en az beş kez tekrarlanıyor. Artık kızmaya başlıyorum. "Peki yaptıracağım, dedim ya!" dedikten kısa bir süre sonra ayrılıyorum oradan. Öğretmenevine doğru yürürken, öğretmene kızdığıma pişman oluyorum hemen. (Bir öğretmen tayin için bu kadar ısrar ediyorsa, mutlaka sıkıntısı çok fazladır, diyorum kendi kendime. O da beni kızdırmasaydı, gibi bir düşünce geçmiyor içimden. Onu anlayamadığım için pişman oluyorum. İlkokul Öğretmenleriyle aynı geçmişe sahip, onları yakından tanıyan, onlarla iletişim kuran sadece biz İlköğretim Müfettişleriyiz. İl, İlçe Millî Eğitim Müdürleri, Millî Eğitim Müdür Yardımcıları, Şube Müdürleri, onlarla yeterince ilgilenmiyorlar. Dolayısıyla, onlar da bize geliyorlar. Bizim de kızmaya hakkımız olabilir mi?)

Ayrılalı en fazla beş dakika oluyor. Arkamdan, "Hocam, hocam!" diye bir ses geliyor. Dönüp bakıyorum, O. Koşarak geliyor. Durup bekliyorum. Benzi atmış bir şekilde yanıma ulaşıyor ve çok sık soluyor. Hayrola, diyorum. Zorlayarak ve duraklayarak kelime kelime, "Hocam, lojmanı, basmışlar" diyor. Ne, diyorum. Hocam lojmanı basmışlar, ateşe vermişler, beni sormuşlar, diyor. Biraz duraklıyoruz, ikimiz de. Şimdi beraberdik, ne zaman duydun, diyorum. Siz ayrıldıktan hemen sonra, köylülerden biriyle karşılaştık, o söyledi hocam, diyor. Başka da bir şey söyleyemiyor. Ben de söyleyemiyorum. Bir süre birlikte yürüyoruz ve ayrılmadan önce, yarın gel, diyorum, tekrar.

Yarın dairede bekliyorum hep. Gelmiyor Egeli Öğretmen. Arıyorum, bulamıyorum. Sene başında tekrar arıyorum. Tayinini yaptırıp, memleketine gitti, diyorlar. Rahatlıyorum.

Affet beni Egeli Öğretmen. Çaresiz birine kızmamalıydım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAKUP ÖĞRETMEN

 

Öğleden sonra saat üç civarı. Çocuklar dağılmadan okula ulaşabilseydik bari diyorum. Öyle de oluyor “netekim”. Tam pencerenin önüne vardığımızda içeriden öğretmenin sesi duyuluyor:

“Çocuklar, savaş çok kötü bir şeydir. Öyle kötü bir şeydir ki, çocukları babasız-yetim, anaları çocuksuz-evlatsız, kadınları kocasız-dul bırakır. ...” Bunları duyunca yanımdaki öğretmene, oturmasını işaret ediyorum ve oturuyoruz okulun kaldırımına.

Öylesine duygulu, öylesine içten anlatıyor ki dersini öğretmen, “Biz geldik” deyip, ne okula, girebiliyoruz, ne sınıfa. Ne de dersi bölebiliyoruz. Böylesine güzel anlatan bir öğretmenin dersi -anlatılanlar güzel olmasa da- bölünebilir mi? Bölünemez herhalde. Biz de bölemiyoruz zaten. Bırakalım, dersi bitirsin, çocuklar dağıldıktan sonra da “yönetim teftişi” yapabilirim, diyorum ve birkaç dakika sonra çocuklar okul kapısından (dış kapıdan) çıkmaya başlıyor. Biz de dinlenmiş oluyoruz bu arada.

Çantaları ellerinde çıkan öğrencilerden biri bizi görünce, hemen içeriye haber vermeye koşuyor ve “Öğretmenim, müfettişler gelmiş” diyor. Öğretmen geliyor hemen ve “Hocam hoş geldiniz”diyerek bizi içeriye alıyor. “Hocam, isterseniz çocukları çağırayım da teftişinizi yapın” diyor. Hayır, biz ders bitmeden önce okula ulaştık, fakat dersinizi bölmek istemedik. Öylesine güzel anlatıyordunuz ki, sanki anlatmıyor da, savaşı ve sonuçlarını yaşıyordunuz, dersinizi bölmeye kıyamadık, onun için dersin bitmesini bekledik” diyorum. Teşekkür ediyor Yakup Öğretmen. Bu arada, yanımdaki komşu köyün öğretmenleri, “Hocam biz ayrılabilir miyiz artık?” diyerek izin istiyorlar ve hızlıca hareket ediyorlar köylerine doğru.

Çocukları göndermesini, “ders teftişini” yarın yapacağımı söylüyorum. Bugün yönetim defterlerini, dosyaları, mevsim ve tarih şeridini, diğer basılı levhaları ve genel durumu inceliyorum. Nelerin, nasıl yapılması gerektiğini anlatıyorum. Genel durum olarak, temizliğin iyi olduğunu, yönetim defterlerinin usulüne göre tutulduğunu, ecza dolabının bulunduğunu ve içinde ilaçların olduğunu, kitap dolabının bulunduğunu ve içinde yeterli derecede kitap olduğunu, ünite köşelerinin düzenlendiğini, müdür odasının düzenli ve temiz bulunduğunu, stajyerlik dosyasının hazırlanmakta olduğunu, sürekli devam eden 37 öğrencinin bulunduğunu, yedi öğrencinin ise sürekli devamsız olduğunu, Teftiş Defterime not ediyorum. Ayrıca, her sınıfta kaç öğrenci bulunduğunu gösteren kısım ile kimlik bilgilerini içeren soruların cevaplarını da kaydediyorum defterime. Sayfanın başına da, 26 Nisan 1988 diye, not düşüyorum. Bu işler bir saati aşıyor ve “Kalanını yarın tamamlarız” deyip okuldan çıkıyoruz.

Köye doğru yürürken, “Buralara, kolay gelmedik, kar tepeleyerek geldik, Yakup Öğretmen. (Bu yollar, Opera-Kızılay arasındaki yollara hiç benzemiyor Safinaz.) Ayrıca, sabahtan beri de yoldayız. Bugün 26 Nisan olmasına rağmen, güneş görmeyen yerlerde hala kar var” diyorum. Köye yaklaşınca, yükseklerden gürül gürül akan bir suyu, biraz daha yaklaşınca, kaplarına su doldurup götüren kadınları ve suyun alt tarafında, tahtadan yapılmış küçük bir barakayı görüyoruz. “Bu suyun tadı çok güzel, çayı da çok güzel olur hocam” deyince Yakup Öğretmen, ben de, “Akşam görürüz” diyorum. Gülümsüyor Yakup Öğretmen. Biraz daha yaklaşınca, “Bu baraka da, köyün genel ayakyolu, hocam”, diyor. Bu gördüğüm ayakyolu, gezdiğim köylerde gördüğüm tahtadan yapılmış ve suyu olan ilk ayak yolu. Herhalde köyün çevre sorunu da yok.Çünkü su çok güçlü akıyor.

Okulda, biraz sonra çıkacağız diye, ateş yakmaya gerek duymamıştık ama, yürüdükçe üşüyoruz sanki. Çünkü güneş batıyor artık. “Lojman köyün içine, okul dışına yapılmış. Niçin lojman da köyün dışına yapılmamış”, soruma Yakup Öğretmen, “Köylüler, öğretmen köyün dışında korkar, oturamaz, demişler ve buraya yaptırmışlar” diyor. Lojmana girdiğimizde, ilk işimiz sobaya odun atmak oluyor. Sonra akşam için yemek hazırlıklarına başlıyor Yakup Öğretmen. Bu işi hiç de yüksünmeden, üstelik zevkle yapıyor. Diğer öğretmen arkadaş yardım ediyor. Yemekten sonra da, tatlı yerine lokum ikram ediyor bize. Bu lokum, bu dağın başında ne geziyor deyince, “Bu yaz evleneceğim hocam, kuvvetlenmem gerek” diyor. Biraz gülüyoruz. Diğer öğretmen, “Ben de nişanlıyım, benim kuvvetlenmem gerekmez mi” diyorsa da, onunla ilgilenmiyoruz pek. “Sen önce atamanı yaptır, sonra bu işleri düşün, ben gelecek sene burada yokum” diyor Yakup Öğretmen. Çay içerken derin sohbetlere başlıyoruz:

“Biliyor musunuz, benim ilk öğretmenim de Samsun Ladikliydi. Adı da Yalçın Korkut idi. Çok güzel resim çizer, taştan heykel yapar, eline geçirdiği kamışlardan kesik uçlar yapar, bunlarla da blok yazılar yazardı. Okulun koridorunu ve dersliğin duvarlarını atasözleri ile doldurmuştu. Bir de Atatürk büstü yapmıştı koridorun sonuna. Yalçın Öğretmen bizi bolca ders gezilerine götürür, hem oynamamızı, hem doğayı tanımamızı sağlardı. Gezilerde fotoğraf gibi resimler çizer, gösterdiği hünerlerle bizi kendine hayran bırakırdı. Yalçın Öğretmenin, kırmızı kiremitlerden ekmek fırını yapmak, hamur yoğurmak, fırında fırıncılar gibi ekmek pişirmek, rahat su içebilmemiz için tahtadan kalıp çakarak havuzlu bir çeşme yapmak, gibi özellikleri de vardı. Sadece bunlardan ibaret değildi Yalçın Öğretmenin özellikleri. Köylüye işlerinde yardım eder, özellikle köylerin gelişmesi konusunda bazı projeleri başlatmak isterdi. Örneğin, evlerin toprak tabanlarının betona dönüştürülmesi sırasında birçok evde, toprağı kazmış, taşları döşemiş, harcı karmış, ustalık da yapmıştı. Bizim evde ise, biraz daha farklı olarak inşaat amelesi gibi çalışmıştı. Yalçın Öğretmen bunlarla da yetinmez, dersten arta kalan zamanının çoğunda babamın yanında demir, boya-cila işleriyle uğraşır, tüfeklerin üzerine işleme yapardı. Daha da önemlisi, bu işleri yaparken dersini hiç aksatmazdı. Ladikliler benim gözümde işte böyle öğretmenlerdir. Umarım ne demek istediğimi anladın, Yakup Öğretmen” diyorum. Sohbete ara verince, Yakup Öğretmen ayağa kalkıyor ve duvarda asılı duran fotoğraf makinesini alıp kılıfından çıkararak, “Birkaç poz fotoğraf çekebilir miyiz?” hocam, diyor ve flaş patlıyor. Biraz daha sohbet ettikten sonra, bugün çok yorulduk, yarın devam ederiz, diyerek yatma hazırlıklarına başlıyoruz.

İkinci gün koşturmadan, rahatça teftiş ediyorum Yakup Öğretmen ile ev arkadaşı öğretmeni. Bu öğretmen de başarılı. Boş durmamışlar dağların başında. Ellerinden geldiğince birşeyler yapmaya gayret etmişler. Başarmışlar da. Akşam yemekten sonra, rehberlik çalışmalarına başlıyoruz ve uzunca bir süre eğitim-öğretim üzerine konuşuyoruz. Bu arada, yaklaşmakta olan bayram tatilinde Yalçın Öğretmenime elden vermesi için bir kart yazıyorum ve selamlarımı, saygılarımı iletmesini söylüyorum.

Sabah oluyor ve çantamı toplarken Yakup Öğretmene, “İki gün misafirin olduk. Bize yemek verdin, hizmet ettin. Çok teşekkür ediyoruz. Hakkını helal et, Allah’a ısmarladık” diyorum. O gülümseyerek, “Hocam, bana öyle geliyor ki siz bu akşam yine burada misafirimsiniz” diyor. “Böyle deme Yakup Öğretmen, benim daha gidecek birçok köyüm ve o köylerde teftiş edilecek birçok öğretmenim var, üstelik bu öğretmenlerin çoğu stajyer, mutlaka ziyaret edilmeleri gerek” deyince O, “Bilmem hocam bana öyle geliyor işte” diyor. Tekrar vedalaşarak düşüyoruz yola diğer öğretmen arkadaşla.

Sürekli dağlara tırmanarak bir saat sonra gideceğimiz ilk köye varıyoruz. Teftişi bitirip, hemen diğer köye geçiyoruz. Bir saat kadar yürüdükten sonra okula varıyoruz. Biraz dinlendikten sonra, başladığım teftiş, rehberlikle sonuçlanıyor. Gideceğimiz yol hakkında bilgi alıp, hava kararmadan sürekli çalışır durumda iki-üç dolmuşu olan köye varabilmek için hemen yollara düşüyoruz. Sürekli indiğimiz için yorulmuyoruz fazla. Ve en büyük engel, suyu bol bir dere çıkıyor karşımıza. Şurada bir köprü olacak, oradan geçeceğiz karşıya diyor, öğretmen arkadaş. Kısa bir arayıştan sonra köprüyü buluyoruz. Buluyoruz ama, bu köprü bildiğimiz köprülerden değil. Sekiz-on metre uzunluğunda bir merdiven karşıdan karşıya uzatılmış sadece. Köprü yüksekte, su güçlü ve derin. Ayrıca, merdiven köprünün ağaçları çok ince. Bu da yetmiyormuş gibi, hafif çişeleyen yağmur köprüyü ıslatmış. Bu köprünün basamaklarından kaymadan geçmek için cambaz olmak gerek. Birkaç dakikalık incelemeden sonra, ikimiz de bu köprüden geçemeyeceğimize karar verip, dereyi izleyerek hem köye doğru yürüyoruz, hem de derenin sığlaştığı bir yeri arıyoruz. Eğer bulabilirsek karşıya geçeriz, bulamazsak köyümüze döneriz, diyoruz. Öyle de oluyor. Tam derenin sığlaştığı bir yerde sabah ayrıldığımız köye yaklaşıyoruz. Gerek kalmıyor karşıya geçmeye. Bugün de yeteri kadar yorulduk, yağmur da atıyor, üstelik vakit de geç oldu, köyümüze dönelim, diyorum ve tekrar köyümüze dönüyoruz.

Yakup Öğretmen yine bizi karşısında görünce, “Tekrar hoş geldiniz hocam” diyor ve sadece gülümsüyor. Başka hiçbir şey söylemeden yemek hazırlığına başlıyor. Biraz dinlendikten sonra, “Bugün de burada misafir kalacağımızı nereden bildin Yakup Öğretmen” deyince, “İçime doğdu hocam” diyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAŞAR ÖĞRETMEN

 

Fazla suyu yoktu derenin. Taştan taşa sekerek, çınar dallarından tutunarak kolayca geçtik karşıya. “Gideceğimiz köy, karşı tepenin üzerinde. Dereyi takip ederek biraz yürüdükten sonra köyün yoluna çıkabiliriz. Fakat bu yol uzun. Biraz zaman alır. Diğer yol ise, şu bahçeden dikine çıkarak köye varır. Bu yol kısa, fakat biraz yokuş. Hangisinden çıkalım hocam?” diyor yanımdaki kılavuz öğretmen. (Müfettiş için zaman kavramı önemlidir. Çünkü, o hiç bilmediği köylere gitmenin, hiç tanımadığı öğretmenleri teftiş etmenin ve akşama kadar konaklayabileceği bir yer tespit edip oraya varabilmenin telaşı içindedir hep. Bu telaş, bu tedirginlik kış aylarında hava erken karardığı için daha da artar. Hele hava, bir de yağışlı olduğunda, tedirginlik üst üste katlanır. Bu nedenle, hemen hiç düşünmeden, “Doğru çıkalım, yeter ki kısa zamanda varalım” diyorum. Çıktığımız yolun eğimi, 90 derece değil ama, abartmasız 70-80 derece var. Yürürken sürekli eğiliyor, tutunacak bir dal bulunca hemen tutunuyor ve üç-beş dakikada bir dinleniyoruz. Bu yol 45 dakika kadar sürüyor ve düzlüğe çıktığımızda, köyün evleri görünüyor. Terimizin soğumaması için, oturarak dinlenme yerine, ağır ağır yürüyerek dinlenmeyi tercih ediyoruz.

Evlere yaklaştığımızda, düzlüğün orta yerinde, diğer evlerden biraz uzakta, tek başına, duvarına telefon direği gibi bir ağacın dayak vurulduğu, bir bina çekiyor dikkatimizi. Eve biraz daha yaklaşınca, duvara niçin dayak vurulduğunu anlıyoruz

Binanın uzunluğu 7-8, yüksekliği 5-6 metre kadar. Toprak damlı, taş bir bina. Dışı sıvasız. Duvar yukarıdan aşağı boydan boya çatlamış. Çatlamış, demek yanlış olur. Duvar adeta ikiye ayrılmış. Duvarın parçalarından biri, ya da ikisi kuzeye doğru eğilmesin, sonra da yıkılmasın diye yarığın orta kısmına, yarığa aykırı gelecek biçimde, bir metre uzunluğunda, 15-20 cm eninde bir tahta konulmuş. Sonra, ucu bu tahtanın orta yerine dayanmış ve çivi ile tutturulmuş 6-7 metre uzunluğunda bir direk. Direğin diğer ucu yere dayanmış ve -kaymasın diye- ucuna çivi gibi bir ağaç çakılmış. Bu ağaç çivi ile binanın temeli arasında 2-2,5 metrelik bir aralık var.

Bu gözlemimiz bittikten sonra, “Hocam, işte burası okul diyor” yanımdaki öğretmen. Kılavuz öğretmen, bina, okul ve öğretmen hakkında daha başka birşeyler de söylüyor ama, benim kafama “Hocam, işte burası okul”dan gayri hiçbir şey girmiyor. Duvarına dayak vurulan okulun yanında hiçbir şey konuşmadan ve hareket etmeden on dakika kadar duruyoruz. Yorgun yorgun bir okula, bir duvara, bir duvara vurulan dayağa bakıyorum.

Dinlenirken, “Öğretmen mutlaka bu şartlarda çalışmaktan çok rahatsızdır. Hoş geldiniz, deyip hal hatır sorduktan hemen sonra, rahatsızlığını dile getirecektir, ne demeliyim” diye düşünürken, yer yer kendimi bu öğretmenin yerine koyuyorum. Çünkü ben de benzer şartlarda çalışmıştım. Benim çalıştığım okulda duvarlar dayakla ayakta durmuyordu ama, yağan yağmurlar tepeme akıyordu. Sırf bu yüzden iki hafta ders yapamamış, hatta hiç okula –bile- girememiştim. Dinlendikten sonra, kendime hakim olmaya karar veriyorum ve başımızı eğerek iki kanatlı kapıdan okula giriyoruz.

Çocuklarda hemen bir hareket. Selamlaşma faslından sonra çantamı bir kenara bırakıyorum ve öğretmenin sırasına oturuyoruz. Başka oturacak yer yok zaten. İçeride 7-8 tane öğrenci sıra-masası var. Sıralar, çatlayan duvarın yanına dizilmiş. Tek geçeli. Diğer geçe ve arka taraf boş. Taban, toprak sıva. Sıralar devlet yapımı ve her sırada iki öğrenci oturuyor. Bugün gelmeyenlerin yerleri boş duruyor. Öğrenci masalarından biri öğretmenin masası olmuş. Öğrenci oturaklarından biri de sandalyesi olmuş öğretmenin. Öğretmen ayakta olmadığı zaman, demek ki öğrenciler gibi oluyor. Yani ana sınıfı öğretmenleri gibi. Öğrencilerin karşısındaki duvarda iki ayaklı eğik düzlem bir yazı tahtası duruyor. Kara boyalı. Orta bir yerde boyasız bir teneke soba. Kapkara ve yanmıyor. Duvarlara mevsim ve tarih şeritleri tutturulmaya çalışılmış raptiye ile. Tavan diye bir şey yok. Kavakların üzerine konan çalılar görünüyor. Batıda iki pencere var. İçeri aydınlık. Toprak tabanlı bir sınıf ne kadar temiz olursa, içeri o kadar temiz. Sobaya odun atıp, teneffüs veriyoruz çocuklara. Hemen gürül gürül yanmaya başlayan sobada terimizi kurutuyoruz yer yer.

Biraz sonra çocukları içeri alıp, teftişe başlıyorum hemen. Benim çok önem verdiğim “Günlük, Ünite ve Yıllık Planlar, tam, düzenli ve temiz. 34 fiş cümle verilmiş. Birinci sınıfta bulunan beş öğrencinin dördü okuma-yazma öğrenmiş, kalan biri de bugünlerde öğrenebilir. Ayrıca saymayı biliyorlar. Çocuklar İstiklal Marşını okuyabiliyorlar. Dört işlem becerisi kazandırılmış. Yönetim Defterleri usulüne göre tutuluyor” diye not alıyorum. 15 öğrencisi var Yaşar Öğretmenin. Teftiş günü üçü erkek, biri kız olmak üzere dört tanesi okula gelmemiş. Hiç sesi çıkmıyor Yaşar Öğretmenin. Sadece sorularıma karşılık veriyor. O kadar. Teftiş bitince, duvarın kenarında bulunan iki ayaklı ağaç merdivenden üst kata çıkıyoruz, kenarlardan tutunarak. (Bu merdiven, Hacettepe’nin merdivenlerine hiç benzemiyor Safinaz.)

Burası Yaşar Öğretmenin evi. Evde neler mi var? Çalışma masası olarak kullanılan bir öğrenci sırası ve oturağı. Üzerinde birkaç kitap, kalem ve bir çay tepsisi. Tepsinin içinde çay bardakları ve bir şekerlik. Bir tahta sedir. Üzerinde toplanmış bir yatak. Sedirin yanında teneke bir soba. Duvarda bir raf. Üzerinde kuru yiyecekler ve birkaç tabak. Sol köşede, bir metre kare kadar eğimli bir beton. Burası el-yüz, çamaşır, bulaşık yıkama ve yıkanma yeri, olsa gerek. Betonun kenarında içi su dolu sarı bir bidon. Yerde örtü yok. Yerler, samanlı çamurla sıvanmış. Odada gezerken ağaçların gıcırtısı duyuluyor. Elinizi kaldırdığınız anda basık bir tavana ulaşabiliyor, bazı eşyaların ağaçlara çakılan çivilerde asılı olduğunu, -gömlek gibi- görüyorsunuz.

Gördüklerim karşısında, “Yaşar Öğretmen, burada her sorunun varsa bile, ulaşım sorununun yok. Dersten çıkınca evine bir dakikada, evinden çıkınca okula yine bir dakikada kolayca varabilirsin” diye şaka yapmak geçiyor içimden. Fakat yapamıyorum. Çünkü Yaşar Öğretmen, sadece sorularıma cevap veriyor. Bunun dışında hiç konuşmuyor. Fırtına öncesi sessizlik yani. Acaba ne zaman patlayacak, diye bekliyorum. (Fakat ben asla patlamak istemiyorum! ...) Yaşar Öğretmenin evinde birkaç dakika dinlendikten sonra, dışarı çıkıyoruz ve başlıyor konuşmaya :

“Hocam görüyorsunuz işte durumu. Duvar çatlamış. Dayakla ayakta duruyor. Her an yıkılabilir. Hatta, güçlü bir yağmur dahi yıkabilir. İlçe Milli Eğitim Müdürüne durumu bildirdim, hiç ilgilenmedi. Kaymakam Bey köye geldiğinde, şurada durdu da, -çok ısrar etmeme rağmen- okula girmedi. Üstelik bu dam için, sahibine Vakıftan 40 bin lira kira ödedi. Siz söyleyin burada ders yapılır mı hiç? İlçe Milli Eğitim Müdürü ile Kaymakam Bey hiç ilgilenmiyor okul ile. Sadece çocukları okutacaksınız, diyorlar. Oysa bizi hiç düşünen yok”, diyor. Daha başka şeyler de söylüyor tabi. Kaymakamın söylediklerini mi tasdik etsem, yoksa İlçe Milli Eğitim Müdürünün söylediklerini mi? Yoksa doğrudan, “Sen haklısın Yaşar Öğretmen” deyip kestirip atsam mı?, diye düşünüyorum.

Yaşar Öğretmen bunları söylerken, köylülerden –velilerden- biri geliyor yanımıza. Veli, de söylenenleri dinliyor, fakat konuşmalara hiç katılmıyor. “Öğretmen, müfettişe aleyhimizde bir şey söylemesin, okulu kapattırmasın” diye olsa gerek, bizi özellikle yalnız bırakmıyor. Hatta, diğer köye kadar bize eşlik ediyor. Bu köy -beş ailenin dışında- topluca Tarsus’a göçmüş. Köyde sadece bu çocukların aileleri kalmış. Bunlar, bir babanın oğulları imiş. Okuldaki 15 öğrenci de bu babaların çocukları imiş.

Okul olarak gösterilen binanın çevresinde kısa bir çevre incelemesi yaptıktan sonra, yürüyerek diğer köye doğru yola çıkıyoruz. Yol boyunca, burada çektiği sıkıntılardan bahsediyor Yaşar Öğretmen. Yer yer cevap veriyorsam da, kızmıyorum, “yeter artık” demiyorum. (Çünkü ben de benzer sıkıntıları çekmiştim ve teftişime gelen İlköğretim Müfettişiyle tartışmıştım. Üstelik köylülerin önünde. Bu durum müfettişi çok kızdırmıştı.) Yolun sonuna doğru, köylüden ve diğer öğretmenden uzak olduğumuz bir sırada Yaşar Öğretmen yanıma yaklaşıyor ve sadece benim duyacağım bir sesle, “Hocam, kendim için değil de, çocuklarım ve ailem için sizden bir şey istiyorum. Ben bu şartlarda da çalışırım. Önemli değil. Ama, ben evliyim ve iki de küçük çocuğum var. Burada oturulabilecek ev bulamadığım için, ailemi getiremedim. Ailem, annem-babamla birlikte kalıyor. Eşim, annemle geçinemiyor. Bense, ne eşimden yana olabiliyorum, ne annemden yana. Yani, iki arada bir derede kalıyorum. Ne olursunuz bana yardımcı olun” diyor. Bu sözleri, önceki gibi hiddetle söylemiyor. Yalvararak da söylemiyor. İçten gelen bir duygu ile insani bir sorunu dile getiriyor. Peki, birşeyler yaparız, diyemiyorum. Susuyorum sadece.

Gideceğimiz köye ulaşınca, ilk iş olarak üç tane dosya ile iki karbon kağıdı çıkarıp, bir “Durum Tespit Tutanağı” hazırlıyorum ve gördüklerimi yazıyorum. Yazdıklarımı okuduktan sonra, köylü ile öğretmenlere imzalatıyorum. Başka hiçbir şey demeden, tutanağı dosyaya koyup çantaya yerleştiriyorum. Şehre döner dönmez ilk iş olarak tutanağı işleme koyuyorum ve diğer okullara teftişe gidiyorum. Aradan üç-dört hafta geçiyor ve okul incelemesi için köye müfettiş gönderildiğini öğreniyorum. İncelemeyi yapan, -şimdilerde rahmetli olan- arkadaşıma da okul ile ilgili görüşünü soruyorum. “Öğrencilerin komşu köyün okuluna gönderilerek, okulun kapatılmasının uygun olacağını yazdım”, diyor. Mutlu oluyorum tabi.

İkinci yıl, başka bir okulda karşılaşıyorum Yaşar Öğretmenle. Teftişini yapıyorum ve başarılı buluyorum. Okulundaki öğrencilerin geçen seneki durumlarını bildiğim için daha da başarılı buluyorum. Teşekkür ediyorum. Geçen seneki okulun ne oldu, deyince, “Okulu kapattılar, çocukları komşu köyün okuluna verdiler, ben de kurtuldum, hocam” diyor. Bak Yaşar Öğretmen, seni bu sene de başarılı buluyorum. İstersen tayinini şehre daha yakın bir köye yaptırmak için yardımcı olayım. Çünkü sen başarılı bir öğretmensin ve geçen sene çok çektin, böyle bir teklifi kimseye yapmam” diyorum. Teşekkür ediyor ve “Hocam ben bu köyde çok mutluyum. Eşimi ve çocuklarımı da getirdim, daha ne isterim” diyor.

Okuldan ayrılırken kendi kendime, “İnsanları mutlu etmek meğer ne kadar kolaymış. Yerini beğenmeyen öğretmenleri, Yaşar Öğretmenin eski okulu gibi okullarda bir yıl çalıştırsak mı acaba?” diyorum. Sahi nasıl olur? Sen ne dersin Yaşar Öğretmen?

DÖRT KİREMİT

 

Kasabamız uzun yıllar önce kaybettiği ilçelik hakkını, tekrar elde etmiş. Kaymakam atanıp da göreve başlayınca, diğer daireler de oluşturulmaya başlanmış. Dolaysıyla hemen bir yer sorunu başgöstermiş. Küçücük bir belediye binasında, bütün dairelerin hepsine nasıl yer verilebilir ki? Yine de birkaç daireye bir-iki oda verilmiş. Binanın üst katı Kaymakamlık Makamı olarak düzenlenmiş. Başkan Bey alt katta oturuyor.

Bir okul incelemesi ve diğer işler için gidiyorum ilçeye. Diğer işleri bitirince, kalan zamanda, biraz da Mevsimlik Tarım İşçi Çocuklarının Eğitimi üzerine konuşalım, diyerek, Kaymakam Beye çıkıyorum. Saat 15.00-16.00 sıraları. Hava kararmaya, bazı yerlerde ışıklar yanmaya başlamış. Protokol konuşmalarından sonra, konuyu açıyorum ve konuşmaya başlıyoruz. Kaymakam Bey, konu ile ilgili düşüncelerini aktardıktan sonra, “Ben de eski bir müfettişim” diyor ve konuşmaların yönü birdenbire değişiyor. “Mülkiyeyi bitirdikten sonra ... Bakanlığında birkaç yıl müfettişlik yaptım. Müfettişlerin çektiği sıkıntıları biliyorum” diyor ve bir tanesini anlatıyor. “Eşim de ilkokul öğretmeni” deyince, aramızda hemen bir yakınlık başlıyor. Odunun bol olduğu ilçede, sobadan gelen meşe çıtırtıları arasında, sıcak çayları yudumlayarak devam ediyoruz sohbetimize.

Kaymakam Bey, 35-40 yaşlarında olmasına rağmen henüz kaymakamlıkta yeni olduğunu, buranın ikinci görev yeri olduğunu, “mülakat” adı verilen adam eleme sınavlarında kendisinin de elenip, bir dönem kaybettiğini, işte bu dönemde müfettiş yardımcılığı sınavlarına girip müfettiş yardımcısı olduğunu, müfettişken hakkında cezai öneri getirdiği bir kişinin müdürlüğe terfi ettirildiğini ve bu kişi ile sonraları karşılaştığını, kendisine raporunda yazdıklarından sözettiğini, söylüyor.

 

Eğitim, denetim, soruşturma, mevsimlik tarım işçi çoklarının eğitimi, kız çocukların okula gönderilmesi, sınav, mülakat derken, mesai çoktan bitmiş, hava da tamamen kararmış. Rahatsız eden de olmayınca, zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyor insan. Kaymakam Beyle birlikte çıkıyoruz daireden.

Kar-buz üzerinde yokuş yukarı yürüyoruz kısa bir süre. Karşımıza, dış cephedeki ışıkları dikkat çekici bir şekilde yanan ve önünde çamaşır kazanlarının kaynadığı karakol binası çıkıyor. Biraz daha yaklaşınca, kocaman leğenler içinde askerlerin elle çamaşır yıkadığını, kazanlarda su ve yatak takımlarını kaynattığını, büyük sopalarla yer yer kazanlardaki çamaşırları karıştırdığını, görüyoruz. Bu manzaradan çok benim merakım, biraz sonra karşılaşacağım Öğretmenevinin durumu. Acaba yataklar ne durumda? İçeri ısınıyor mu?

Öğretmenevine değil de, sanki sigara dumanlarının karşıladığı üçüncü sınıf bir kahvehaneye giriyoruz. İçeride birkaç tane öğretmen var. Kağıt oynuyorlar. Bizim geldiğimizi görünce, kağıtları bırakıp, ayağa kalkıyor ve yer gösteriyorlar. İçeri oturulacak gibi değil. Havada uçuşan dumanlar bir yana, sigara kokuları, perdelere, duvarlara, her tarafa sinmiş. İçeriyi havalandırmak da pek mümkün görülmüyor. Çünkü dışarısı çok soğuk. Salondan çıkıp diğer bir odaya geçiyoruz. Burası yatakhane olarak kullanılıyormuş. İçeride ne bir somya, ne bir ranza var. Kauçuk yataklar üst üste konarak sanki bir divan oluşturulmuş. Bir kenarda da yine üst üste konulmuş battaniyeler duruyor. Nasıl buldunuz, diyor Kaymakam Bey. Yatılabilir, cevabını alınca, iyi akşamlar diyerek ayrılıyor aramızdan.

Öğretmenlerle sohbet ederken, İlçe Milli Eğitim Müdürü giriyor içeriye. Hal hatır sorduktan sonra, “Hocam Siz benim misafirimsiniz” diyor ve dışarı çıkıyoruz. Yarınki araba işini halletmek için, Komutana uğrayalım, karakolun emrinde bir pikap var, diyor. Karakolun önüne vardığımızda yine, elleriyle koca koca leğenlerde çamaşır yıkayan, kara kara kazanlarda çamaşır karıştıran askerleri görüyoruz. İşi ağırdan alıp, bu manzarayı biraz daha seyredebilmek için ayak sürüyorum birkaç dakika. Beyaz karların üzerindeki tek kara noktalar, belki de bu kazanlar. Bir de sönmüş kömür parçaları. Askerlerin resmi üniformaları üzerlerinde, potinleri ayaklarında, kepleri başlarında. Sadece kolları sıvanmış. Yüzlerinde ne bir yılgınlık, ne bir yorgunluk. Her biri bir kütüğe oturmuş, bir taraftan çamaşırları çitiliyor, bir taraftan ocağa odun atıyor, bir taraftan da kazanlardaki çamaşırları karıştırıyorlar. Bir eksikleri var sadece, türkü söylemiyorlar. Onu da biz söylesek olur herhalde: “Kara kara kazanlar/Kara yazı yazanlar/Cennet yüzü görmesin/Aramızı bozanlar.” Ayrıca, içimdeki askerlik korkusunu, biraz da türkü mırıldanarak yenmeye çalışıyorum.

(Safinaz, bu parçayı Seninle, Gazi Eğitim Fakültesi’nin müzik salonunda, büyük bir huşu içinde dinlemiştik hani. Hatırlarsın. Müzik Bölümünün orkestrası seslendirmişti parçayı. Bu halk türküsünün çok sesli düzenlemesini Ertuğrul Hoca yapmış. Orkestra, parçayı seslendirirken, Bayraktar Hoca, kapıdaki görevlilerden biriymiş gibi, izlemişti o anı. Salondan çıktığımızda ikimiz de büyük bir ferahlama hissetmiştik.)

Benden başka kimsenin dikkatini çekmiyor bu durum. Askerler de, gelip geçen insanlar da kanıksamışlar manzarayı. Komutanın Makamına varınca askerlerden biri, bizi içeri alıyor ve “Komutanım şimdi gelecek” diyor. Çok kısa bir süre sonra Komutan geliyor. Hal hatır sormalardan sonra, derdimizi anlatıyoruz ve “Yarın bize araba verebilir misiniz?” diyorum. Komutan Yüzbaşı, çok kolay karar veriyor ve “Yarın saat sekizde araba emrinizde” diyor. Bunun üzerine sohbeti daha fazla uzatmıyoruz ve İlçe Milli Eğitim Müdürü ile karakoldan çıkıp eve doğru yürüyoruz.

Sabah saat sekizde. Şoförümüz Enver Usta ile düşüyoruz yollara. Her türlü arazi şartlarının hüküm sürdüğü dolambaçlı, iniş çıkışlı dağ-ova yollarından gidiyoruz. Hava buzlu olunca, yollar fazla çamur olmuyor. Enver Usta, çok dikkatli bir şoför. Hızlı gitmiyor, gözünü yollardan ayırmıyor ve trafik kurallarına harfiyen uyuyor. Direksiyonda fazla konuşmuyor ve bana asla bakmıyor. Hemen her dönemece (viraja) geldiğimizde korna çalıyor, yavaşlıyor ve genişçe viraj alıyor.

 

Bir saat kadar devam ettikten sonra, dağların arasında sert bir dönemece giriyoruz ve araba daha da yavaşlıyor. Ve nerdeyse duruyor. “Hocam işte burada, geçen yıl, bu araba tarandı ve –oturduğum yeri göstererek- burada oturan öğretmen öldü, şoför yaralı olarak kurtuldu” diyor. Ellerim, ayaklarım birden boşanıyor. Nefes alışlarım hızlanıyor ve kalp çarpıntılarım artıyor. Hiç konuşmadan ve daha da yavaş gidiyoruz bir süre. Benim bu olaydan haberim yoktu. Tehlikeli bölgeyi geçtikten sonra tekrar hızlanıyoruz.

Köye varıp da, arabayı okulun önüne çektiğimizde, birden köylüler çevremizi sarıyor. Daha “Hoş geldiniz” der demez, “Çatıyı aktarma işini bize verin, bize verin, bize verin, ...” demeye başlıyorlar. Lojmanın kapısını çalıyorum, ses gelmiyor. “Öğretmeniniz nerede?” deyince, “Şehre gitti” diyorlar. Hafta sonunda öğretmeni bulamamam doğaldı. Çünkü niye iki gün köyde kalsın ki?

Bölgeden bir Milletvekili Bakan olup da köyleri gezince, herkes devletten birşeyler koparabilmek için yarışıyordu, sanki. Milli Eğitimden istenenler, daha çok yapım ve onarım gibi okul binalarıyla ilgili olduğundan, Milletvekili Bakana verilen dilekçeler, üzerinde İVEDİ yazılı olan emirlerle hemen bize ulaştırılıyordu. Biz de bu çok İVEDİ emirleri yetiştirebilmek için Cumartesi-Pazar günleri köyleri gezmeye devam ediyorduk.

Köylülere ne için geldiğimi söylememiştim henüz. Enver Usta da söylememişti. Önceden haber de göndermedik. Peki bu iş için geleceğimizi kim söylemişti? Bu sorunun cevabını bir kenara bırakarak, okul binasına doğru yürüyorum. Okul binası, iki derslikten oluşuyor. Dış kapının üzerindeki sıvada, mavi renk almış bir kısım görülüyor. Üzerinden sızan sularla bu hale geldiği anlaşılıyor. Bir iki adım geriye gelip de çatıya baktığımda, dört kiremidin birbirlerine değen köşe noktalarının kırıldığını görüyorum. Biraz daha dikkatli bakınca, kiremitlerin bulunduğu kısmın alt tarafında bir kuş yuvasının olduğunu görüyorum. Pencereye yaklaşıp bir de içeriye bakıyorum. İçeride de, su sızıntısının olduğunu ve duvarda yarım metre kareden daha az bir küf oluştuğunu görüyorum. Çevremdeki köylülere, “Bu otlar kuş yuvası mı?” deyince, “Evet hocam, burada yazın güvercinler yuva yapmıştı”, diyorlar. “Peki şimdi nerdeler?”, deyince, “Avladık, kalmadı” diyorlar.

Durum aydınlanmıştı. Köylüler okulun çatısına konan, yuvalarını buraya yapan güvercinleri avlamak için çatıya taş atmışlar ve atılan bu taşlar dört kiremidi kırmıştı. Kiremitlerin kırık yerlerinden akan kar ve yağmur suları, duvarın iç ve dış sıvasına sızmıştı.

Çok kızmama rağmen, hiçbir şey demeden, tutanağı yazıyorum ve köylülere imza ettirerek, hemen arabaya atlayıp köyden ayrılıyoruz. Arabada, “İyi ki bugün köyde değildin sevgili öğretmenim. Yoksa seni elimden ancak Allah kurtarırdı”, diyorum.

“Günümüzün öğretmenleri, kırılan dört kiremidi değiştirebilme yeteneğinden yoksun işte. Bu ne biçim ‘kişilik kazandırma’, bu ne biçim ‘öğretmen yetiştirme’! Anla anlayabilirsen. Ama, haklarını arama konusunda gayet girişkenler. Politikacıların isteklerini kolayca yerine getirebiliyorlar. İlçe Milli Eğitim, Kaymakamlık, demeden doğrudan Valiliğe dilekçe yazabiliyorlar. Bir müfettişin bu iş için aldığı araba parası ve yolluk, dört kiremit parasının birkaç katı eder. Geçen gün ve boşa harcanan emek bir yana” diye kendi kendime söyleniyorum.

Her türlü arazi şartlarının bulunduğu yollardan geçip, pusu kurup çapraz ateş etmek için son derece uygun olan o keskin dönemece gelince, “Beterin de beteri var” diyorum ve Enver Usta ile sohbete başlıyoruz. Enver Ustaya, “Siz usta bir şoförsünüz, sizi takdir ediyorum” deyince, teşekkür ediyor ve “İşimiz ekmeğimizdir, Hocam” diyor. Biraz sonra, memleketini soruyorum. “Trakya” diyor. Trakya nire, Diyarbakır nire” deyince, Buradaki barajı yapan şirket, Trakya’da iş yaparken, işe girmiştim. Şirket, Trakya’daki işi bitirip, bu işi alınca, bana, ‘Seni de Diyarbakır’a götürmek istiyoruz, bizimle gelir misin?’ dediler. ‘Evet’ deyince, eşyalarımı getirmek için kamyon paramı da verdiler. Şirket bu iyiliği sadece bana yaptı” diyor. Yani dolaylı da olsa, tevazuya pek gerek görmüyor. İşimizi bitirmenin rahatlığı içinde dönüyoruz ilçeye.

Biliyorum, “Baraj, araba ve komutan arasında nasıl bir ilişki var, anlayamadık” gibi bir soru canlanmıştır zihninizde. Cevabı, bilinen nedenlerden dolayı, baraj, araba ve şoförü komutanın denetimindeydi.

Komutana teşekkür edip ayrılmak üzereyken, Komutan Enver Ustaya “Hafta sonu iznini geçirmek için evine gidebilirsin” diyor ve arabayı da tekrar veriyor. İkimiz de mutlu bir şekilde hareket ediyoruz şehre.

(Aradan tam bir yıl geçmiş, görev yerlerimiz değişmişti. Sınıf arkadaşım olan müfettişlerden biri, dairede çalışırken yanıma geliyor ve “Biliyor musun, geçen hafta çok trajik bir an yaşadım” diyor. Hayrola, dememe gerek kalmadan, başlıyor anlatmaya. “Barajın kırmızı pikabıyla köyleri gezerken, o ıssız, dağlık bölgeye geldiğimizde, çapraz ateşe tutulan öğretmenin yerine koydum kendimi. Çünkü, o öğretmenin oturduğu yerde ben vardım” diyor ve susuyor. Ben de susuyorum bir süre. “Kalp kalbe karşıdır”, mı desem, “Yoksa aklın yolu birdir” mi desem, bilmem. Geçen sene de aynı acıyı, aynı arabada ve aynı yerde ben yaşadım, diyorum. Tekrar susuyoruz.)

Yol boyunca hep, “Kırılan dört kiremidi değiştirebilecek öğretmenler nasıl yetiştirilebilir, acaba?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Keyfiyet, Öğretmen Yetiştiren Kurum Yöneticilerine ve Eğitim Bilimcilere duyurulur.

 

 

 

 

 

 

 

 

SULU GÖZLER

 

Okul değil de, sanki bir nirengi noktası. Okulu nasıl yaptılar, demiyorum da, bu okulun malzemesini nasıl taşıdılar, diyorum. Birazını kazma kürekle yol yaparak kamyonla, birazını da at eşek sırtında taşımışlar. Öyle diyor bize kılavuzluk yapan köylüler. Okulun önüne çıkıp da karşıya bakınca, ilk göze çarpan yer, diğer ile ait nirengi noktası oluyor. Okul yeni. İkinci yılı henüz. Öğle arası olduğundan, çocuklar okulda değil, evlerindeler şimdi. Boş durmaya gerek yok. Buarada Yönetim ve Plan Defterlerini inceleyeyim. Çocuklar gelince de teftiş yapar, diğer köye geçeriz, diyorum.

Açık kapıdan lojmana girince, öğretmeni göz yaşlarını mendille siler görüyoruz. İyi şeyler gelmiyor, tabi ki aklıma. İlk aklıma gelen şey, gurbet eldeki bir insanın, yakınını kaybetmesi, oluyor. Hoş-beş etme ve hal-hatır sormadan sonra bir süre susup, “Affedersiniz öğretmenim, sizi çok üzüntülü görüyorum, hayrola sizi üzen bir şey mi oldu?” diyorum, yavaşça. Böyle birkaç durumla karşılaştığım için, soru sormakta da zorlanıyorum. “Önemli bir şey yok” hocam, diyor öğretmen. Bu cevap karşısında biraz rahatlıyorum. “İnşallah bir yakınınızı kaybetmemişsinizdir”, deyince, “Hayır, etmedim” cevabı geliyor ve ben tamamen rahatlıyorum. Gurbet elde insan, bir yakınını kaybetmenin üzüntüsünü yaşamıyorsa, gerisi kolay, diyorum. Ama öğretmen, sessiz de olsa ağlamaya ve sürekli mendille gözlerini silmeye devam ediyor. Kılavuzluk yapan öğretmenin yanımızda olmadığı bir an, o günlerde üzüntülü görünen birileri için gençler arasında söylenen “Sözlün seni terk edip, eniştenle mi nişanlandı?” sözü geliyor aklıma. İşi biraz espiriye döküp, öğretmeni güldürmek istiyorum. “Yoksa, sevgilin mi terk etti?” deyince öğretmen, “Evet hocam. Sadece sevgilim değil, sözlümdü. Üstelik de eniştemle nişanlandı. Eniştem olacak adam, beş yıllık karısı olan ablamı boşayarak nişanlandı. Sözlü olduğumu herkesin bildiği sevgilimin beni terk etmesine mi, yoksa ablamın boşanarak ortada kalmasına mı üzüleyim” diyor. Soğuk havada, soğuk bir duş alıyorum sanki. Yüksek ve güneş görmeyen yerlerdeki karın soğukluğu yetmiyormuş gibi. Oysa ben, ortalığı düzeltmek istemiştim.

Özür dilerim öğretmenim, deyip konuyu kapatıyorum ve Yönetim Defterlerini getirmesini istiyorum. Defterleri incelerken öğretmen, yanımızda yine üçüncü bir kimsenin olmadığı bir sırada, “Hocam, Günlük Planlarımda biraz eksik var. Ne olursunuz beni arkadaşın yanında kırmayın. Onun yanında bir şey söylemeyin. Kendimi kısa bir zamanda toplar, eksiklerimi tamamlarım. Ve size Diyarbakır’da getirip gösteririm. Bana bir şans verin” diyor.

Hiç düşünmeden, “Peki” diyorum ve getirilen Yönetim Defterleri ile birlikte Plan Defterlerini inceliyorum. “Planlar tamamlanacak, işlenmemiş olan Ders Defteri Günlük Planlara göre doldurulacak, gelen evraklar Gelen Evrak Kayıt Defterine kayıt edilecek ve okulun levhası yazdırılacak” diye Teftiş Defterime not alıyorum. Bir de İlkokul Programı istiyorum ve örnek planlar göstererek, “Eksiklerini bu planlara benzeterek tamamlayacaksın”, diye açıklamalarda bulunuyorum. Her zaman severek yaptığım mesleki rehberlik çalışmalarını, çok yüzeysel yapıyorum bu kez. Belgeler üzerindeki çalışmaları bitirdikten sonra, “Eksiklerini not ettim. Tamamlayarak, bana getirip göstereceksin. Yalnız, okullar tatile girdikten sonra bana geleceksin. Öğretimi aksatmayacaksın. Aksi halde, hakkında soruşturma açarım” diyorum. Buarada Yönetim Teftişi bitiyor ve sınıfa giriyoruz. Üç saat kadar da ders teftişi yapıyorum ve okuldan iki öğretmenle birlikte ayrılıyoruz. Daha doğrusu, Elazığ sınırındaki köyümüzden, Diyarbakır’a doğru yaya olarak yola çıkıyoruz. Bu işlem, her köye vardığımızda, o köyün öğretmeniyle diğer köye kadar sürecek. Yani, Kılavuz Öğretmenin yolculuğu bir köy sonra bitecek, fakat müfettişin yolculuğu ilçeye kadar devam edecek.

Okullar kapanmadan, yıl sonunda ilçelerde açılacak Hizmetiçi Eğitim Kurslarında görevlendirilecek müfettişler belirlenmiş ve Teftiş Kurulu Başkanınca ilgililere bildirilmişti. Ben, görevlendirilecek müfettişler arasında yoktum. Dolaysıyla, sene sonu evraklarını rahatça tamamlayabileceğim, diye sevinirken, Teftiş Kurulu Başkanı ilçeden döndüğümüz hafta başı toplantısında ilk sürprizi bana yapıyor. “Müdür Bey, ... müfettişin kursta görevlendirilmesini uygun görmedi. Onun görevini sana yazdık. Yazı Valilikte onayda” diyor. Neden, niçinleri bir yana bırakıp, kurs ve neler yapacağımız hakkında bilgi toplamaya başlıyorum. Ayrıca ben, böyle bir kursta ilk kez görevlendiriliyorum. Heyecanım doğaldır, herhalde. “Kurs Yatılı Bölge İlköğretim Okulunda açılacak ve iki hafta sürecek, Türkçe Dersinin Öğretimini anlatacaksınız, ilçedeki köy ve merkezde bulunan tüm öğretmenler katılacak, günde dört saat ders işlenecek, kurstan sonra sınav yapılacak ve başarılı olanlara Kurs Bitirme Belgesi verilecek” diyorlar.

Dairede yıl sonu çalışma evraklarını düzenlediğim bir gün, çekinerek kapıdan içeri girdiğini görüyorum “Bana gel”, dediğim öğretmen arkadaşın. Elinde bir çantayla. Hoş geldiniz, deyip yer gösteriyorum. Hal-hatır soruyorum. İlk dikkatimi çeken gözleri oluyor. Ne gözlerinde yaş, ne de elinde mendil var. Gözlerinde kızarıklık da yok. Sesi de ağlamaklı değil. Planları ve Yönetim Defterlerini kontrol ediyorum. Söylediklerim tam istediğim gibi olmasa da, yapılmış. Eksikler tamamlanmış. Tamam, deyip teşekkür ediyorum ve defterleri imzalıyorum. “Nasıl, kendini toparlayabildin mi?” diyorum. “Evet, hocam” diyor. Her ne kadar gözlerinde yaş, elinde mendil yoksa da, yüzündeki durgunluk devam ediyor. Defterleri toparlayarak, çantaya yerleştiriyor ve vedalaşarak yanımızdan ayrılıyor.

Türkçe Dersi Öğretimi, Program Geliştirme ve Milli Eğitimin hazırladığı Türkçe Öğretimi Öğretmen Kılavuzu vb. birkaç kaynakla, bir hafta sonra Pazar günü, öğretmenlere kurs vermek üzere düşüyoruz yollara. İlçenin sevdiğimiz ilk yönü, serinliği oluyor. Çantalarımızla birlikte, misafir odasına yerleştiriliyoruz hemen. Akşam yemeğini, okul müdürüyle birlikte yiyoruz. Sabah ve öğle yemeklerini de okuldan yiyebileceksiniz, diyor, Müdür Bey. Bu haber çok hoşumuza gidiyor. Yataktan sonra, yiyecek sorunu da çözüldü, gerisi kolay, diyoruz.

 

Sabah, törenle başlıyoruz öğretime. Kursiyer öğretmenlerden dört sınıf oluşturulmuş. Her sınıfta 50 kişi olmak üzere, kursta toplam 200 kişi var. Ben de, ders defterim, öğrenci listem ve kaynaklarımla beraber bana gösterilen sınıfa giriyorum. Öğretmenleri selamlayıp kitapları masanın üzerine bırakıyorum. Kendimi tanıtırken, o öğretmenin sağ tarafın arka sırasında, duvarın yanında oturduğunu görüyorum. Göz göze geliyoruz bir an. Yüzündeki durgunluk devam ediyor hala. Selamlaşma faslından sonra yoklama ve tanışmayı birlikte yapıyorum. Arkasından derse geçiyoruz.

Biraz ders yapıyoruz, biraz müfettişlikten konuşuyoruz. Bilgi aktarmaya dayalı, ders işlemenin pek etkili olmadığını görünce, yöntem değiştiriyorum hemen. Önce, Günlük Planların nasıl yapılması gerektiğini işliyoruz. Arkasından, Türkçe Dersinin Günlük Planlarının nasıl yapılması gerektiğine geçiyoruz. Türkçe Dersini kendi içindeki bölümlere ayırıp, örnek çalışmalar yapmalarını istiyorum. Bundan sonraki çalışmalarımız, birinci bölümde “kuramsal bilgi”, ikinci bölümde “dersin planlaması” şeklinde yürüyecek, ona göre hazırlıklı gelin, diyorum. Kuram ile uygulamayı birleştirdiğimiz için, anlatılanlar kolaylıkla anlaşılıyor “Bunlar bizim ne işimize yarayacak?” cinsinden eleştiriler gelmiyor. Hatta iltifat edici, güzel sözler duyuyorum: “Biz bunları bilmiyorduk. Bundan sonra planlarımızı buna göre yapacağız. Böyle plan yapan bir öğretmenin başarısız olması mümkün değil. Bundan sonra daha da başarılı bir öğretmen olacağım. Kursun zaman geçirmekten öte bir işe yarayacağını sanmıyordum; ama hiç de öyle olmadı. ...”, gibi.

(Biliyorum Safinaz, Sen bunları daha güzel anlatır, daha övücü sözler duyardın. Çünkü, Sen bu alanda “kariyer” sahibiydin.)

Ders işleme yöntemimiz kabul görünce, ödev bile veriyorum kursiyer öğretmenlerime. Hazırlayıp getiriyorlar hemen. Doğrusu bu kadar ilgiyi beklemiyorum. Dersler de dolu dolu geçiyor. Sadece bir derste, ufacık yersiz bir tartışma oluyorsa da, dönemin özelliğindendir, diyoruz. Derslerde yer yer göz göze geliyorum öğretmen arkadaşla. Derste hiç konuşmuyor, soru sormuyor, tartışmalara da katılmıyor. Durgun, ama ilgili hali hep devam ediyor. Teneffüslerde, sadece müfettiş arkadaşlarla sohbet edip, çay içiyoruz. Yargılarımız, genelde aynı. Yaptığımız işten doyuma ulaşıyoruz.

Dersler bittikten sonra, yemekhanede yemeklerimizi yiyerek hemen dağılıyoruz ilçeye. Bir gün Öğretmenevinde oturuyor, oyun oynuyor; bir gün daire müdürlerini ziyaret ediyoruz. Bu ziyaretler sırasında, yedi yıl birlikte okuduğum sınıf arkadaşımı, ondört yıl sonra, öğretmenevinde görünce tanıyamıyor, Adliyede görüp tanıdığımda ise, neden tanıyamadığımın hesabını, Savcı Beye vermek zorunda kalıyorum. Bir gün balığa –ki ateş yakıp közde pişirdiğimiz balıkların tadı hala damağımdadır-; bir gün piknik yapmaya gidiyoruz. Bir gün de, ilçenin çarşısını geziyor, semercileri, köşkerleri, kilim dokuyanları, kalaycıları ziyaret ediyor, birlikte çay içiyoruz. Müşterileri olmayan bizlerle çok sıcak sohbet ediyor ustalar. Akşama doğru okula geliyor, yemeğe kadar dinleniyoruz. Akşam yemeğinden sonra, arkadaşların çaldığı sazı, söylediği türküleri dinliyoruz. Özellikle, Veli Beyin çalıp söylediği; “Aşağıdan gelir eli develi/Devesin boynu da altın laleli/Kız gelin olalı burnun havalı/Ben seni kız iken seven oğlanım” türküsünü kendimizden geçercesine dinliyoruz. Veli Beyse, trans haline geçiyor ve adeta Sevgilisi ile konuşuyor. Hala Ona olan bağlılığını bildiriyor. Diğer Barak Havalarını da, kendimizden geçercesine dinliyoruz. Biraz da mesleki konularda sohbet ediyoruz öğretmenlerle. Mesleki birikimlerimizi paylaşıyoruz. Öğretmenlerle olan iletişimimizi geliştiriyoruz. Her gün, saat 23.00’e kadar böyle devam ediyoruz. Günlerimiz gibi, akşamlarımız da dolu dolu geçiyor.

Ders ve dinlenmenin birlikte yürütüldüğü bu koşturmaca içinde, kursun son günlerine yaklaşıyoruz. Bölümleri paylaşıp, 50 tane “çoktan seçmeli” test sorusu hazırlıyoruz. Soruları birlikte kontrol ediyor, gerekli düzeltmeleri yapıyoruz. Özellikle ‘kapsam geçerliği’ne dikkat ediyoruz. Soruları, son incelemeden geçirdikten sonra, daktilo edilip çoğaltılması için, müdür beye veriyoruz. Bir gün öğleden sonra, akşama kadar bu işlerle uğraşıyoruz. Herkesin yapabileceği soruları sormamaya ve kursta anlatılanları sormaya, özellikle dikkat ediyoruz.

Sınav günü, yapabildiğimiz kadar ciddi bir sınav yapıyoruz ve hemen kağıtları okumaya başlıyoruz. Puanlar düşük sayılmaz. Genelde iyi bir yerdeler. Öğretmen arkadaşın kağıdı bana denk geliyor. Merakla okuyorum. Yüksek bir puan alıyor. İki veya üç yanlışı var. Diğer kağıtlardaki puanı bilmediğim için, fazla bir şey diyemiyorum. Ama, sonucu merak da etmiyor, değilim. Kağıt okuma işi bittikten sonra, puanları not çizelgesine geçiriyoruz. Bir de ne göreyim. Öğretmen arkadaş, 200 öğretmen arasından, en yüksek puanı almamış mı? Sadece bu kadarla da yetinmemiş. Kendisini izleyen kişilerle arayı birkaç puan açmış. En başarılı kursiyer öğretmeni arkadaşlara tanıtıyorum. Teftişini ben yapmıştım, diyorum. Onların, öğretmenimizin başından geçen olaydan haberleri yok tabi. Ben de anlatmıyorum zaten.

Belge dağıtımı yapılırken, alınan puanlar merak ediliyor, öğretmenlerce. Bunun üzerine, önce puanı söylüyor, sonra “Başarı Belgesi”ni veriyoruz. Böylece herkes, hem kendi puanını, hem arkadaşlarının puanını, hem de en yüksek puan alan kişiyi öğrenmiş oluyor. Belge dağıtımı bitip, kursiyerler dağıldıktan sonra, “Bana bir şans verin, kısa zamanda kendimi toparlar, istediklerinizin tümünü yaparım” deme yürekliliği gösteren öğretmen arkadaşı yanıma çağırarak, 200 öğretmen içerisinde tama yakın bir puan alarak birinci olmasından söz ediyor ve “Bir şans vermenin, insanı ne kadar olumlu bir sonuca götürdüğünü, bana gösterdiğin için sana çok, ama çok teşekkür ediyorum” diyorum. O yine durgun, biraz da mahcup bir şekilde, “Önemli değil hocam” diyerek ayrılıyor.

 

 

 

 

 

 

ALADAĞ YA DA KARSANTI

 

İki kişiyle, üç kişinin savunmasını almaya gidiyoruz. Önerebileceğimiz ceza "uyarma". Bu soruşturmanın maliyeti yaklaşık on milyon TL. İşin parasal yönü göz ardı edilse bile, iki kişinin boşa geçen iki günü nasıl savunulabilir? Bu işi, bırakın İlçe Millî Eğitim Müdürünü, Şube Müdürü ya da herhangi bir okul müdürü yapabilir. Hatta herhangi bir öğretmen. Çünkü suç sabit. Ne yapalım, "Müfettiş verilen görevi yaparmış da". Biz de içimizden ve dışımızdan, sesli ve sessiz söylenerek düşüyoruz yola. Bir süre yürüdükten sonra, Belediyenin Körüklü Otobüslerini bekliyoruz durakta. Bu otobüslerin bir özelliği şimdilik iki hat arasında çalışmaları. (Birinci hat, Yüreğir ve Seyhan Garajları arasındaki hat. Bu hat, Yüreğir Otogarında başlayıp Seyhan Otogarında bitiyor ya da Seyhan Otogarında başlayıp Yüreğir Otogarında bitiyor. İkinci hat ise, Kent merkezi ile Çukurova Üniversitesi arasındaki hat.) Otobüslerin ikinci özelliği ise, Belediye Otobüslerinin, şimdiki Büyükşehir Belediye Başkanının ilk başkanlığı sırasında, seferden kaldırılıp, kentiçi ulaşımın tamamen özel sektöre devredilmesi ve yine bu Başkan zamanında Belediye Otobüslerinin tekrar sefere konmaya başlamaları. (O zamanlar, Belediye Otobüslerinin seferden kaldırılması mantığı ile, şimdi tekrar sefere konulması mantığı arasındaki çelişkinin gerekçesini ancak Büyük Reis açıklayabilir.)

Bereket ki, Körüklü hemen geliyor da fazla bekletmiyor bizi. Biner binmez tutunuyoruz direklerden birisine. Direkler, yağlı güreş tutacaklar gibi yağlanmış. (Yalnız, zeytin ya da ayçiçek yağı ile değil, insan yağıyla.) Yerler toz toprak içinde. Koltuklar da. (Ülkelerin, kalkınmışlık-gelişmişlik düzeyi, kişi başına düşen millî gelirle ölçülüyor. Millî Geliri hesaplamak zahmetli iş. Oysa Belediye Otobüslerinin temizlik dereceleri neden bir ölçü birimi olmasın!) Bu otobüsü tercih gerekçemiz, bizi gideceğimiz yere kadar götürecek olması. Oraya kadar giden başka araç yok da.

İlçeye gitmek üzere sırada olan minibüsü görünce, gideceğimiz yerin kasaba olduğu hemen belli oluyor. Kapıyı açınca, yargılarımız kesinleşiyor. Çünkü, Körüklü ile minibüsün içinde benzerlik var. (Benzerliğin ne olduğunu söylemeye gerek var mı?) Minibüsün ilk müşterileri biziz. Buna rağmen şoför mahalline -ön sıraya- oturmuyoruz. Minibüs, tam dolu değildi garajdan kalktığımızda. Yolcular, sanki yolların kenarlarına serpilmişler. Bu manzara şehrin çıkışına kadar devam ediyor. Kaptan her yolcuya, gideceği yeri soruyor ve arabaya alıyor. Kaptan, son durak Aladağ yolcuları için oturan müşterilere, "Yer veriniz, sıkışınız, bunlar son durak yolcusu", diyor özellikle. Diğer ilçeye, İmamoğluna gidecek yolcular için kimseye rica etmiyor. Onlar, "Biz yakına gideceğiz, bizim yolumuz yakın", diyerek, kendi yerlerini kendileri açtırıyorlar. Böylece, Aladağa gidecekler de, İmamoğluna gidecekler de Dolmuşa (minibüse) biniyor. Arada bir, "Kaptan, üst bağaja da yolcu alsana; Arabanın üstüne mi çıkacağız?" diyen yolcular da olmuyor değil hani. Kaptan, bu söylenmeleri kesinlikle duymuyor. (Duysa, tepki göstermez miydi hiç!)

Doğuya doğru gidiyoruz uzunca bir süre. İlk ilçeye (İmamoğlu) varıyoruz. İlçede yolcu indirirken, yolun kenarında bir kilim dokuma dükkânı görüyoruz. Bu dükkân dikkatimi çekiyor. İçerisinde rengarenk kilimler, rengarenk iplikler, gıcırtılı sesler çıkaran sararmış bir tezgâh ve tezgâhın başında dedemle yaşıt bir amca görülüyor. Kilimler, kırsal bölgenin göstergeleri, kanıtları ve tanıkları olsa gerek.

İmamoğlu yolcularını bırakıp, geldiğimiz yola dik bir açıyla, kuzeye dönüp yolumuza devam ediyoruz. Yolun kenarında -kar üzerinde bekleşen kuşlar gibi- üç genç duruyor yan yana. El ediyorlar dolmuşa. Duruyoruz. Kravatlı ve -büyük- Defterliler. (Öğretmen olduklarını anlamak için ellerindeki defterler yeterli. Kimliklerine bakmaya ne gerek var?) Dolmuşa ancak ikisi binebiliyor. Üçüncüsü gelecek arabayı bekleyecek. Birkaç dakika sonra benzer manzarayla tekrar karşılaşıyoruz. Bu kez iki kişiler. Bunlar "misafir öğretmen"ler. Neden derseniz; çünkü bu öğretmenler öğlen okullarına gidip, akşam geri dönerler evlerine. İlçede oturuyorlar da. (Öğretmenlerin, köyde oturmamaları aslında pek olumsuz bir durum değil, bence. Çünkü, öğretmenler köyü değiştiremediklerinden, bir süre sonra kendileri değişiyor. Köyde oturmayan öğretmenlerin böyle bir sorunları yok. Güneydoğuda çalışırken, birçok öğretmene; "Sizi köye, köylüyü değiştirin diye, gönderiyorlar fakat, köylü sizi değiştiriyor", dediğimi hatırlıyorum. Çünkü traş bıçağı, diş fırçası ve ütüyle ilişkisini kesen öylesine çok öğretmene rastlamıştım ki.)

Gittikçe yükseliyoruz. Bir süre sonra, sığ ve geniş olmayan bir nehir görülüyor sol tarafımızda. Eh, akarsu olur da, "köprü" olmaz mı? Bu köprü, gördüğüm diğer köprülerden farklı. Ayakları demir. Demir direkleri nehrin yatağına dikip üzerine beton dökmüşler. Ne emek var köprüde, ne de güzellik. (Daha sonra, ayakları beton, üzeri tahta bir köprü ile ayaklarını sular götürmüş üç köprü daha görüyorum. Köprülerle ilgili bir yazı yazdığım için burada ayrıntıya gerek görmüyorum.) Ama, Seyhan Nehri üzerindeki halat köprüden söz etmeden geçemeyeceğim. Bu köprü ile karşıdan karşıya geçecek insanlar, salıncak gibi iplerine oturuyor ve ipin bağlı olduğu makarayı çelik halata takıp, ayaklarını yerden çekiyor. Çok hızlı bir şekilde kaymaya başlayan makara ile, en fazla 10 saniye içinde karşıya geçiliyor. Bu işi, çocuk, genç, yaşlı, bay, bayan herkes rahatça yapabiliyor. (Örneğin, biz oradan geçerken bu işi yapan, yaşlı bayana hayran hayran bakmıştık.)

Dağlara doğru tırmandıkça, Çukurova’dan uzaklaşıp Torosların eteklerine doğru yaklaşıyoruz. Dışı ahşap, üstü çinko evler görülüyor yolun kenarlarında. Evlerin dış duvarlarının tümü, ağaç tomruklarının dış kısmından kesilen tahtalarla döşenmiş. Evlerin dış cephesi, kara ile gri arası bir renk almış, bakımsızlıktan. Sanki bir çirkinlik abidesi evlerin dışı. Neyse ki evlerin üstündeki parlak çinkolar bu çirkinliği az da olsa kapatıyor. Yolumuzun üzerinde daha böyle birçok evle karşılaşıyoruz. (Evlerin dış yüzü değil de, üstleri, yani çinkoları Elazığ’ın Hazar Beldesinde gördüğüm evleri hatırlatıyor, bana. Yalnız bu evlerin dış cepheleri sıvalıydı. Sıvalı olmayanlar da vardı tabii ki. Buna rağmen, İmamoğlu köylerindekiler kadar çirkin değillerdi. Ayrıca oradakiler küp, buradakiler dikdörtgen prizma şeklindeydi.)

İlerledikçe, çam ağaçları çoğalıyor. Ağaçlar, seyreltilerek kesilmiş. Yükseldikçe, bir orman bölgesine rastlıyoruz ki, bu bölge gerçekten dikkat çekici. Çamlar, taş blokların üzerinde duruyor. Köklerindeki saçaklar taşlara girmiş. Toprak hiç yok. (Topraksız, taşların üzerinde çam yetiştiğini burada görüyorum ve Öğretmen Okulundaki Tarım Öğretmenimizin "İtalya’da çelikten çam fidanı yetiştiriliyor ve bitmesi en zor olan çam bile uygun ortamı bulursa çelikten filizlenir", sözünün burada kanıtlandığını görüyorum.) Dönüşte, alanı Fen Bilgisi olan meslektaşımla bu olayı konuşuyoruz. Konunun bilimsel açıklamasını yapıyor bana. (Taşın üzerinde topraksız çam yetiştirildiğini hem görüp hem de duyunca, ülkemizin neden bu kadar ağaçsız olduğunu bir türlü anlayamıyorum.)

Çamlar arasından ilerlerken, bir mezarlığın ortasından geçiyoruz. Tepede bir yerdeyiz. Yolun hem sağı, hem solu gittikçe alçalıyor. Bazı mezarların taşı mermerden yapılmış. Acaba hangi köydeyiz, diye sağıma soluma bakıyorum ve hiçbir ev göremiyorum. Aynı durumda bir mezarlık daha görüp, evlerini göremeyince, yanımdaki köylüye, "Bu mezarlığın köyü nerede?" diye soruyorum. Köyler alt tarafta, diyor ve devam ediyor. "Bu köylerin büyük bir kısmı göçtü ama, şehirde ölenleri buraya getirip gömüyorlar", diyor. (Böylece insanlar, doğup büyüdükleri köylerden ayrı kalmıyorlar.)

Dönemeci bol, kenarları zakkumlu -bizim Hatay’ın yolları gibi- yollardan ilerlemeye devam ederken, tepede, yolun solunda, küçük bir eki bulunan tek odalı bir ev görüyoruz. Evin önünde bir nene, kirmanla kıldan ip eğiriyor. Davar kıllarını, üç-dört santim kalınlığında yuvarladıktan sonra, sol bileğine sarmış. Sağ eliyle, sol bileğinde asılı bulunan kirmanı sağdan sola doğru çeviriyor. Kirman döndükçe, sol ve sağ elin parmaklarıyla kıllar ip haline getiriliyor. (Nene, ip eğirerek, İmamoğlundaki Dokuma Tezgâhına ip yetiştirmeye çalışıyor. Nenenin ipleri, heybe, çul, çuval belki de "kara çadır" olacak tezgâhlarda. (Sonra, "Karaçadırın Kızı" türküsü söylenecek dillerde: "Karaçadırın kızı/ Entarisi kırmızı/ Hem güler hem ağlatır/ Hep kırar belimizi. ..." Ya da; "Kara çadır is mi tutar/ Altın gümüş pas mı tutar/ Ağlayalım anam bacım/ Elin kızı yas mı tutar./ Tarlalarda biter kamış/ Uzar gider vermez yemiş/ Şol Yemen’de can verenler/ Biri Memet, biri Memiş.") Nene, arabanın durduğunu görünce, başını kaldırıyor ve kısa bir süre bize bakıyor. İlk dikkatimi çeken, nenenin yüzündeki incecik çizgiler oluyor. Çizgiler, nenenin yaşını söylüyor. Siz deyin 80, ben diyeyim 90 yaşlarında. Belki de daha fazla. Üzerinde basma bir fistan. Mavi çiçekli. Başında kara bir yazma. Yazmanın altında, alnını saran ikinci bir kara yazma daha. Nenenin evinin üzerinde bir elektrik direği duruyor. Kapının üzerinde de armut bir lamba. Evin duvarları kerpiçten ve sıvasız. Kapı, doğrudan dışarı açılıyor. Ev, taştan yapılmayıp kerpiçten yapıldığına ve üzerinde elektrik direği ile telleri bulunduğuna göre, "değişim" başlamış, demek ki. Değişime uğramayan ise, nene ile yaptığı iş, olsa gerek.

Çıkışlı yollardan inişe geçip ilerlerken, düzlük bir bölgeye ulaşıyoruz. Yolun solunda, ahşap, üstleri çinko, dört ayaklı, tek odalı evler sıralanıyor. Evlerin 30-40 metre ilerisinde, yine ahşap, üstü açık, bir-birbuçuk metrekarelik ayakyolları (WC) var. Evlerin yerden yüksekliği bir metre civarında. Bazı evlerin giriş yerleri duvara dayandığından, toprakla bitişiyor. Bazılarına ise tahta merdivenden çıkılıyor. İçleri en fazla onbeş metrekare. Ahşap evlerin yan duvarının hemen yarısı, yerden tavana kadar taş bir bölümden oluşuyor. Bütün evlerde böyle bir bölüm var. Bu bölüm de ne ola ki, diye düşünürken, bu kez kerpiçten böyle bir bölüme rastlıyorum. Kerpici görünce, buranın baca olduğunu anlıyorum artık. (Bacalarda da değişim başlamış demek ki.) Biraz daha gidince, henüz tahtalarının rengi değişmemiş bir evle karşılaşıyoruz. Evin ekinde ayakyolu var fakat, evden biraz alçakta. Sifon borusu da ağaçtan yapılmış. Toprağa inip kayboluyor. Evler sanki terk edilmiş. Bakımsız evlerde kimsenin oturmadığı, ortalıkta hiç adam görülmemesinden anlaşılıyor. (Evlerde de değişim başlamış. Kerpiç bacaları ve evlerin bitişiğinde yer alan ayakyolu bunun göstergesi.) İlçeye vardığımızda, buranın yayla evleri olduğunu ve yazları çok kalabalık bir nüfusu barındırdığını öğreniyorum. Karadeniz’in ahşap evlerinin ayaklı olma gerekçeleri belli; nemden korunmak. Fakat bunların gerekçesi nem olmasa gerek. Buralarda nem olmadığına göre, bu evlerin ayaklı olma gerekçesini öğrenemedim henüz. Burayı da geçtikten sonra, "ALADAĞ GEÇİDİ l050 m" yazan bir levha ile karşılaşıyoruz. Adana’nın yüksekliğinin 23 metre olduğunu düşünerek, bir km yükseklikte olmanın insana etkisini anlamaya çalışıyorum. Nefes alıp vermede bir zorlukla karşılaşacak mıyım, başım fazla ağrıyacak mı, diye düşünürken, ilçeye ulaşıyoruz. Dairede ilk işimiz, yatacak yer sorununu çözmek oluyor. (İlkokul öğretmenliği yaparken, müfettişler okullarımıza geldiklerinde, daha hal-hatır sorarken, hemen yatacak yer ile gidecekleri yer hakkında bilgi toplamaya çalışırlardı. Şu müfettişlerin işleri bu kadar acele mi ki, hemen yatacakları veya gidecekleri yerleri soruyorlar, diye düşünürdüm. Bu sorunların ne denli önemli olduğunu müfettişliğe başladıktan sonra anlıyorum ve o zamanlar sevmediğim bu davranışları şimdi ben de yapıyorum.) İlçe Millî Eğitim Müdürü birçok yerle ve birçok kişiyle telefonla görüştükten sonra Orman İşletme Şefliğinde yer buluyor, bize. Yer bulabilmenin rahatlığıyla ayağa kalkıp odada dolaşırken, duvardaki ilçe haritası gözüme çarpıyor. (Haritayı emekli bir İlköğretim Müfettişi hazırlamış. İlçe ile ilgili yazdığı açıklamada, bir cümlede tam dört tane "ve" sözcüğü kullanmış. Bu kadar çok "ve" sözcüğü kullanmasına rağmen, ortaya böyle bir ürün koyan meslektaşımın anısı önünde saygıyla eğiliyorum.) Haritada, bulunduğumuz ve gelirken uğradığımız yerlere bakıyorum. İlçeye hem sağ, hem de sol güzergahtan gelinebilir. Biz uzun olandan gelmişiz. "Sol taraftan, yani daha kısa olan güzergahtan gelinemez mi?" deyince, "Eskiden geliyorduk, fakat şimdi barajdan geçirmiyorlar", diyorlar. (Eğer Çatalan Barajı güzergahı kullanılırsa, yol üçtebir oranında kısalır. Dolayısıyla, ücret ve zamandan aynı oranda tasarruf sağlanır. Şu anda kullanılan yolla Aladağ’a gitmek, sağ kulağı; sağ eli boynun altından geçirerek, sol taraftan, enseden dolaştırıp göstermek gibi bir şey.)

Hava erken kararıyor kışın. Yatmaya giderken yemek için bir kebapçıya uğrayıp, lahmacun söylüyoruz. Lahmacunlar, çay tabağı büyüklüğünde. Ancak iki lokma olur her birisi. Lahmacunlarımız azaldıkça arkası geliyor fırından. Tıka basa yiyoruz salata ile birlikte. Çok soğuk olmasa da, hava soğuk. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Çayları içtikten sonra, ellerimi yıkamak için el yıkama taşına gidiyorum. Musluğu açıyorum fakat su akmıyor. Garsonlardan biri, "Hocam su kesik", diyor. Musluğu kapatırken, bir taraftan dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmura, diğer taraftan akmayan suya bakıyorum. (Dışarıda yağıyor, içeride akmıyor. Gel de anla! Aslında, elleri yıkamak için musluktan su akmasına gerek yok. İnsan eline sabunu alıp, kapının önünde, gökten akan su altında, ellerini pekala yıkayabilir.) Garson, musluktan akmayan suyu sürahiden akıtınca, ellerimizi yıkıyoruz arkadaşımla. İçeride bir süre daha mahsur kaldıktan sonra, bir de tatlı yiyelim, diyerek karşıdaki pastaneye giriyoruz. İçeriye adımımızı atar atmaz, pastanenin kapısı açık olan mutfak kısmına girip, kolay gelsin gençler, diyorum ve tatlının nasıl yapıldığını -sanki bilmiyormuşum gibi- soruyorum. Konuşma bahanesiyle, mutfağın ve makinelerin temizliğini denetliyorum. (Eh, ne de olsa müfettişlik yapıyoruz. Olsun o kadar.) Pastane gibi her taraf tertemiz. Tatlıyı gönül rahatlığıyla yiyebiliriz. Duvarın kenarındaki masaya geçip, birer kişilik halka tatlı söylüyoruz. Krom tabağın içinde tatlılar, yanında 5X5 boyutlarında pembe bir kâğıt. Bir an duraklıyorum kâğıtları görünce. Çatal ve bıçak konulmadığına göre, pembe kâğıtlar çatal ve bıçak görevini yapacak, anlaşılan. Pembe kâğıtlarla tutup, afiyetle yiyoruz tatlıları.

Tatlıcıdan çıkınca -tek caddesi bulunan ilçemizde- bir yol boyu yapalım, diyerek, ilçeyi baştan başa adımlıyoruz. İlçe merkezinin bitimine doğru, sol tarafta ak boyalı bir bina görüyoruz. Burası Telekom. Henüz yeni. Telekomun tam karşısında, iki katlı, taştan yapılmış bir ev duruyor. Taşlar arasındaki çamurlar dökülmüş. Duvarların içinde, enlemesine uzatılmış, kararmış tahtalar duruyor. Bunlar, ağırlığı her tarafa eşit olarak dağıtmak için konulmuş olmalı. Üst kat balkonlu. Balkon boş. Alt katta bulunan iki oda boş ve kapılar açık. İçeri, ahır olarak kullanılıyor olmalı. Üst katta oturanlar var. Bacadan duman çıkıyor. Dumanlar, çinko çatının üzerinde yayıldıktan sonra kayboluyor. İkinci kata tahta bir merdivenden çıkılıyor. Kaldırımdan, bir metre kadar yüksekliğe de tahta bir merdivenden çıkılıyor. Burada bir bekleme noktası var. Buranın iki metre kadar uzağında dikdörtgen prizma şeklinde eni bir, boyu iki metre kadar, üstü açık bir ayakyolu duruyor. Bir tarafta -Telekom binası- üzerinde uydu antenler bulunan bir bina, diğer yanda altında hayvanların, üstünde insanların yaşadığı, yapıldığı gibi duran, evden on metre uzakta ayakyolu bulunan bir bina. Üstelik değişime direniyor. Kaldırımdan çıkan tahta merdivenin kırılan yerleri onarılmış. Oysa bu kısım, beton yapılabilirdi. Anacadde turunu tamamlamaya çalışırken, odun yüklü bir kamyon geçiyor yanımızdan. Biraz sonra bir tane daha. Odunlar, sıra sıra dizilmiş. Hepsi aynı boyda kesilmiş. (Odunlar, kim bilir kimleri ısıtacak? Belki çocukları, belki sevgilileri, belki de yaşlıları. Belki de kereste olarak hizmet verecekler insanlara.) Kamyonlar uzaklaşırken, Külebi’nin dizeleri geçiyor içimden: "Kamyonlar kavun taşır ve ben/ Boyuna onu düşünürdüm,/ Kamyonlar kavun taşır ve ben/ Boyuna onu düşünürdüm,/.../ Yine kamyonlar kavun taşır,/ Fakat içimde şarkı bitti." (Gerçekten, l9l7’de başlayan şarkı, l997’de bitti.) Kamyonlar odun taşırken, Külebi’nin "Köy Öğretmenleri" geçiyor yanımızdan, Külebi’den habersiz.

POS Orman İşletmesi yazan levhanın bulunduğu kapıdan içeri girince, ayrı bir dünyaya girdiğimiz anlaşılıyor hemen. Burası asfalt yolları, yüksek kaldırımları, yönetim birimleri, lojmanları, kafeteryası, daha bilmem nereleri ile tıpkı Karakaya gibi bir Site. Kafeteryaya giriyoruz. Burada çay ocağı, oyun masaları ve TV’ler bulunuyor. Oyun masaları, en çok ilgi gösterilen yer. TV’lerin bizden başka bir seyircisi var. İçerisi hayli sıcak. Duvarların yarıya yakın bir kısmı çam tahtalarıyla döşenmiş. (Böyle yapılmasa, Ormancı oldukları nereden belli olacak!) Haberler biter bitmez, hemen yatmaya gidiyoruz. Odada üç yatak var. İçeri çok sıcak. Petekler el yakıyor. Kaloriferin sabaha kadar yandığını söylemişlerdi. Dolayısıyla, fazla örtünmeye gerek yok. Yataklar temiz, yorganlar elyaf. (Karakaya Barajı Misafirhanesinde, İnşaat, Elektrik-Elektronik, Makine, Jeoloji Mühendislerine imrenmiştim. Burada ise Orman Mühendislerine imreniyorum. İlkokul öğretmenlerini düşünüyorum yine. Bu kez gerçekten, "İki sene daha okuyup Ormancı olsalardı", demek geliyor içimden. Çünkü Ormancılara ait bir Site varken, öğretmenlere ait hiçbir şey yok! Sadece bir sınıf, "Öğretmenler Kahvesi" olarak düzenlenmeye çalışılmış, Millî Eğitim binasında. Kusura bakmayın, ben böyle yerlere Öğretmenler Lokali diyemiyorum.) Tüy kadar hafif yorganı üzerime çekmeden önce, ayakyoluna uğruyorum. Her taraf renkli ve lüks seramik fayanslarla döşenmiş. Duvarda su deposu da var. Fakat, içeri sigara izmariti kokuyor. Tıpkı Öğretmen Okulunun ayakyolları gibi. (Öğretmen Okullarında ayakyollarının sigara izmariti kokması doğaldı. Çünkü tiryakiler, "suç araçlarını" dışarıda bırakmaz, taşın ortasına atarlardı. Böylece, yapılacak denetimlerde kendilerini güvenceye almış olurlardı. Orman İşletmesinde böyle bir durum olmadığına göre, acaba ayakyolu neden böyle kokuyor? Anlaşılması güç bir konu. Bir tarafta lüks döşenmiş bir ayakyolu, diğer tarafta sigara izmariti kokan bir ayakyolu. Batılıların "kültürel boşluk" dedikleri durum bu olmalı. (Bu durumu sevdim ben. Çünkü, Orman İşletmesinin ayakyolu, Öğretmen Okulunu ve Öğretmen Okulunda geçen güzel günleri hatırlatıyor. Başka bir deyimle, POS Orman İşletmesinin ayakyolu, hem izmarit, hem de Öğretmen Okulu kokuyor.)

Adana’ya dönmek üzere Dolmuş Garajına geliyoruz. Yağmur yağdığı için, yolcuların hepsi yazıhanede bekleşiyor. İçeride iki çekyat, masa, sandalye, yolcuların eşyaları ve sağ duvarın kenarına dizilmiş odunlar var. (Aslında bunlara "odun" demek doğru değil. Çünkü bunlar, 40-50 cm kalınlığında çam bedenleri. Odun olmalarını gerektirecek hiçbir neden yok. Ağaç motoru ile kesilip, kütük haline getirilmişler. Balta ile parçalanmayı bekliyorlar. Her ne kadar çuval ve bez ile örtülmüşlerse de, kütüklerin yarısı açıkta. Kim bilir, belki de bunlar odundur.) Acaba bu odunları Ormancılar görmüyor mu, derken, masanın üzerindeki, yeşil ve iki palamutlu Ormancı şapkası gözüme çarpıyor. Kasım ayı ortalarındayız. Çam kütükleri sobada gürül gürül yanıyor. Kapı, açılıp kapanmıyor. Çünkü açık. Soba, sadece içeriyi değil, dışarıyı da ısıtıyor böylece.

Dolmuş gecikince, yolcular söylenmeye başlıyorlar. Garaj görevlisi, telefonu kaldırıyor ve numaraları çevirdikten sonra, "Kimsin?" diye konuşmaya başlıyor. Birini soruyor. Telefonu kapatıyor. Tekrar açıyor ve yine "Kimsin?" diye söze başlıyor. Birkaç kez sertçe, "Sen kimsin?" diyor ve "tak" diye telefonu kapatıyor. Ayakçının, bu halinin insanın dikkatini çekmemesi mümkün değil. Tüm yolcuların gözü, ayakçının üzerinde. (Pencereden, Postanenin üzerindeki uydu antenleri görünce, teknolojinin insana sağladığı kolaylıkları, -örneğin, dünyanın öbür ucundaki insanlarla karşındaymışçasına konuşmak gibi- düşünürken, bizim ayakçının telefonla iletişim kuramayışı arasındaki çelişkiyi yorumlamaya çalışıyorum. Bu durum da bir "cultural lag" olmalı diyorum ve Ceyhan’daki bir öğretmenin Günlük Plan Defterindeki "Telefonla Konuşma" konusunu hatırlıyorum. Umarım, öğretmenim çocuklarına, "Kimsin?" demeden -telefonla- konuşmayı, "tak!" demeden telefon kapatmayı öğretir de bu çelişki ortadan kalkar.) Bu arada, ayakçının arkasındaki duvarda asılı bulunan levha çarpıyor gözüme. Levhada, dolmuşların plaka numaraları, sürücülerinin ad ve soyadları ile telefon numaraları var. Israrlara rağmen, oturmayıp ayakta duruyoruz. Çünkü nasıl olsa dolmuşta, Adana’ya kadar oturacağız, diyoruz.

Uzun beklemeden sonra, dolmuş geliyor ve yolcular akın ediyorlar. Ön koltuklara bindiriyor kaptan bizi. Hemen hareket ediyoruz. Hava yağmurlu ve sisli. Ağır gidiyoruz. Bolca, indir-bindir yapıyoruz. Ormanlar arasından ilerlerken, arada kalmış bir düzlük görüyoruz. Belki de, buraya kadar görebildiğimiz tek düzlük burası. Kale direklerinden, buranın Futbol Sahası olarak düzenlendiğini anlıyoruz. Bir kez daha, anlıyorum burada Futbolun gücünü. (Daha önce Karakaya Baraj Gölünde anlamıştım.) Bir süre sonra hava tamamen kararıyor. Sadece yolu görerek, yolumuza devam ederken, yolumuzu da göremez oluyoruz, sisten. Görüş alanı sıfıra düşüp, yollar da tehlikeli olunca, kaptan arabayı bir kenara çekip duruyor. Durma gerekçesini bize anlatınca, "Önümüzü görebildiğimiz zaman hareket ederiz", diyoruz. Bu cevap karşısında, kaptan rahatlıyor. Onbeş yirmi dakika sonra sis azalıyor ve tekrar hareket ediyoruz.

Çok ağır seyredilen bir yolculuktan sonra, İmamoğlu’na varıyoruz. Bulvarda, her direkte lalelere benzer lambalar yanıyor. Yollar, sanki havuz. Yağan yağmurların bir damlası dahi akmamış. (Avrupa’da yağmur yağdığı zamanlar, yolların üzerinde bir damla -bile- su kalmazmış. Bizde durum, tam tersi. Onların yolları nasıl bir mühendislik harikasıysa, bizimkiler de öyle bir mühendislik harikası işte. Aradaki tek fark, onların yollarının dış, bizimkilerin iç bükey olması.) Bir tarafta çiçekli yollar, diğer tarafta su deposu yollar. Bir "cultural lag" da bunlar olmalı.

Tehlikeli bir yolculuktan sonra, Yüreğir Garajı önünde indiriyor kaptan bizi. İçeriye, para vermemek için girmediğini söylüyor ve arkasından ekliyor: "Siz müfettiş misiniz?" Evet, diyerek ayrılıyoruz. Yol arkadaşım, "Alnımızda müfettiş yazıyor, yoksa nereden bilecek müfettiş olduğumuzu", diyor.

Aladağ’a ikinci kez, bir okul incelemesi için gidiyorum. İnceleme konum, eğitimle ilgilenen bir kişi için söylenmesi oldukça güç bir görev. "Okul kapatma", isteği de. Okulun tüm bölümlerini geziyorum. Ayakyolu, ak fayansla döşenmiş. Köy yerinde, ak fayansları görünce, hayret etmediğimi söyleyemem. Çünkü, fayanslı ayakyolunda ne su var, ne musluk. Tabi ki, köy çocuklarının da hakkı var fayanslı ayakyollarına. Fakat, fayans döşemekle temizlik gelmiyor. Fayans, sanki suya tercih edilmiş. Banyo kazanı da aynı. Taşıma suyla depo dolacak, sonra da su ısınacak. Üstelik, okulun ne çevresinde, ne de yakınında su var. Daha ne zamana kadar devam edecek, bu tip uygulamalar!

Bundan sonra teftiş için gidiyorum Aladağ’a. Nelerle karşılaşmıyorum ki? Örneğin bir okula, deposunun üstü çökmüş ayakyolunun yanından geçerek giriyoruz. Müdür odası, sarı-kahverengi bir halıfleksle döşeli. Masanın üzerinde bir telefon ve sarı renkli bir daktilo var. Kurum raporunu ben yazacağım. Bu nedenle sıkıntıdayım. Müdür odasında bir süre oturduktan sonra, müdürle bahçeye çıkıyoruz. Amacım, bahçede karşılaştığım olumsuz duruma müdürün dikkatin çekmek. Hemen savunmaya geçiyor müdür bey ve "köylü ilgisiz" gibi klasik tezleri savunmaya başlıyor. Susuyorum. Ben susunca, kısa bir süre sonra, O da susuyor. ("Kalkınma-gelişme", bir para sorunuysa, dünyanın öbür tarafıyla anında görüşebileceğiniz telefon kendi kendine mi yapıldı? Yere halıfleks döşeyince eğitimin-öğretimin niteliği mi yükseldi? Resmi yazılar daktilo ile yazılınca, idareciler daha mı çok iş üretti? Bir ayakyolu damını kapattıramadıktan sonra, yerlere serilen halıfleks, çukurdan gelen pis kokuları mı önledi?) (Öğretmeni çok olan bu okulda, sadece bir sınıf birleştirilmiş olup, öğrenci sayısı her sınıfta normalin altında bulunuyor. Buna rağmen, ayakyolunun durumu hiçbir öğretmeni rahatsız etmiyor. İşte ben, bu ve benzer örneklerde olduğu gibi, "Öğretmenlerin köyü değiştirme yerine, kendilerini değiştirdiğini", söylüyorum. Nedenini, Toplumbilimciler açıklayabilir, herhalde.)

İnsan köyleri görmezse, bence, o bölgeyi tanımamış demektir. Çünkü şehirde birbirine benzer evlerin dış yüzeyi görülür sadece. Doğal yapıdan, doğal güzelliklerden eser görülmez. Ama köylerde, her türlü doğallık ile, çok çeşitli ağaçlar görmek mümkündür. Örneğin eski eserleri bol olan bir köyde, orman gibi Defne ağaçları görüyorum. Defnelerin üzeri kara tanelerle dolu. Tam toplanacak zamanı. Defne tanelerini göstererek, bunları topluyor musunuz, diyorum köylülere. Niçin toplayalım ki, diyorlar. Kaynatıp, zeytin gibi yağını çıkarırsanız; satıp çok para kazanırsınız, zeytin yağından daha pahalıdır, diyorum. Ya da satmayıp, evinizin sabun ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz, deyip, Defne yağı ile nasıl sabun yapılabileceğini, anlatıyorum. Köylünün biri, hocam söylediklerini şu deftere yaz, diyor. (Her tarafında orman gibi Defne ağaçlarının bulunduğu Toroslardaki Ziraat Mühendisleri ile Ziraat Teknisiyenleri, bilmem ki ne iş yapar?)

Bu ilçede görev yapıp da, yaylaya gitmemek olmaz ki, diyoruz İlçe Millî Eğitim Müdürüne. O da alıp götürüyor bizi arabasıyla. Yaylaya giderken, arabanın camlarını kapatıyoruz soğuktan. Kahvede oturup çay içiyoruz bir süre. Kâğıtlarının sadece bir kenarını sıkıca tutmuş bir grup kumar oynuyor. Çıt, dahi çıkmıyor. Yüzler son derece gergin. Kahveci yanımıza geliyor. Yabancı olduğumuz için tanışma sohbetlerine başlıyoruz. Tanışma bittikten sonra arkadaşım, "Ben de oyun oynayacağım, yalnız bana usta bir kumarcı bul!" diyor, espiriyle karışık, sertçe. Kahveci gidiyor ve beş dakika sonra, tipi bile kumarcıya benzeyen orta yaşın üzerinde beyaz saçlı birini getiriyor. Arkadaşım, iyi kumarcı mısın, diyor. Evet, cevabını alınca, başlıyorlar domino oynamaya. Ben, yerdeki sigara izmaritleri arasında cine 5 seyrediyorum. Oyun çok kısa sürüyor. Arkadaşım hile yaptığı, ben de destek olduğum halde, oyun üçüncü elde bitiyor ve kalkıyoruz. Aladağ’da bizimkileri oyunda yenen öğretmenlerden biri, "Bu bölgenin insanları çok iyi oyun bilir, köşedeki Rum çeşmesinden su içen kumarcı olur", demişti, geçen gün. (Doğru söze ne denir?)

Bir gün de Öğretmenevi’nde ilçenin eğitim durumunu konuşuyoruz. Okumuşumuz az, diyor yöneticiler. Bir gelişimde, yolun altında "halk odası" yazan bir levha görmüştüm, o ne levhasıydı, diyorum. 1980 öncesi karmaşadan, bu kasaba da nasibini aldı, diyorlar. Başka bir gelişimde, resmini çekmek için yerdeki levhayı arıyorum, fakat bulamıyorum.

Aladağ ya da Karsantı; kirmanla ip eğiren nenesi, kaya üzerinde yetişen çamları, çatal-bıçak yerine kâğıt koyan tatlıcısı, uydu antenleri, yazlık evleri, seramik fayanslı ayakyolları ve her tarafı ahır kokan özelliğiyle, ilginç bir kasaba. Kültürel boşluk, toplumsal değişme ve köy’le ilgilenen toplum bilimcilere duyurulur.


WC'SİZ OKULLAR





Grup başkanı arkadaşım, "Fakülte dolmuşlarına binip, Et Balık Kurumu kavşağında ineceksin ve sola doğru giden yola döneceksin", diyor. Arkasından da, "Köy çok yakın, tepeye çıkınca hemen okulu görürsün, en fazla beş yüz metre yürürsün", diye ekliyor. Ondan sonrası belli. İlk köyden sonraki okula, ilk köyün öğretmeni ile gitmek, ondan sonraki köye o köyün öğretmeni ile gitmek ve bu işi son okula kadar sürdürmek.



Teftişe, ilk kez yalnız çıkmanın verdiği tedirginlik içindeyim. Et Balık durağına gelince, dolmuşçu indiriyor beni ve gideceğiniz köy çok yakın hocam, diyor. Yol şose. Yerler ıslak olmasına rağmen, yol kuru. Yer yer su birikintiler varsa da önemli değil. Yürümemi engellemiyor. Köye varırken karşılaşabileceğim köpekler en çok meşgul ediyor beni. Sonra okuldaki durumlar. Yarım saat kadar bu duygular içinde gittikten sonra, okulun tam karşısına gelince, okula doğru yöneliyorum ve çamurlar içinde yürümeye başlıyorum. Yüz metre kadar ilerledikten sonra okula ulaşıyorum. Her ne kadar çamurlara batmamaya çalışıyorsam da, ayakkabılarımın dışında bir ayakkabı oluşmasını önleyemiyorum.



Bu kadar çamurlu ayaklarla okula girilmez ki, deyip, merdivenin yanında ayakkabılarımı temizlemeye çalışırken, okulun öğretmenlerinden biri geliyor ve "Hoş geldiniz", diyor. İçeri girmeden biraz sohbet edip, köy, köylü ve okul hakkında bilgi toplamaya çalışıyorum.



"Görüyorsunuz ya, şoseden buraya kadar çamurlara bata çıka geldim. Şu yolu, hemen şu dereden çocuklara taş toplatarak döşetseniz de, çamurlara batıp çıkmasak olmaz mı?", diyorum, öğretmene.



Öğretmen, "Ben bu yolu ağadan alana kadar ne çektim bir bilseniz hocam" diyor. Okulda iki öğretim yapılmasına rağmen, fazla bir ev göremeyince, öğretmene, "Kaç öğrenciniz var ki ikili öğretim yapıyorsunuz", diye sorunca, aldığım cevap yeterli oluyor. Oluyor da ben yine birkaç evden bu kadar çocuğun nasıl çıktığını anlayamıyorum. Öğretmen bu kez hocam ağanın dört karısı, yirmi kadar çocuğu var, diyor. Ve arkasından, "Bu topraklar ve okulun bulunduğu yer de ağanın malı. Yolu, rica minnet alabildik"  diyor. Okula girip öğrencilere bakınca, öğrencilerin yarıdan fazlasının ağanın olduğunu anlıyorum. Teneffüste, okulun çevresinde gezerken, okul binasından başka binanın olmadığını görünce, "Odunluk ve tuvalet binası yok mu?", soruma Öğretmen, "Öğrencilerin tuvaleti yok hocam", diyor. Çocukların tuvalet ihtiyaçlarını nasıl karşıladıkları konusunda ise herhangi bir soru sormaya gerek duymuyorum.



Aynı hafta içinde ziyaret ettiğim bazı okullarda da tuvalet olmadığını görünce, "Bu okullara niye tuvalet yapılmamış?", sorusu takılıyor aklıma. Bir süre sonra, gezdiğim okulların tuvaletlerini hatırladıkça, okullara tuvalet yapılmamasını, pek o kadar da anormal bir durum olarak görmez oluyorum. Çünkü, köy okullarının tuvaletlerinin birçoğu, akar sudan yoksun olmaları nedeniyle kullanılamaz duruma gelmişti. Bir kısmının çatısı uçmuş, kapısı parçalanmıştı. Bir kısmının yanına bile yaklaşılamıyordu kokudan. Bu konuda öğretmenlere bir şey söylemek de boşunaydı. Çünkü onlar da çaresizdi.



Dairede toplantı yaptığımız bir gün, bina işlerine bakan müdür yardımcısına, "Köy okullarının bazılarında tuvalet olmadığını" söyleyince, bana durumu açıklıyor: "O yıllarda yapılan okulların hemen hiçbirinde tuvalet yok, yapılmamış. O zamanki Milli Eğitim Müdürü, iki köye yapacağımız tuvalet parasıyla, okulu olmayan bir köye bir derslik yaparız. Böylece, okul sorunumuzun çoğunu çözeriz. Tuvalet binalarını da köylü kendi imkanları ile yapsın" diye bir karar alıyor. Ve o yıllarda, gerçekten birçok köye okul yapılmış", diyor. Her ne kadar sözü edilen köylere, okul binasından sonra, köylü tarafından tuvalet  yapılmamış ise de, yapılan uygulama düşünsel açıdan yerindeydi. Çünkü, 60'lı yılların başında birçok köye sadece tuvalet değil, birçok okul binası da devletin desteği, köylünün emeği ile yapılmıştı. Yine ziyaret ettiğim bazı köylerde, az da olsa, öğretmenlerin, köylülere tuvalet binası yaptırdıklarını görüyorum.



Aradan yıllar geçiyor. Bu olaydan tam onsekiz yıl sonra, "Tuvaletsiz Okullar!" diye bir gazete haberini, öğrencilerim eğitim haberi diye sınıfa getirince, bu olayı tekrar hatırlıyorum ve öğrencilerime, haberi tekrar okutarak, "Okullara tuvalet yapılmama gerekçesi, haberde yazılmış mı?", diye sorunca, "Hayır" cevabını alıyorum. "Bu haberi yazan kişi, okulların yapıldığı dönemdeki yöneticilerin savunmasını almış mı?", diye bir soruyu bu kez tekrar soruyorum ve cevap alamıyorum.



Bu kez öğrencilerime, "Eldeki imkanlarımız bu kadar. Siz olsaydınız iki köye tuvaletli okul mu, yoksa üç köye tuvaletsiz okul mu, yapmayı tercih ederdiniz?", diyorum. Tuvaletsiz okul yapmanın gerekçesini öğrenmeden önceki sert çıkışları birden yumuşuyor ve tuvaletli iki okul, diyemiyorlar.



Siz ne dersiniz?























































GARİP BİR HESAPLAŞMA



Derginin yönetim merkezine uğrayınca, yazı kuruldan geçen yazımın bu aykı sayıya konulduğunu öğreniyorum. Yanıma birkaç sayı alıp, çantama koyuyorum. Heyecanımı açığa vurmamak için, hemen çıkıp, katta bekleyen asansöre biniyorum. Asansörde benden başka kimse yok. Çantamı hızlıca açıp bir dergi alıyorum ve hemen çantayı kapatıp, hızlıca sayfaları karıştırmaya başlıyorum. Yazımı bulamayınca, "Beni yine atlattılar, herhalde" diyerek, kısa bir ara duraklıyorum. Sonra, bir kez daha derginin sayfalarını karıştırmaya başlıyorum. Fakat bu kez dergiyi, son sayfalardan başlayarak değil, baş sayfalardan dikkatlice gözden geçiriyorum. Üçüncü yapraktan sonra, yazımın başlığını sayfanın başında görünce derin bir nefes alıyorum ve dergiyi tekrar çantaya yerleştirip binadan dışarı çıkıyorum.



Ağır adımlarla yürüyorum Hacettepe'ye doğru. Zaten derse epeyce zaman var. Biraz yolda zaman geçirsem ne olur ki. Yürürken, "Bugüne kadar az yazımı geri çevirmediler. Bu yazıyı baş taraflara koyduklarına göre, bu iyi bir yazı olmalı. Bu demektir ki, artık eğitimle ilgili düşüncelerimi başkaları ile paylaşabileceğim. Gazi Eğitim'e başlama  amaçlarımdan birincisi, hem de en önemlisi gerçekleşiyor galiba" diyorum ve ağır adımlarla yoluma devam ediyorum.



(Bu yazıyı yazmanın ilginç bir hikayesi vardı. Yazacaklarımla ilgili notları bir misafirlik sırasında almış, aynı gece, kimse olmayan bir eve bekçilik yapmak için gönderildiğimde yazıyı tamamlamış ve Sait Faik'in "Yazmazsam deli olacaktım" sözü ile ne demek istediğini galiba o gece anlamıştım.)



Okula ilk gelen öğrenci benim. Diğer arkadaşlar da gelince, sınıfa doğru yürüyoruz. (Bu arada Safinaz da geliyor.) Sınıfa girip oturarak sohbet etme yerine, ayakta durarak konuşmayı tercih ediyoruz nedense. Sohbet koyulaşınca, dergilerden birini çantamdan çıkarıp, bir arkadaşa veriyorum. Arkadaş, dergiyi şöyle bir çevirip yazımı görünce, "Bu dergiyi niçin bana verdiğini anladım, havan batsın" diyor, gülümseyerek. (Doğrusu bu cevabı beklemiyorum, ondan. Çünkü  O benim gözümde, espiri niyetine de olsa, böyle sözleri söylememesi gereken bir hanım efendi.)   Biraz sonra, Hoca da geliyor ve birlikte sınıfa giriyoruz. Derse başlamadan önce, Hoca'ya da bir dergi veriyorum ve gelecek derste yazımı eleştirmesini istiyorum. Hoca, "Peki" diyor ve dergiyi çantasına yerleştiriyor.



(Hoca ilk dersimize, elinde bir kutu lokum ile gelmiş ve bize dağıtmıştı. "Hocam neden lokumlar çok küçük?" deyince, "Olur ki hepinize yetmez, hepinize yetsin diye küçük taneli lokum getirdim" demişti. Taneler küçük olduğu için, artan lokumlar ikinci, üçüncü kez bize dağıtılmıştı. Bu durum, benim öğrenciliğimde karşılaştığım ilk uygulama idi. Dikkatimi çeken ikinci farlılık ise, Hoca, tahtaya ad ve soy adını yazarken, sol elini, bir süre sonra kılavuz kitapları yazarken sağ elini kullanmıştı. Demek oluyordu ki, Hoca çift elli idi. Üçüncü dikkatimi çeken durum ise, mesleki geçmişinden hiç bahsetmeyince, "Ben sizin, öğretmenlik yönünüz dışında bir de yöneticilik -Milli Eğitim Müdürlüğü- yönünüz olduğunu biliyorum", deyince, "Attılar efendim, ben bugüne kadar ondört tane görev değiştirdim. Bunların hiçbirisinde kendi iradem söz konusu olmadı. Başka bir deyimle, hiçbir görev için dilekçe vermedim. Görevlere ya terfien atandım, ya tenzilen" demişti.)



Geçmesini sabırsızlıkla istediğim hafta bitiyor ve gelmesini sabırsızlıkla beklediğim gün geliyor. Bu kez sınıfta bekliyoruz Hoca'yı.  Hoca, derse başlamadan önce, çantasından dergiyi çıkarıyor ve bana uzatarak, "Bu yazının bir boyutu eksik. Siz müfettiş olacaksınız. Bir konuda karar vermeden önce, tarafların tümünün görüşlerini almanız gerekir" diyor ve yazıda bir de yazım hatası gösteriyor. Hoca'nın söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum ve boş gözlerle teneffüse kadar Hoca'ya bakıyorum.



Dergideki yazımda, bir ilde, iki okulun yıkılarak yerlerine işhanı ve turistik otel, bir okul bahçesine de pasaj yapılmasını eleştirmiştim. Aradan on yıldan fazla bir süre geçmişti.Yazının sonunu da, Sait Faik'in ünlü bir hikayesinin sonu olan " Biz yeşillikleri ve alanları çok gördük. Sizin için kötü olacak çocuklar. Benden hikayesi" diyerek, bitirmiştim.



Derse ara verdiğimizi zaman Hoca, "Sözünü ettiğiniz kararları alan, o yıllardaki Milli Eğitim Müdürü bendim. Okullardan birinin öğrencisi çok azaldığı, diğeri şehrin merkezinde kaldığı için yıktırdık ve buraları. Özel İdareye dörtyüz küsur milyona satarak, aldığımız parayla ihtiyacımız olan yerlere derslik, lojman ve okul yaptırdık. Vali Beyin başta, 'Bu kadar parayı nasıl harcayacağımız?' konusunda bazı tereddütleri de oldu. Fakat biz, bir değil, iki yıllık bina sorunumuzu çözerek, para harcama konusunda Vali Beyin tereddütlerini giderdik. Biliyor musunuz, bu uygulamanın en büyük zararı bana dokundu. Çünkü, Müdürlük lojmanı bu okulların birindeydi ve ben oturduğum lojmanı yıktırarak kiralık eve taşındım", diyor.



Bu açıklamadan sonra, garip bir mahcubiyet duygusuna kapılıyorum. Fakat, söylediklerimde samimi olduğumu bugün de söylemek istiyorum. Hele hele okulların satılarak, yerlerine iş hanları yapılmasını bugün de savunmuyorum. Okulların satışından elde edilecek paralarla eğitim yerleşkesi-eğitim sitesi, yapılması gibi gerekçeleri de, haklı görmüyorum. Çünkü bu binalar mimari yapılarıyla, artık bir tarihi değer olup -küçük de olsa- bahçeleriyle şehirlerin akciğeri konumundadır. Buralar, kültür merkezleri, sağlık ocakları, devlet daireleri, sivil toplum kuruluşları olarak pek ala değerlendirilebilir. "Benden söylemesi".





















































EN İYİ ÖĞRETMENLER HANGİ BÖLÜMDE YETİŞİYOR?



Öğretmen adayları, Kamu Personeli Seçme Sınavlarına (KPSS) girerek, 60 tane Genel Yetenek, 60 tane Genel Kültür ve 120 tane de Eğitim Bilimleri sorusunu cevaplamaktadır. Atamlar da, Milli Eğitim Bakanlığınca, "ihtiyaç duyulduğu kadar" yapılmaktadır. Dolaysıyla, ekonomideki arz/talep olayı devreye girmekte ve bir alanda 60'lı puan alanlar atanırken, diğer bir alanda ancak 90 puan alanlar atanabilmektedir. Bu durum, istihdam (işe yerleştirme) koşullarından dolayı kabul edilebilir, bir durumdur.



Öğretmen adaylarına 120 tane Eğitim Bilimleri sorusu sorulduğundan, başka bir deyimle  Eğitim Bilimleri soruları, bütünün yarısını oluşturduğundan, bu puanın önemli bir özelliğe  sahip olduğu görülür. Çünkü, bazı öğrenciler, Eğitim Bilimleri sorularını yüksek oranda cevaplayarak, KPSS'de başarılı sonuçlar elde edebilmektedir. Bu nedenle öğrencilerin aldıkları Eğitim Bilimleri puanları ve okulların Eğitim Bilimleri derslerine verdikleri değer, ayrı bir önem taşımaktadır. Ayrıca, "Öğretmen olacak kişilerin Eğitim Bilimleri derslerini iyi bilmeleri gerekir", görüşü, KPSS'de egemen bir görüştür, denilebilir.



Peki buna göre, "Üniversitelerde Eğitim Bilimleri puanları en yüksek bölüm ya da bölümler hangileridir?" diye bir soru sorulsa, acaba ne cevap verilebilir?



- Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık, bölümleridir, denilebilir. Hatta akla ilk gelmesi gereken bölüm de budur. Çünkü, Genel Kültür dersleri dışında tüm dersler, Eğitim Bilimleri dersleridir. Ayrıca, diğer bölümlerin Eğitim Bilimleri dersleri, bu bölüm tarafından verilir.



- Sınıf Öğretmenliği Bölümleri, ikinci olarak akla gelmesi gereken bölümdür. Çünkü bu bölümde de Genel Kültür dersleri dışındaki tüm dersler Eğitim Bilimleri dersleridir.



- Okulöncesi Eğitimi ya da Ana Sınıfı Öğretmenliği, bölümleri  akla gelmesi gereken bazen ikinci bazen üçüncü bölümdür. Çünkü, yukarda belirtilen durumlar, bu bölümler için de doğrudan sözkonusudur.



- Psikoloji, Sosyoloji ve Felsefe Grubu bölümleri ise, sıralamada dördüncü, beşinci, altıncı veya ikinci, üçüncü sıralamada yer almalıdır. Çünkü, bu bölümlerde de, Genel Kültür derslerinin dışındaki tüm dersler, ya Eğitim Bilimleri dersleridir, ya da Eğitim Bilimleri dersleri ile doğrudan ilgili derslerdir. Dolaysıyla, KPSS'de en yüksek Eğitim Bilimleri puanlarını alması gereken bölümler, sözünü ettiğimiz bu bölümlerdir. Oysa durum, hiç de böyle değildir.



Bunun dışındaki Öğretmen yetiştiren tüm bölümlerde, Eğitim Bilimleri dersleri ortak ders olup, aynı kredi/saattir. Başka bir deyimle, Eğitim Bilimleri dersleri yönünden, bir bölümün diğer bir bölüme üstünlüğü yoktur.



2005 yılı KPSS sonuçlarına göre, KPSS'de Eğitim Bilimleri sorularını cevaplayan 1253 program bulunmaktadır. Mevcut üniversitelerimiz içerisinde, sadece 10 Üniversitede İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümü bulunmaktadır. Bu bölümlerden, sekiz tanesi kendi üniversitesi içinde, Eğitim Bilimleri puanı sıralamasında birinci sırada yer almaktadır.



Daha açık bir deyimle, Dicle, Atatürk, Çukurova, Erciyes, Marmara, Ondokuz Mayıs, Selçuk ve Uludağ Üniversitelerinde bulunan, İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümleri KPSS'de, en yüksek Eğitim Bilimleri puanlarını almışlardır. Ankara ile Dokuz Eylül Üniversitelerinde de, İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümleri Eğitim Bilimleri puan sıralamasında ikinci sırada yer almıştır. Bu iki üniversitemizde, yukarıda sözünü ettiğimiz, Eğitim Bilimleri derslerinin ağırlıklı olduğu bölümler değil, Eğitim Bilimleri derslerinin diğer bölümlerle ortak ders olarak okutulduğu Sosyal Bilgiler ile Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümleri birinci sırada yer almıştır.



Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezinin (ÖSYM), soru hazırlayıp yaptığı KPSS sınav sonuçları, merkezin internet sitesinde bulunmaktadır. KPSS 2004 sonuçları da bundan çok farklı değildir. Üstelik, İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümlerinde, Eğitim Bilimleri derslerinin birçoğu, Eğitim Bilimleri Öğretim Elemanlarınca değil, İlahiyat Fakülteleri öğretim elemanları tarafından verilmektedir. Buna rağmen, İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği Bölümleri, KPSS'de Eğitim Bilimleri puan sıralamasında, üniversitelerinde birinci (8/10) ve ikinci (2/10) sırayı almışlardır.



KPSS Sonuçları ortada. Eğitim Fakültelerinin, Eğitim Bilimleri derslerini, İlahiyat Fakülteleri öğretim elemanlarına mı verdirsek acaba?



Ne dersiniz? 09.1.2007.







KİMLER ÖĞRETMEN OLMALI?





-Ziraat Fakültesi mezunu Ziraat Mühendisleri öğretmen olmalı,

-Veteriner Fakültesi mezunu Veterinerler öğretmen olmalı,

-Tıp fakültesi mezunu Doktorlar öğretmen olmalı,

-Su Ürünleri Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-İnşaat Mühendisleri öğretmen olmalı,

-Makine Mühendisleri öğretmen olmalı,

-Kimya Mühendisleri öğretmen olmalı,

-Fizik Mühendisleri öğretmen olmalı,

-Gıda Mühendisleri öğretmen olmalı,

-Jeofizik Mühendisleri öğretmen olmalı,

-Elektrik-Elektronik Mühendisleri öğretmen olmalı,

-Kısaca, tüm Mühendislik, Mühendislik-Mimarlık ve Fen Fakültesi mezunu Mühendisler öğretmen olmalı,

-Fen-Edebiyat Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-Açıköğretim Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-İlahiyat Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-Yurt dışında en az lisans düzeyinde öğrenim görenler öğretmen olmalı,

-Güzel Sanatlar Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-Konservatuar mezunları öğretmen olmalı,

-Eğitim Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-İletişim Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-Hukuk Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-Eğitim Fakültesi mezunları öğretmen olmalı,

-Kısaca, en az lisans düzeyinde öğretim yapan tüm yüksek öğretim mezunları öğretmen olmalı.



Bence de, lisans düzeyindeki tüm mezunlar öğretmen olmalı. Neden mi?



1996-1997 Öğretim yılında, Açıköğretim Fakültesi dışındaki tüm lisans mezunları, daha sonra da İdare Mahkemesi kararlarıyla Açıköğretim Fakültesi mezunları öğretmen olarak atandılar.

Çünkü, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 45. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak (. Yüksek öğrenimleri sırasında pedagojik formasyon kazanmamış olanların ihtiyaç duyulan alanlarda, öğretmenliğe atanmaları halinde bu gibilerin adaylık dönemi içinde yetişmeleri için Milli Eğitim Bakanlığınca gerekli tedbirler alınır. .), yaklaşık 35 bin kişi, en çok öğretmene ihtiyaç duyulan İlköğretime, Sınıf Öğretmeni olarak Milli Eğitim Bakanlığı'nca atandı.

Dolaysıyla, ilgili yasa böyle bir yetkiyi verdiğine göre, istekli tüm yüksek okul (lisans) mezunlarının, öğretmene ihtiyaç duyulan ilköğretime atanması olağan ve yasaldır.



Pedagojik formasyon almadan, her türlü yüksek okul mezununun atanması olayı, kamuoyunda büyük tepkilerle karşılandı. O zamanki Bakan'a, "Siz, çoğunuzun hiç öğretmenlik eğitimi almamış bir Veteriner'de okumasını ister misiniz?" türünde bir soru sordular. O da gayet rahat bir şekilde, "Hayır, istemem" diye cevap verdi. Öğrenci velileri de tepki gösterdi. Şahsen ben de tepki gösterdim. Yalnız benim tepkim, atanmanın kendisine değil de, atama şeklineydi. Başka bir deyimle benim tepkim, hiçbir ön hazırlık yapılmadan, hatta adayların hiçbir kurstan geçirilmesine bile gerek görülmeden, atamaların doğrudan yapılmasına idi.



Kamuoyunda bu tepkiler devam ederken, kadere bakın ki ben iki yaz, Eğitim Fakültesi dışındaki okul mezunu tam dört yüz öğretmene Eğitim Bilimleri dersleri verdim. Ders verdiğim ilk yaz, henüz müfettiş değildim. Onlarla çok güzel anılarım oldu. Yukarıda sözünü ettiğim Fakülte mezunlarının hepsi ile tanışma, konuşma fırsatım oldu. Olmayanlar sadece Tıp Doktorları ile Eczacılar oldu. Bu iki meslek grubundan öğretmen olarak atanan elemanlar belki de benim çalıştığım ilde yoktu. Bunun dışındaki tüm adaylarla karşılaştım. İlginç tespitlerim de oldu. Bunlar:

- Aday Öğretmenler, kurslara nerdeyse eksiksiz devam ettiler ve dersleri genellikle ilgi ile izlediler.

- Adayların yüzde onu, alanlarında yüksek lisans yapmıştı.

- Bayanlar, bütün sınıflarda çoğunlukta idi.

- Adayların, nerdeyse yarısı, Ziraat Mühendislerinden oluşuyordu.

- Bayanların çoğunluğu, artık kendi mesleklerine dönmeyi düşünmediğini söylüyordu.

- Bayanların birçoğu, öğretmenlikten daha çok ücret alınan bir meslekten istifa ederek veya yatay geçiş yaparak gelmişti. Bu kişiler özellikle öğretmenliğe geçtiklerini ve öğretmen olarak emekli olmak istediklerini söylüyorlardı.

- Öğretmenliği tercihte, işsizlik önemli gerekçelerden biriydi.

-Yine birçok aday, Eğitim Fakültesini kazanamadığı için Ziraat Fakültesine gittiğini, böyle bir fırsat bulunca hiç tereddüt etmeden öğretmenliğe geçtiğini söylüyordu.

- İş sahibi bayanlar, öğretmenlikten daha önce yaptıkları işlerin ailelerine, eşlerine, evlerine ve çocuklarına zaman bırakmadığını, bu nedenle yarım gün olan öğretmenlik mesleğine geçtiklerini söylüyorlardı.



Öğretmenliğe geçişte, bu ve benzer nedenler daha da çoğaltılabilirdi. Beni esas olarak düşündüren konu, Eğitim Bilimleri dersleri almayan bu kişilerin, nasıl İlkokul (sınıf) Öğretmenliği yapacağı konusuydu. Birinci yıl kurs verdikten sonra, yeni öğretim yılı başında müfettiş olarak atandım. Bu demektir ki, bu adayların öğretmenlik becerilerini, öğretmenlikteki başarılarını yakından görebilecektim. Ben de öyle yaptım zaten. Soruşturma, teftiş ya da rehberliğe gittiğim her okulda, bu öğretmenleri yakın incelemeye aldım.



Bulduğum sonuç; Eğitim Fakültesi mezunu, yani Eğitim Bilimleri derslerini almış  öğretmenlerle, Eğitim Bilimleri derslerini hiç almamış öğretmen adayları arasında kayda değer bir fark olmadığı" gerçeği idi. Bu gerçeği kabullenebilmem, kolay olmadı tabi ki. Bir müfettiş olarak, birçok öğretmeni inceledikten, teftiş ve rehberlik yaptıktan sonra bu sonuca vardım. Bulduğum bu sonucu, birçok müfettiş arkadaşımla konuştum ve tartıştım. Hiçbir müfettiş arkadaşım, "Eğitim Fakültesi mezunu öğretmenler, daha başarılıdır" diyemedi. Onlara özellikle şu soruyu sordum: "Eğitim Fakültesi mezunu öğretmenlerle, diğer öğretmenler arasında, başarı yönünden, kayda değer bir farklılık gördünüz mü?" Hiç birisi bu soruya "Evet, farklılık vardır" diyemedi. Diyenler sadece, "Kısmen" diyebildiler. Kısmen, cevabının verilmesi olağandı. Çünkü, bir grup dört yıl boyunca Eğitim Bilimleri dersleri almış ve öğretmenlik uygulaması yapmış, diğer grup ise, hiçbir koşula tabi tutulmadan öğretmenliğe atanmış idi.



Müfettişliğim sırasında, bir de, "Eğitim Fakültesi dışındaki diğer Fakülte mezunlarının öğretmen olarak atanmalarına, kamuoyunda büyük tepki gösterildiği için, bu adaylara bir  savunma hakkı verilmesi amacıyla, belediye toplantı salonunda bir tartışma düzenledik. Tartışmanın adı her ne kadar "savunma" değilse de, konusu buydu. Gruplar önceden oluşturularak, tartışma konusu ve yeri bildirildi ve hazırlık yapmaları söylendi.



Tartışma günü, Ziraat, Gıda, Makine Mühendisleri ve İktisatçılardan oluşan bir grup ile mesleki kıdemi yirmi yılın üzerinde olan Eğitim Fakültesi (veya Öğretmen Okulu) mezunlarından oluşan diğer bir grup, panel şeklinde konuşmaya başladı.  İlk sözü genç meslektaşlara verdik. Heyecanla söze başladılar. Tartışmaya, çok iyi hazırlandıkları, her hallerinden belli oluyordu ve ellerinde birkaç sayfalık birer metin vardı. Daha ilk cümleleri ile, kamuoyunca kendilerine yöneltilen eleştirilere cevap verip, olayın eğitimsel yönünü anlatmaya başladılar. Konuşma sırası, diğer gruba geçtiğinde, öğretmenler ne kamuoyundan gelen tepkileri savunabildiler, ne de olayın eğitimsel yönünü yeterince anlatabildiler. Birinci tur konuşmanın sonunda, üstünlük, kesin bir şekilde mühendislerin çoğunlukta olduğu gruba geçti. İkinci oturum konuşmalarda, kıdemli öğretmenlerin bu durumu, genç öğretmenleri daha da heyecanlandırdı ve eleştirilerin düzeyini yükseltti. Bir ara, konuşmaların şiddeti öylesine yükseldi ki, tartışma nerdeyse kavgaya dönüşüyordu. Neyse, taraflar kendilerini çabuk topladılar ve havayı yumuşattılar. Tartışma, genç öğretmenlerin mutlak üstünlüğü ile sona erdi ve kıdemli öğretmenler, genç meslektaşlarına birikimlerini aktaracaklarını bildirdiler.



Genç öğretmenlerin yaptığı hazırlığı ve kendilerini savunmada gösterdikleri yeterliği görünce, böyle bir tartışmayı düzenleme fikrini gerçekleştirmenin ne kadar olumlu bir davranış olduğunu anladım. Savunmasız infaz yapılmamalıydı, demek istiyorum yani.



Bir yıl müfettişlik yaptıktan sonra, Üniversitenin, öğretmen yetiştiren bir bölümüne Öğretim Görevlisi olarak geçtim ve özellikle Eğitim Fakültesi Öğretim Üyeleri ile olan konuşmalarımızda, durumu belirterek, bu soruya cevap bulmaya çalıştım. Kayda değer bir cevap bulamadım. Bunun üzerine olayı, kısmen de olsa, bilimsel bir çalışmayla araştıralım, diyerek öğrencilerimle iki tane seminer çalışması yaptık. Sonuç yine değişmedi.



Kendi inceleme ve gözlemlerime, müfettiş arkadaşlarımın gözlemlerine, yöneticilerin ve öğretmenlerin gözlemlerine göre vardığımız sonuç; "Eğitim Fakültesi mezunu öğretmenler ile diğer Fakülte mezunu öğretmenler arasında, öğretmenlik uygulamaları ve başarı yönünden kayda değer bir farklılık yoktur. Her iki grup öğretmen adayı da, öğretmenlik mesleğini, öğretmenliğe başladıktan sonra, deneme/yanılma yoluyla öğrenmektedir" olmuştu.



Sonuç ortada. Ben bu sonucu herkesle tartışmaya açığım. Eğitim Fakültelerinde, Eğitim Bilimleri derslerinde neler yapılıyor, demek istemiyorum. Demek istediğim, Eğitim Bilimleri derslerini alanlarla, almayanlar arasında anlamlı bir fark yoksa, neden herkese öğretmenlik kapısı açık tutulmuyor? Herkesin öğretmen olmasına neden tepki gösteriliyor?



Siz ne dersiniz?



DENİZ FENERİ İLE GENÇ SEVGİLİLER





İlk dolmuşun, ilk yolcuları biziz. Sokaklarda kimseler yok. Yollar da çok sakin. Şehir henüz uyuyor. Uyananlar, bizim gibi zorunlu işleri olan birkaç kişi. İnsanın balık tutmak isteyen yeğenleri olursa, balığa gitmek, zorunlu işleri arasında olabilir. Çünkü, bugün Pazar günü.



Burası bir liman mı desem, yoksa iskele mi? Yoksa bir yat limanı mı? Yoksa, bu yaz Girne'de gördüğüm marinanın bir benzeri mi?  Hayır, hayır hiç biri değil. Burası olsa olsa bir balıkçı barınağı ya da iskelesi olabilir. Sabahın bu saatlerinde, iki yeğenim, deniz motorunu zımparalayan  oniki-onüç yaşlarında bir çocuk, bir de deniz feneri var.



Kuşluk vakti. Nem, oldukça bol. Güneş tepemizde, beynimize işliyor. Ter, kısa bir süre sonra tüm vücudumuza yayılıyor. Atmışız oltalarımızı, bekliyoruz balıkları. Balıklar pek rahatsız etmiyor bizi.



Bizi tek rahatsız eden, zımpara yapan çocuğun çıkardığı sesler. Balıkları da. Çocuk bir yandan demirlere zımparayı sürtüyor, diğer yandan alnındaki terleri siliyor. Burada işçi olarak çalıştığı belli. Yoksa, ne işi olur bu saatlerde. Yüzü, sildiği demirlerin yüzeyine benziyor. Kapkara ve gergin. Arada bir dinleniyor ve derin iç çekişlerde bulunuyor. Ahh, off sesleri yayılıyor ortalığa. Sonra, tekrar başlıyor zımparayı demirlere sürtmeye.



Bizim karşımızda, çocuğun yakınında bir deniz feneri duruyor. Yüksekliği üç-dört metre kadar. Yuvarlak ve ak boyalı. Antiklon kablosu kumların üzerinde uzayıp gidiyor. Fener, belli ki uzun bir süredir yanmıyor. Çevrede ne ayak izleri var, ne de lambanın yandığını gösteren bir işaret. Fener binasının kapısı demir ve pas içinde. Kapıda bir asma kilit. Kilit de pas içinde. Uzunca bir süredir, kilide anahtar girmediği anlaşılıyor. Binanın çevresindeki ve kapının önündeki otlar büyümüş. Anlaşılan uzun zamandır fenere kimseler girmemiş. Fenerin lamba kısmı toz toprak ve örümcek ağları içinde. Lambanın yandığını pek sanmam. Çünkü, elektrik kablosu bir süre sonra bitiyor. Fener, çevredeki tek yükseklik. Kim bilir kimlere yol göstermiş bu fener, bir zamanlar? Kim bilir kimlerin gözü olmuş? Kim bilir, "kara göründü" diye kimlere sevinç, heyecan vermiş? Kim bilir, kimlere ekmek kapısı olmuş bir zamanlar?



Bu deniz fenerini ilk defa görenler, köy camisinin minaresi sanabilirler. Ve arkasından, ev olmayan yerde minare ne geziyor, diyebilirler.



Güneş biraz daha yükseliyor. Zımpara seslerinden başka seslerin olmadığı barınakta, farklı sesler gelmeye başlıyor. Önce ayak, arkasından insan sesleri duyuluyor. Seslerin geldiği yöne bakınca, iki genç kızla, bir yağız delikanlının bize doğru geldiğini görüyoruz. Bize doğru şöyle bir göz atıp, her birisinin onbeş-yirmi ton olduğu söylenen beton blokların üzerine çıkıyorlar. Bloklar küp şeklinde dökülmüş. Gayet düzgün bir görünümleri var. Denizin içine sıra halinde dizilmişler. Sonra bir kat daha blok yerleştirilmiş. Böylece, kara ile deniz arasında, küçük bir göl oluşturulmuş. Bloklar da, gölün duvarları olmuş. Gölden, denize açılabilmek için bir kapı bırakılmış. Bloklar, aralarına harç konulmadan, sadece üst üste konulmuş. Birbirlerine değen yüzeyleri de, sıva ile doldurulmamış. O kocaman bloklar, birbirlerine sadece bir noktadan değiyor, aralarından, sular kolayca geçebiliyor. Tabi büyük dalgaların suları değil.



Blokların üzerindeki gençler, birlikte oturup konuşuyorlar bir süre. Sonra, üç gençten biri, bir kız ayrılıyor ve geldikleri yöne doğru gidiyor. Yüz metre kadar ilerledikten sonra, bir blokun üzerine oturuyor ve ayaklarını denize doğru salındırıyor. Ufkunda deniz var. Oturduğu süre içerisinde, ne bir gazete okuyor, ne de el işi yapıyor. Sadece karşıya, denize bakıyor ve derin derin düşünüyor:



"Dost, arkadaş olmak kolay mı? Yoksa burada, birkaç saat tek başına oturulur mu? Kolay mı, böyle bir zamanı geçirmek? Üstelik siz iki sevgili bir arada birbirinize güzel sözler söyleyip, gelecek güzel günlerden bahsederken. Ben olmasaydım, annen, senin çarşıya tek başına gitmene izin verir miydi? Umarım bu iyiliğimi unutmazsın."



Uzunca bir süre oturduktan sonra, genç bayan ayağa kalkıyor ve amaçsız adımlarla biraz dolaştıktan sonra tekrar gelip, eski yerine oturuyor. Arkasından, kız arkadaşının kendisinden nasıl yardım istediğini hatırlıyor:



"Biliyorsun sen benim en candan ve biricik arkadaşımsın. Arkadaştan da öte, bir can dostumsun. Çok önemli ve çok gizli bir sırrımı sana anlatmak istiyorum. Yalnız, anlatacaklarımı kimseye söylemeyeceğine dair söz vermelisin. Biliyorum, sen ağzı sıkı bir kızsın ama, olsun. Yine de içimin rahat etmesi gerek. Belki de, bunları söylediğim için bana kızdın ama, ne yapayım? İnsan, kendini hep güvende hissetmek istiyor. Hele hele bu gibi gönül işlerinde."



Kendisinin de, "Tamam, tamam kız, vallahi kimseye söylemem, yeter, artık söyle, heyecandan çatlatacaksın beni" dediğini, arkadaşının bununla yetinmeyip, "En sevdiklerinin başı için yemin et" dediğini, "Peki, kimseye söylemeyeceğime, en sevdiklerimin başı için yemin ediyorum" dediğini, hatırlıyor yeniden.



Birkaç dakika bu düşüncelerle geçiyor ve genç bayan çantasını açıyor. Sanki çantasında bir şey arıyormuş gibi, eline gelen her şeyi, cüzdanını, rujunu, tırnak makasını, törpüsünü, cımbızını, dantel örneklerini bir kenara çekip, diğer eşyalara bakıyor. Sonra çantasını kapatıp tekrar dalıyor ve arkadaşının söylediklerini hatırlamaya başlıyor:



"Uzaktan tanıdığımız bir genç, uzun zamandır peşimde. Her ne kadar oralı değilmişim gibi görünsem de, şimdiye kadar peşimi bırakmadı. Dün, pazarda alışveriş yaparken, bir fırsatını bularak, Pazar sabahı sahilde bekleyeceğini söyledi. Artık niyetinde ciddi olduğuna inanıyorum. İnanıyorum da, Pazar günü daha herkesin nerdeyse uykuda olduğu saatlerde ben, hangi bahaneyle evden çıkıp, anneme ne diyebilirim? Ta sahile nasıl bir başıma gidebilirim? Üstelik sahilde daha kimseler yokken? Daha denize kimseler gelmemişken? Pazar yerinde konuşamadık. Sadece hafifçe bir selamlaşabildik. O sırada görmeliydin bizi. Nerdeyse birbirine kenetlenmişti gözlerimiz. Birileri fark edecek diye ödüm koptu. Neyse ki bu durum kısa sürdü ve hemen toparladık kendimizi. Hiçbir şey olmamış gibi fiyatları sormaya devam ettik pazarcılara."



"Hem biliyorsun, artık sen de, ben de belli bir yaşa geldik. Bundan sonra geçen her gün aleyhimize. İşte bunun için senden yardım istiyorum. Bu gençle başka türlü bir yakınlaşma fırsatımız olsaydı, bu hallere gerek kalmayacaktı tabi ki. Ailelerimiz desen, tanışıyor ama, aralarında bir yakınlık yok. Gidip gelmeler yok. Ziyaretler yok. Sadece birbirlerini tanıyorlar. O kadar. Zaten bu kasabada herkes birbirini az çok tanır. O da benim gibi. İlk gençlik heyecanını geçirmiş olmalı. Askerliğini de yaptı. Eh, sıra birbirimizi tanımaya geldi. Anlaşabilirsek, neden evlenmeyelim ki?"



"İşte, bunun için senden yardım istiyorum. Şöyle bir planım var: Bilirsin, annem seni sever ve sana güvenir. Arkadaşlığından bana zarar gelmeyeceğini bilir. Anneme, Pazar günü seninle birlikte, bir arkadaşımızı ziyarete gideceğimizi söyleyeceğim ve sana geleceğim. Birlikte şehre ineceğiz ve dolmuşlarla sahile gideceğiz. Önce, üçümüz tanışıp konuşacağız, sonra onunla ikimiz. Gizli kapaklı bir şey yapmayacağız yani."



Hiç düşünmeden, "peki" dediğini hatırlıyor. Zaten ne diyebilirdi ki? Sahilde, işsiz zaman geçirmek zordur. Çünkü  zaman sevgililerinki kadar hızlı geçmiyor.



İki genç sevgili yer yer blokların üzerinde oturuyor, yer yer kısa yürüyüşler yapıyor. Şimdiki gençler gibi ne el ele, ne de kol kola yürüyorlar. Öyle yüksek sesle de konuşmuyorlar. Birbirlerinin yüzlerine, öyle romantik gözlerle de bakmıyorlar. Uygar iki insan, uygar bir şekilde geleceklerini konuşuyor. Ah bir de toplum baskısı olmasa! Konuşuyorlar, konuşuyorlar uzunca bir süre. Güneş yakıcılığını devam ettiriyorsa da, artık dik gelmiyor sevgililerin üzerine.



Balıkçılar, geçen bunca zamanda, iki tane küçük balık yakalayabiliyorlar ancak. Olsun, balık tutmanın heyecanını yaşıyorlar ya. Tekneyi zımparalayan çocuk, nerdeyse işini yarılamış. Sevgililerin, yüzlerindeki gerginlik, yerini yumuşamaya bırakmış. Arkadaş bayan, uzunca bir süre, bir başına beklemişse de, "hayırlı bir iş" yapmış. Deniz feneri ise, hem iş yapmamış, hem iş yapamıyor, hem de olduğu gibi duruyor. Daha böyle çoook duracak.



Sevgililer, sevgi dolu adımlarla, arkadaşlarına doğru yürüyorlar. Çok beklettikleri için özür dileyip, yaptığı iyilikten dolayı teşekkür ediyorlar. Defalarca.



Artık, üç arkadaş, üç dost birlikte, hızlı adımlarla, sevinç içinde yürüyorlar. Feneri geçtikten sonra, aralarında ne konuştularsa, birden duruyorlar ve geriye dönüyorlar. Tıpkı askerler gibi.



Son bir kez el sallıyorlar Deniz Fenerine.





















LEVHALAR VE DİLDE ÖZLEŞME





Birkaç gündür ev arıyorum Ankara'da. Kent merkezinde bulamayacağımı anlayınca, kent dışına açılmaya karar veriyorum, istemeyerek. Etimesgut Polis Karakolu'nda çalışan bir arkadaşımı telefonla arayarak, "oturduğu yerde ev bulunup bulunmayacağını" soruyorum. Aldığım cevap kısa oluyor: "Gel, buluruz."



Sincan otobüsleriyle giderken, Ankara Beypazarı yolunda, 20. kilometrelerde, yolun solunda dikili duran bir levhada "ÖNÜRETİMLİ" (prefabrike) sözcükleri yer alıyor. İşte levhalardaki yazılar, o andan itibaren dikkatimi çekmeye başlıyor.



- Prefabrik veya prefabrike, Fransızca bir sözcük. Türk Dil Kurumu sözlüğünde; "Parçaları önceden hazırlanıp, konulacağı yerde bir bütün oluşturan, kurma" anlamına geliyor. Konut üretimiyle uğraşan ortaklık, "ÖNÜRETİMLİ" sözcüğünü karşılık olarak kullanmış ve bu sözcüğü büyük yazaçlarla (harflerle) büyükçe, Fransızca'sını ise, ayraç içinde küçülterek yazmış.



- Sincan'dayım ve önüme çıkan her levhayı okuyorum. Levhalarla tanışıklık kurup yabancılığımı gidermeye çalışıyorum. Arkadaşımla bir camcı ararken, bir camda sarı boyayla yazılı "CAMEVİ" yazısını görüyoruz. Bu yazıyı görene dek, "CAMEVİ" yazan bir levhaya rastlamadım fakat, "camhane" yazanı çok gördüm. Farsça bir sözcük olan "hane"; ev, konut anlamında kullanılıyor. Camevi; cam satılan yer, yani camhane. Camevi, anlamını tam olarak karşılamış.



- İşimiz rast gitmiyor ve postaneye doğru ilerliyoruz. Yolun kenarında DDY çalışanlarına konut yapılıyor. Yapılmakta olan konutun önünde bir levha duruyor. Levhada, kara (siyah) boyalı zemin üzerine ak (beyaz) boyayla "YÜKLENİCİ" yazmışlar. Bu sözcüğün müteahhit'in yerine geçmek üzere yazıldığı kesin. Neden mi, diyeceksiniz? Çünkü, levhada, "müteahhit" dışında her şey yazılı.



- Müteahhit, Arapça bir sözcük. Sözlükte, karşılık olarak "üstenci" yazılmış. Yanılmıyorsam, bu sözcüğe "YÜKLENİCİ" sözcüğü önerilmişti. Levhayı yazdıran kişi, önerilen sözcüğü benimsemiş. Bu levha, inşaatlarda gördüğüm il "müteahhit"siz levha.



- Postaneden memlekete telefon edip, dolmuşa doğru yürüyoruz, geldiğimiz yoldan. Sol köşedeki levhada, "İÇ HASTALIKLARI MÜTEHASSISI" yazıyor. İÇ"in, "dahiliye" karşılığı olarak kullanıldığı hemen anlaşılıyor. Dahiliye, Arapça bir sözcük ve "vücudun iç sayrılıklarıyla ilgili hekimlik kolu", anlamına geliyor. İç Hastalıkları yazan levhalar azımsanmayacak kadar çok ülkemizde. Aynı ölçüde sevindirici bir durum.



- Bunlar, şimdiki oturduğum yerdeki gözlemlerim. Hayatımın diğer bölümü olan memleketim ve diğer yerlerdeki levhalara ilişkin izlenimlerim de şöyle:



- Antakya'da Cumhuriyet Caddesi'nden Köy Hizmetleri Müdürlüğü'ne doğru ilerlerken, sağda bir kontun altında "AYAKKABI ONARIM YERİ" yazıyor. Tamir, Arapça bir sözcük. Türkçe'si; onarım, onarma, anlamına geliyor. Ayakkabıcılar bu zamana kadar, ayakkabılarımızı "tamir" ederlerdi. Bundan sonra, bazıları yine "tamir" ederken, diğerleri "onaracak".



- Levhayı okudum, diye, ayakkabılarımı şimdilik "onartmak" zorunda değilim. Ama yolda kalamam, eve gitmeliyim. Yüz metre kadar ileride "ÇAYEVİ" yazıyor. Ve levha ok şeklinde yazılmış. Çayevi'nin alt katta bir köşede olduğunu gösteriyor.



- Kentte göçtüğümüz 1960'lı yıllarda, doktor levhalarında hep "MÜTEHASSIS" yazardı. Bugün ise, "UZMAN" yazanlara sıkça rastlamak olası. Hatta "mütehassıs" yazanlara, nerdeyse rastlamamak olası. Burada da Arapça sözcüklerin Türkçe'lerinin arandığı ve kullanılmaya başlandığı kolayca fark ediliyor. Hele bugün, levhalarda, hem "İÇ", hem de "UZMAN" sözcükleri kullanılıyor.



- Trafik Hastanesinde, Arapça, yunanca hekimlik yazılarının yanında, bir "ÇOCUK" yazısı size gülümsüyor. Tek başına, ama kendine güvenle. Oysa, yunanca "PEDİATRİ" sözcüğü de kullanılabilir. Binanın iç bölümlerin birinde, sonu "loji" ile biten levhalara inat, bir tane K.B.B. yazan levha duruyor. Belki, onları da etkiler bir gün.



- Devlet Demir Yolları Ankara istasyonuna; 1. yol, 2. yol, 3. yol, 4. yol, 5. yol, yazan levhalar asıldı. Yolcular, "PERON" yerine "yol" sözcüğünü kullanmaya başlıyorlar. Nedeni, Peron'un Fransızca olup, yanlış anlamda kullanılması. Çünkü, her peronda iki yol var. Yolların biri geliş, diğeri gidiş. Örneğin, "Tren 3. perona gelmek üzeredir" anosunu duyan bir kişi, yanındakilere, trenin 3. peronun hangi yolundan gelip nereye gideceğini sormaktadır. Çünkü, aynı anda, aynı peronun iki yoluna karşılıklı olarak tren gelebilmektedir. Oysa peron, bizim kullandığımız "yol" değil, "yükseklik" anlamındadır. Bu yazıyı ilk kaleme aldığım günlerde; yakında görevliler, hapörlerle duyuru yaparken, "Tren, 4. veya 5. yoldan hareket etmek üzeredir" diyeceklerdir, diye yazıyorum. Sağ olsunlar, beni mahcup etmiyorlar. Artık, "peron" yerine "yol" sözcüğünü kullanıyorlar.



- Ayrıca, her yemekte kullandığımız Sana ve benzeri yağların üzerinde "NEBATİ" (Arapça) MARGARİN yazmıyor, BİTKİSEL MARGARİN yazıyor artık.



Dilde özleşme; ayakkabı onarandan insan sağaltana, konut yapandan çay pişirene, cam kesenden yağ üretene kadar, toplumun her kesimince benimsenmiş bir olgudur.



- Bakmayın siz -Ankara- Ulus'ta, Milli eğitim Bakanlığı'nın, Beden TERBİYESİ Genel Müdürlüğü'nün bulunduğuna. (O zamanlar, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlıydı.)  (Terbiye, Arapça bir özcük. Türkçe'si eğitim. Eğitim; yeni kuşakların, toplum yaşayışında yerini almak için hazırlanırken, gerekli, bilgi, beceri ve anlayışlar elde etmelerine ve kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme etkinliği, anlamına geliyor.)



- Bakmayın siz, -Ankara- Teknikokullar'da TALİM VE TERBİYE Başkanlığı denildiğine de.

(Talim de Arapça ve Türkçe'si, öğretim. Öğretim; öğrenmeyi kolaylaştıracak etkinlikleri düzenleme, gereçleri sağlama ve kılavuzluk etme eylemi.)



- Bir gün, "Beden TERBİYESİ Genel Müdürlüğü" levhası yerini "Beden EĞİTİMİ Genel Müdürlüğü'ne (hatta YÖNETMENLİĞİNE) bırakıp, "TALİM ve TERBİYE Başkanlığı levhasıysa, "ÖĞRETİM ve EĞİTİM Kurulu Başkanlığı'na dönüşürse şaşmamak gerek.



Çünkü, özleşme; bir gün Milli Eğitim Bakanlığı'na da ulaşacaktır, ilgili birimlerine de.



GECİKMİŞ BİR ÖZÜR



O zamanlar, öğretim elemanları öğle yemeklerini, şimdiki öğrenci yemekhanesinde yerlerdi. Yemekhane öyle çok kalabalık olmazdı. Yemekler şimdiki kadar leziz de değildi. Bu nedenle olsa gerek, mutlaka boş masa olurdu. Şimdiki gibi, seçmeli yemek kavramı oluşmamıştı henüz. Yemeklerin yanında bazen çorba, bazen domates, salatalık da verilmezdi. İsteyenler, öyle her gün süs biberi turşusu da alamazlardı. Daha da önemlisi, elemanlar yemeklerini yemek tepsisi ile kendileri alır, yemeği yedikten sonra, tepsilerini yine  kendi elleriyle görevliye verirlerdi. Tabanı karoydu, kliması yoktu. Bunlara rağmen, yemekhanenin çok güzel bir konumu vardı. Oturduğunuz her yerden kolayca bir manzara görebilirdiniz. Yemeklerinizi doğadaymışçasına yer, farkında olmadan dinlenirdiniz. Dinlendiğinizin farkına ise, ancak yemekten sonra varırdınız.



Ben, böyle bir yemekhanenin müdavimlerinden biriydim. Müdavim olma gerekçemin temelinde, sabah kahvaltılarını, simit ya da tost, çay ile geçiştirmem yatardı. Yemekleri beğenmeyerek, kimsenin yemeğe gitmediği günler bile, ben yemekhaneye gitme görevimi aksatmazdım. Çünkü, öğleye kadar çok acıkmış olurdum. Ayrıca, bunun yanında, benim yemediğim/sevmediğim yemek de yoktu. Uzun yıllar yatılı okullarda okuyan kişilerde, "yemek sevmeme, sevmediği yemekleri yememe" kavramı zaten olamazdı. Çünkü, yemek sevmemenin karşılığı, aç kalmak demekti. Aç kalmak ise, gelişme çağında olan, fakir/dar gelirli aile çocuklarına göre bir iş değildi. Olsa olsa, yemekleri az, ya da çok sevme kavramı olabilirdi.



Bizimkilerden kimsenin gelmediği bir gün, nedense benim de üçüncü masaya gitmek içimden gelmedi. Çünkü bizimkiler, girişte sağdan hep üçüncü masada otururlardı. Yemekleri, tepsiye koydurduktan sonra, orta kısımlarda bir masaya giderek, yönüm kapıya gelecek şekilde oturdum. Acelem yoktu. Birilerini bekletmek gibi bir sorunum da yoktu. Dolaysıyla, kapıdan girenleri görebilir, istediğim hızda yemek yiyebilir, yedikten sonra da üç-beş dakika daha oturarak dinlenebilirdim.



Yemeğimi bitirmiş, dinlenmeye çekilmiştim. Tam bu sıralarda mavi takım elbiseli bir kişi kapıdan geçerek, merdivenleri çıktı ve yemek dağıtan aşçılara doğru yöneldi. En üstte bulunan yemek tepsisini, iki eliyle, kenarlarından tutarak, bir karış kadar havaya kaldırdı ve önündeki ilk aşçıya doğru uzattı. Aşçılar, hafiften toparlandılar. Hemen bir araya gelerek, aralarındaki bir adım kadar olan boşluğu kapattılar. Yüzlerindeki ifade birden değişti. Gülümsüyorlardı. Üç aşçıydılar. Hemen yemek koymadılar tepsiye. Hepsi tek tek, bir şeyler konuştu Hoca ile. Hoca da onlarla konuştu. Sonra her bir aşçı, önündeki yemekten, bir kepçe koydu tepsiye. Hoca aşçılara doğru gülümseyerek, başını hafifçe eğdi ve tepsiyi, yemeklerin konulduğu masadan alarak yürümeye başladı.



Hiç acele etmeden, ağır ağır, iki üç adım attı ve yere paralel bir şekilde tuttuğu tepsi ile birden durdu. Yarısı boş olan yemekhanede, önce sağa doğru bir yay, sonra sola doğru yarım bir daire çizdi. Sanki, gözleriyle birini aradı ve bulamadı. Yirmi otuz saniye kadar, ellerinde tepsi ile bekledi. Üç dört adım daha attı ve tekrar birden durdu. Gözleriyle önce sağı, sonra sol tarafı taradı. Yüzündeki ifade değişmişti. Biraz önceki gülen yüz, şimdi dalgın bir yüze dönüşmüştü. Otuz kırk saniye kadar durdu. Sonra tekrar ağır adımlarla ve düşünceli bir yüz ifadesiyle, yemek alınan yolun sonuna kadar yürüdü ve sağ dönerek, kimsenin olmadığı bir masaya yöneldi. Yüzünü boş masalara, sırtını yemek yiyenlere dönerek bir sandalyeye oturdu. Ağır ağır yemeye başladı yemeğini. Sanki hiç de aç değilmiş gibi.



Bundan sonrasını görmedim. Çünkü, yemeğim bitince kalkıp gittim. Hoca yemeğini, muhtemelen tek başına yedi ve aşçılara "Hoşça kalın" diyerek, üzgün bir yüz ifadesiyle yemekhaneden ayrıldı.



Aradan bir iki ay geçti. Hoca, yine bir gün çıka geldi yemekhaneye. Üzerinde yine mavi takım elbise vardı. Yemek tepsisini eline aldı ve aşçılara doğru yöneldi. Yine bir şeyler konuştular, gülümseyerek. Tepsiye de, birer kepçe yemek koydular. Hoca tam adımını atmak üzereyken, eli telsizli biri hızlı adımlarla hocanın yanına geldi ve bir şeyler konuşarak, hocanın elinden tepsiyi aldı. Konuşma birazcık uzadı. Hoca direndi herhalde. Sonra birlikte yürüyerek kapıdan çıktılar ve merdivenden alt kata indiler. Hocanın yüzünde gülen bir ifade vardı.



Ben bu olayı bir çok kereler hatırladım ve her hatırlayışta bir hal oldum. Çünkü, sözünü ettiğim kişi, Üniversitenin kurucu rektörüydü ve biri dört, diğeri oniki yıl olmak üzere, toplam on altı yıl rektörlük yapmıştı. Olayın geçtiği yıl, rektörlük görevinden -emekli olarak- ayrılalı altı yıl olmuştu. Benim gibi, son altı yıl içinde atananlar hariç, yemekhanede bulunanların büyük bir kısmı Hoca'yı yakından tanıyordu. Hatta, atama kararnamelerinde onun imzası vardı.



Daha sonraları Hoca'yı birçok kereler, törenlerde, protokol sıralarından çok uzaklarda görecektim. Oysa bir zamanlar Hoca, hep önde yürür, hep birileriyle birlikte olur, hep birlikte yemek yer, masasına çağıracak/davet edecek birilerini asla aramazdı.



Affet bizi Hocam. Affetmek, unutmak, büyüklerin şanından da.